Şu An Okunan
Calin Peter Netzer’le Çocuk Pozu Üzerine

Calin Peter Netzer’le Çocuk Pozu Üzerine

Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı’nın sahibi olan Çocuk Pozu’nda Calin Peter Netzer, oğlunun tüm kontrolünü elinde bulundurmak isteyen bir anneyle yetişkin oğlu arasındaki ilişkiyi mercek altına alıyor.

Söyleşi: Nadir Öperli

Fotoğraf: Duygu Aytaç / Çeviri: Burcu Bilgiç


Bu yazı Altyazı’nın Ocak 2014 tarihli 135. sayısında yayımlanmıştır.


Calin Peter Netzer, Nisan ayında Çocuk Pozu (Pozitia Copilului) filminin gösterimi vesilesiyle İstanbul Film Festivali’ne konuk olduğunda kendisiyle buluşma fırsatımız olmuştu. Üçüncü filminde Netzer, bir kazadan yola çıkarak, kontrol delisi bir anneyle oğlu arasındaki sorunlu ilişkiyi ele alıyor. Filmin basit gibi gözüken bir olay örgüsü var ancak Netzer’in ilişkiyi hem ailenin diğer üyeleriyle hem de toplumsal hayatın farklı kademeleriyle ilişkilendirirken yaptığı tercihler, Çocuk Pozu’nu akılda kalıcı anlarla dolu bir filme dönüştürüyor. Toplumsal hayatta sürekli yüceltilen annelik ve aile kurumlarının ne tür sınırlar dayatabileceğine dair zihin açan filmin en güçlü yanlarından biri, Romanya’da kurumsal ve bireysel düzeyde yaşanan yozlaşmanın; sınıf farklılıklarının, toplumsal ilişkilerde diğer her şeyin üzerini örtmeye başladığını, ele aldığı hikâyenin organik bir parçası olarak anlatımına dahil etmesi. En dramatik anları bile farklı bir düzleme çeken ince mizahı ve karakterlere daha da yakınlaşmamızı sağlayan omuz kamerası kullanımıyla da dikkat çeken filmde Cornelia rolündeki Luminita Gheorghiu, sinema tarihinin en akılda kalıcı anne karakterlerinden birine hayat veriyor.

Filmi izlerken adı da hep aklımdaydı. ‘Çocuk pozu’ yogadaki rahatlama duruşunun adı. Sonradan filmin Rumence adının aynı zamanda ölüm raporlarında cesedin pozisyonunu tarif etmek için de kullanıldığını öğrendim. Filmin adına nasıl karar verdiniz?

Evet, senaryoda olan ve hatta çektiğimiz bir sahne vardı; ana karakter mağdur ailenin yanına gitmeden önce bu yoga duruşunu yapıyordu. Montajda bu sahneyi çıkardık ama filmin adını tutmaya karar verdik. Çünkü bu adın bir sürü farklı anlamı var. Bir yandan çocuğun kendi ailesiyle (özellikle de annesiyle), ölümüne yol açtığı kişiyle ve o kişinin ailesiyle ilişkilenme biçimine dair çağrışımları var. Diğer yandan yoga duruşunun da ifade ettiği çocuğun anne karnındaki pozisyonu üzerinden, tüm bu olanlar karşısında Barbu’nun nasıl bir hissiyat içinde olduğuna dair düşünmemizi sağlıyor. Birçok farklı anlama geldiği için filmin adını değiştirmemeyi tercih ettik.

Film, basit bir hikâye anlatmasına rağmen içinde birçok katman barındırıyor. Bir taraftan oğlunun hayatını tamamıyla kontrol altına almak isteyen bir annenin hikâyesi. Arka planda ise Romanya toplumuna, özellikle de sınıf farklarına dair gözlemler var. Mesela, rüşvet sahnesinde yozlaşmanın hem bireysel düzeyde hem de kurumsal düzeyde olduğunu görüyoruz.

Benim için temel hikâye anneyle oğlu arasındaki hastalıklı ilişkiydi. Filmde bunun dışındaki her şey tabii ki toplumsal içerikli. Bu tip hikâyelerin evrensel olduğunu düşünüyorum; aynı hikâye Türkiye’de de yaşanabilir, Almanya’da da. Bu filmde sosyal boyutun, yozlaşmanın çok da önemli olduğunu düşünmüyorum. İnsanların filmin sosyal boyutuyla daha fazla ilgilendiklerine, bunu daha fazla önemsediklerine dair pek çok yorum duydum. Ve farkına vardım ki filmin iki ayrı okunma şekli var. Bunun da film adına iyi bir şey olduğunu düşünüyorum.

Cornelia iyi para kazanan, başarılı bir mimar. Çocuğunun hayatını kontrol altına alma arzusuyla işi arasında bir bağlantı var mı? Bir ev kadını olsaydı bu denli korumacı bir anne olur muydu sizce?

Bence bu problem orta üst sınıf veya üst sınıf aileler arasında daha çok görülüyor. Çünkü orta sınıf ailelerin odaklanacakları daha başka problemleri var. Başka yapacak bir şeyiniz yoksa böyle bir konuyu saplantı haline getirirsiniz. Cornelia başarılı bir mimar mı, bilmiyorum. Daha çok işkolik biri bence. Eşi tanınmış bir doktor ve eve parayla çevreyi getiren de o. Cornelia da o çevreden faydalanıyor.

Babanın aile içindeki varlığı çok az hissediliyor, özellikle oğluyla olan ilişkisinde çok etkisiz. Babanın oğlunun sosyal konumunu şekillendirmedeki rolüne, bu pasifliğine dair bir yorumunuz var mı?

Hikâye nevrotik, işlevsiz bir ailede başlıyor. Başlama noktası kadın ve onun kocasıyla olan ilişkisi. Oradan hareketle Cornelia bütün ilgisini oğluna yöneltiyor. Filmde anne karakteri aracılığıyla tekrarlanan unsur, kontrol altına alma isteği. Baba kaçıp gitmeyi ve sorumluluk almamayı isteyen zayıf bir karakter. Bu ailede zor bir ilişki üçgeni var.

Peki Carmen karakteri üzerinden bütün annelerde kontrol etme isteği olduğuna dair bir yorum alanı açmak istediniz mi, yoksa bunun Cornelia’ya ve bu hikâyeye özgü bir durum olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Bence her kadında Cornelia’dan bir parça bulabiliriz. Tabii ki davranışları, yaşadıkları hayata, kişiliklerine göre değişiklik gösterecektir. Ama her anne-oğul ilişkisinde böyle bir ilişki kalıbının izlerini görmek mümkün. Bu bazen standart şekilde yaşanır bazen de –bu filmde olduğu gibi– haddini aşarak. Cornelia’nın problemli davranışları, büyük ölçüde kocasıyla olan ilişkisinde yaşadığı hayal kırıklığıyla da ilgili. Bu filmde iki kuşak var. Cornelia ve kocası komünist dönemden geliyorlar. Benim annem ve babam gibi. Komünizmi yaşadıkları için feda edilmiş kuşak olduklarını söylerler. Kendi ilişkilerini görmezden gelmek için her türlü bahaneye başvurabilirler. Boşanmazlar ve ellerinde ne varsa hepsini çocuklarına yatırırlar. Kendilerini çocukları vasıtasıyla gerçekleştirmek isterler. Bu da mutsuz, işlevsiz ilişkilerin temelidir.

Cornelia ve kız kardeşi polis merkezine giderlerken, eşi telefonda Cornelia ile değil, kız kardeşiyle konuşmayı yeğliyor. Eşinin sürekli Cornelia’yı zayıflatmaya çalıştığı gibi bir hisse de kapılıyoruz film boyunca.

Evet, o sahnede ilişkilerinin iyi olmadığını göstermeye çalıştım. Problemlere çözüm bulan kadın aslında Cornelia’nın kız kardeşi. Eşi, Cornelia’ya karşı, nasıl desem, ironik bir tavır içinde. Onun hakkında şakalar yapıyor mesela, Cornelia ise ona karşı çok sert. Cornelia sürekli, çocuk yetiştirmek para vermekten ibaret değildir, duygusal yatırım yapmalısın gibi şeyler söylüyor adama, adam da bunlardan kaçıyor.

Başroldeki Luminita Gheorghiu’nun performansı, filmin en akılda kalıcı unsurlarından.

Her şeyden kaçıyor sanki. Bir de filmin başında Cornelia’yı dans ederken gösterdiğiniz sahne filmde özellikle öne çıkıyor. Bu sahnenin önemi neydi sizin için? Doğum günü partisinde önce eşiyle sonra da yalnız dans ediyor. İki sahnede de oğlu yok ve oğlu olmadan da gayet mutlu gözüküyor.

Cornelia’nın yalnızlığını göstermek istedim. Ve oğlunun orada onunla olmasını istediğini. Bu müzikte, şarkının sözlerinde de var: Gianna Nannini’den ‘Meravigliosa Creatura’ (Muhteşem Mahluk) çalıyor. Cornalia dans ediyor çünkü bedenen orada; mutluluk maskesi takmış. Ama aslında oğlu partisine gelmediği için üzgün.

Bense oğlu yanında olmadığında gerçekten mutlu ama bunun farkında değil gibi hissetmiştim.

Haklı olabilirsin, öyle de yorumlanabilir belki. Benim annem de, eğer yapacak başka bir işi yoksa benim hayatımı kontrol etmekle uğraşır. Eğer etrafında başka insanlar olursa hayatımı kontrol etmek aklına bile gelmez.

Oğlanın ölen çocuğun babasıyla yüzleştiği sahneyi çekme biçiminiz de göze çarpıyor. Tüm sahneyi arabanın aynasından izliyoruz.

Senaryoda o sahne için yazılmış diyaloglar vardı. Oyuncularla prova aldığımızda ve tüm sahneyi ilk çektiğimizde, arabada kalmamız gerektiğini fark ettim. Olayı Cornelia’nın bakış açısıyla görmeliydik. Ayrıca bu şekilde Barbu ve ölen çocuğun babası arasında geçen sahne patetik, duygu sömürüsü yapan bir sahneye dönüşmemiş oldu.

Çok daha güçlü bir etki bırakıyor arabanın içinde kalmak. Çocuğun babasının Barbu’yu affedip affetmediğini, neler olduğunu bilmiyoruz.

Bence, Barbu’nun ölen çocuğun babasına ne dediği önemli değil. Arabadan inip yanına gitmesi yetiyor. Araba içinde kalmak kadar, sahnenin tek plan çekilmiş olması da bahsettiğiniz etkiyi artırıyor. Hiçbir yerinden kesmek istemedik o sahneyi. Zaten filmin son sahnelerinde genel olarak böyle uzun, tek plan çekimler var.

Kamera çalışmasının da kendine özgü bir tarafı var bence. Bazen oyunculara çok yakın duruyor kamera. Bu kadar yakın plan çekmeye nasıl karar verdiniz?

Filmi iki adet omuz kamerasıyla ve olabildiğince gerçeğe yakın çektik. Görüntü yönetmeni ve kameramanlara, kendi bakış açılarıyla onlarda ilgi uyandıran şeyleri çekme özgürlüğü verdim. Ben mizanseni yapıp, hareket böyle olacak, siz de hikâyeyi nasıl hissediyorsanız öyle çekin, diyordum. Bu şekilde, elimizde çok fazla görüntü malzemesi oldu. Filmi otuz gün boyunca, günde 14-15 saat çalışarak çektik. Sıkışık bir programdı. Çekilen planların dakikalarını toplayıp 35 mm’ye aktarsak ne kadar uzunlukta pelikül çıkar diye hesap yaptık. 150 bin metre civarı bir hesap çıktı.

Bazı sinema yazarları, ki Türkiye’de de böyle düşünenler var, Romanya’dan çıkan tüm filmlerin biçim olarak birbirlerine benzediklerini düşünüyorlar. Buna katılıyor musunuz? Kendinizi Rumen Yeni Dalgası’nın neresinde görüyorsunuz?

Bence Çocuk Pozu, bu Rumen filmlerinden biraz farklı. Rumen filmi olarak etiketlenen filmler, uzun planlar üzerine kurulu ve daha çok dışarıdan gözlem yapmayı tercih eden filmler. Çocuk Pozu ise “içeriden” yapılmış bir film. Ele aldığı sınıf açısından da Rumen filmlerinden ayrılıyor diye düşünüyorum, üst-orta sınıf Rumen filmlerinde çok da işlenmiyor.


Çocuk Pozu, 30 Ekim 2020 tarihinden itibaren bir ay boyunca MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.