Şu An Okunan
Ceylan Özgün Özçelik ile Cadı Üçlemesi 15+ Üzerine Söyleşi: ‘Mağaranın İçinde Yankılar’

Ceylan Özgün Özçelik ile Cadı Üçlemesi 15+ Üzerine Söyleşi: ‘Mağaranın İçinde Yankılar’

Ceylan Özgün Özçelik

Ceylan Özgün Özçelik’in 13+, 15+ ve 18+ filmlerinden oluşan Cadı Üçlemesi’nin ikinci filmi 15+, MUBI Türkiye’de gösterimde. Kendilerine şiddet uygulayan kocalarını öldüren Aylin ve Havva’nın dünyasına tanık olduğumuz deneysel belgesel, cezaevinden yazılmış mektupların sinemanın diline çevrildiği, izlemesi ve dinlemesi zor fakat bir o kadar da iyileştirici bir film. 

Söyleşi: Aslı Ildır

Ceylan Özgün Özçelik 13+, 15+ ve 18+ filmlerinden oluşan Cadı Üçlemesi için bir “iyileşme ayini” benzetmesini kullanıyor. Yakılamayan cadıların isyanının yarattığı öfkenin, yıkımın ve şiddetin izini süren üçlemenin ikinci halkası olan 15+, kendilerine şiddet uygulayan kocalarını öldüren Aylin ve Havva’nın hikâyesine odaklanıyor. Özçelik, iki kadının cezaevinden yazdıkları mektupları, seyirciyi âdeta hipnotize eden bir görsel ve işitsel dünya kurarak, bir kâbuslar ve düşler anlatısına dönüştürüyor. Doğayla şehrin, oyuncak bebeklerin, vitrindeki mankenlerin ve sokaktaki heykellerin, örümceklerin ve çiçeklerin dünyasında, dinlemesi ağır fakat deneyimlemesi çok etkileyici ve güçlendirici bir yolculuğa çıkıyoruz. 15+, her şeye rağmen canavarı öldüren ve hayatta kalan kadınların öyküsünü anlatıyor. 

Cadı Üçlemesi: 15+
15+ çekimlerinden.

Ben aslında 15+ üzerine bir yazı fikriyle çıktım yola. Ancak sonrasında bu film üzerine yazamayacağıma karar verdim çünkü çok fazla ‘çeviri’ girecekti devreye. Zaten filmde sesini duyamadığımız kadınlar var, sen onların dünyasını bize çeviriyorsun, bir de ben tekrar çevirmiş olacaktım. Bu çeviriyi nasıl yaptığını sorarak başlamak istiyorum, onların dünyasını nasıl çevirdin filmde? Aslında olmayan kadınların hikâyesini anlatıyor film, yokluklarıyla varlar. Sen onları var ediyorsun, tüm film bir var etme, görünür kılma süreci. Bu dünyayı nasıl kurdun, biraz bahsedebilir misin? 

Ben uzun metrajım 18+’ya hazırlanıyordum aslında. Bu evrede bir üçleme fikri yoktu. Sonra farklı hikâyelere farklı formlarda ve biçimlerde, aynı temalar etrafında dokunabilmek için bir bir üçleme fikri doğdu. 13+ ile cadı fikri doğdu. Ben aslında en başından beri cezaevine gitmeyi istiyordum. Oyuncularıma nasıl oyun vereceğim, mimikler, esler, düşler, kâbuslar… Bütün bunlar cezaevindeki kadınlarla birebir sohbet ederek (tabii ki onlar da bilecekti benim niye orada olduğumu) onları daha iyi yansıtabilmek, oyuncularımı filme daha iyi hazırlayabilmek içindi. Ama sonra 13+ fikri olunca ve üçleme fikri ortaya çıkınca belgesel olmadan her şeyin çok eksik kalacağını düşündüm. Mutlaka gerçeğe ulaşmalıydık. 13+ ve 18+ da gerçeklerden ilham alıyor ancak belgesel formunda filmler değiller.

Ben cezaevindeki kadınlarla 2019’un başlarında buluşmaya başladım. Farklı şehir ve cezaevlerinde pek çok farklı kadınla bir araya geldim. Onlara ne yapmak istediğimi anlattım. Aslında kadınlar beni bulmuş oldu çünkü kim daha çok paylaşmaya hazırsa ve kiminle daha büyük bir buluşma yaşanıyorsa onlarla devam ettik. Aylin’le Havva’ya dair hislerim çok karmaşıktı. Ben Havva’ya projeyi anlatırken şunu söylemiştim: “Senin dünyanı anlamaya, senin dünyanı yansıtmaya çalışacağız.” Şöyle cevap vermişti: “Siz benim dünyamı anlayamazsınız.” Çok gülmüştük, çok komik bir kadındı bir yandan da. En acı şeyleri bile gülümseyerek anlatıyordu. Benim için bir stand-up yıldızı. Aylin ise benim için bir söz yazarı. Çok güzel şiirler yazıyor. Aynı zamanda iki kadını birleştiren çok fazla şey vardı. Birincisi bitkiler, çiçeklerle böceklerle konuşmaları, onları büyütmeleri, beslemeleri. Bir diğeri bağlama çalma hevesleri, şarkılara, türkülere düşkünlükleri. Ya da çocuklarıyla ilgili bir şey anlatırken başka bir şeye atlamaları. Bu benzerlikler dünyayı kurarken benim için temel bir çıkış noktasıydı. Görüntülerin üst üste gelmesi tamamen onunla ilgiliydi. Zihinlerinde dolaşabilelim, onlarla birlikte gezinebilelim istedim. 

Başta onlarla birlikte gezinme fikri şuydu, eğer bakanlık izin verseydi: cezaevinde ve görüş odalarında çok minimal çekimler. Ben cezaevinde onlarla zaten avukat olarak görüşebiliyorum. Bir ses kayıt cihazı ve kamerayla girecektik ve onlar direkt kameraya anlatacaklardı. Yakın planda Aylin’le Havva’nın yüzünde kalacaktık. İç içe geçen görüntüler… Anlattıkları dünyanın tezahürleriyle onların suretleri… Mesela Havva gözlerini açacaktı, bir bakacaktık Samandağ’da, onun balık tutmayı çok sevdiği yerdeyiz. Gökyüzü, deniz… Bize oradan yüzüyle seslenecekti. Bu görüntü yönetmenim Gözde’nin (Koyuncu) fikriydi. Aylin çok seviyordu Diyarbakır’ı, onun ağzından şelale akmaya başlayacaktı mesela. VFX desteğiyle de yoğuracağımız bir dünya üzerine gidiyorduk ve bunu kare kare çiziyorduk. Fakat ne yazık ki bu dünyanın bir karşılığı olamadı. Çünkü Adalet Bakanlığı Aylin’le Havva’nın görüntülerini ve seslerini kaydetmemize izin vermedi ve bu süreç çok uzun sürdü. Zaten derken pandemi oldu. Artık iyice girilemiyor hâle geldi cezaevleri. Ama o iç içe geçen görüntüler benim kafamda hep vardı. Evet onların suretlerini değil belki ama bir şey anlatırken düşündükleri binlerce şeyi nasıl iç içe geçirebilirim diye düşündüm. Bir şeyden bahsederken diğer düşündükleri ya da onları bir sonraki adıma götüren şey ne, çocukluklarındaki bir şeyi anlatırken aslında üç gün öncesine dair ne hissediyorlar… Biraz evirip çevirip kafamda tartmaya çalıştım. Çünkü onları belli süreler ziyaret etmiştim, mektuplarla yazışmıştık. Tabii ki dünyalarını anlayamam ama elimden geleni yapmaya çalışmıştım. 

En başından beri kafamda olan bir başka şey de şuydu: onları hiçbir şekilde başkalarına sormamak. Onları arkadaşlarına, çocuklarına ya da ailelerine sormak istemedim. Başından beri isteğim onları kendilerinden dinlemekti hep. Görsel bir dünya kurmak, onları göremediğimiz bir filmde tabii ki zor. Ama mekân her zaman sinemada çok temel ve üstüne birçok dünya inşa edebileceğiniz bir şey. Kâbus şehirler, kâbus mahalleler, düş şehirler, düş mahalleler… Bunların hepsi onların hafızalarında çok büyük yer kaplıyor ve çok fazla farklı şeye işaret ediyor. Dolayısıyla da mekânlar benim için bu belgeselde onların duygularının temsili oldu. Kamerayla o mekânlara girdiğinizde onlar ne hissediyorsa o hisle çekmeye çalıştık. Kamera aslında hep bakış açısı oldu. Aylin’in ve Havva’nın bakış açısı. 

Cadı Üçlemesi: 15+

Başta söylediğim çeviri meselesine tekrar dönecek olursam, bir yandan da senin kendi sesin var çevirdiklerine ek olarak. Ancak bu ses hiç Aylin ve Havva’nın sesini kapayan, onların önüne geçen bir ses değil. Onların yoklukları, bir sürü kadının varlığına ve senin varlığına dönüşüyor. ‘Ceylan’ın sesi’ni nasıl tanımlarsın? 

Bir süredir bazı konularda konuşmaya başladım. Bizler, bir sürü kadın, çok çeşitli şekillerde şiddet gördük. Ben de 18 yaşın altındayken yaşadığım bazı şeyleri, 13+’yla birlikte özellikle küçük küçük kusmaya başladığımı düşünüyorum. Bu filmlere çalışırken tamamen unuttuğum başka bir şey de geri geldi. O da çok zorladı, özellikle 15+’nın sürecinde. Çünkü sürekli şiddetle iç içe olduğunuz ve şiddeti dinlediğiniz bir süreç bu. Avukatlarla buluşuyorum, şiddeti dinliyorum, cezaevindeki kadınlarla buluşuyorum, şiddeti dinliyorum. Sürekli şiddeti okuyorum zaten ve kendim de bir yandan kendi geçmişime dönüyorum. Bu esnada hiçbir yardım da almadım, garip bir süreçti. Dolayısıyla da aslında Aylin ve Havva için şunu da söyleyebilirim: Ben görüşmelerin öncesinde dosyalarını okuyordum ve ne yaşadıklarına hâkim oluyordum ki ne yaşadıklarıyla ilgili hiçbir şey sormayayım. Ben zaten onları biliyor olayım, onlar bir şey anlatmak isterse anlatsın. Biz daha çok “Geçen ne yaptın, ne izledin, ne dinledin…” bunları konuşuyorduk. Sonra onlar anlatmak isterse anlatıyordu. Havva’nın dosyasında gördüğüm bir şey zaten benim de birebir yaşadığım bir şeydi. Bizim o yüzden buluşmamız çok büyük oldu. Keza Aylin’le de başka bir noktadan. Sonuçta kişisel bağ olmadan zaten böyle şeyler pek mümkün değil. Yapmak için yaşamak lazımdır demiyorum ama, bu çok garip bir alan…

“İyileşme sineması” ya da “ayin” diyorsun ya… Senin oradaki varlığın bir tür terapi gibi sanki.

Evet kesinlikle… Kendim de, ekip olarak da çok tuhaf yüzleşmeler yaşadık. Sonrası için de, kurgularken Arzu’yla da. Hem hepimiz için kız kardeşlik adına bir şey olması, hem de seslere aracı olabilmek, sesleri taşıyan sesler olabilmekti mesele, Hare (Sürel) ve Gülçin’in (Kültür Şahin) de desteğiyle. Örneğin haberleri okuyor, izliyorsunuz, çok net bir cadı sunumu var. “Bu cadıları hemen kazana atalım”, yüzyıllardır var olan bir anlayış. Ama yakamadıkları cadıların hikâyeleri var ve o hikâyeleri duyurmak çok kıymetli. 

Burada biraz durup düşünerek anlatıyorum, çünkü bu süreçte beni çok rahatsız eden bir soru var, bana sürekli sorulan. Bakanlık 15+ için destek oldu ama toplantıda beni arayıp şöyle sordular: “Siz ne demek istiyorsunuz? Kadınlar kocalarını öldürsün mü?” gibi bir soru. Hayır benim önermem bu değil, ama meşru müdafaa, özsavunma diye bir şey var, bu hak nedense kadınlar söz konusu olduğunda uygulanmıyor. Ayrıca biz bu filmle çok önemli bir A sınıfı festivalin programına katıldık. O kadar garipti ki benim için. Festivalin residency’sinde ben 18+ ile kısa listeye kaldım, 2018’in sonuydu. 12 proje arasına girdiğinizde esas 6 proje seçiliyor ve jüri size sorular soruyor. 18+ fantastik kara komedi, çok zaman mekânsız bir film üstelik ama orada da bana aynı soru soruldu: “Nedir peki çözümünüz? Kadınlar erkekleri öldürsün mü?” Bu çok acayip geliyor bana. Biz zaten bir önermenin belgeselini yapmıyoruz ki. Yapım aşamasında şuna da tanık oldum: Bazı kadın oluşumları sanık sandalyesinde bir kadın oturduğunda onu desteklemiyor. Nasıl olabilir bu? Zihnim almıyor ve bunun yurtdışında da aynı karşılığı olması… Bunu çok önemli buluyorum. Bir sürü insan film yapıyor, başvuruluyor. Bu sorular soruluyor. Aslında erkeklerin yönettiği bir sinema dünyasındayız. “Ortadoğulu kadın” olarak gördükleri Türkiyeli yönetmenden -İran sinemasında bunun daha da fazlası yaşanıyor- bekledikleri, bizden bekledikleri bir sinema var. Biz bu beklenen sinemayı yapmadığımızda yer bulamıyoruz filmlerimize. 

Bu sorular da kadınları yine koşulsuz şartsız ‘failler’ olarak konumlandırıyor. Mesela cadı diyorsun ya… Ben ise izlerken Aylin’le Havva’yı birer final girl olarak gördüm hep. Canavarı öldüren ve hayatta kalan kişi, bu çok değerli. Buradaki asıl kırılma, bu kadınların yaşıyor olmaları. 

Kesinlikle. Çok güzel söyledin, final girl gerçekten karşılığı. Bu film özür dileyen, pişman olan kadınların filmi değil. Öldürme eylemi her ne kadar öz savunma kaynaklı olsa da sonrasında ne duruşmada pişman olduklarını söylediler ne de kendileri pişman hissediyorlardı. Öldürmek zorunda kalan kadınlar bunlar ve bunun için pişman olması, özür dilemesi gereken kişi onlar değil. 

Cadı Üçlemesi: 15+
15+ çekimlerinden.

Biraz daha biçime dönecek olursam, filmde önceki filmlerinden de bildiğimiz, senin dünyana ait, özellikle tür sinemasından gelen pek çok şey var. Örneğin oyuncak bebekler, mankenler ve heykeller. Bu imgeler senin için ne ifade ediyor?

Burasıyla ilişkim de aslında çok karmaşık. Normalde Ankebût’ta da gördüğümüz, bize dayatılan birtakım normların vücut bulmuş hâlleri bu bebekler. Sen çocukken bu bebeklerle oyna, sonra biz senin oyuncağını yapalım, onun üzerine fiyat etiketini yapıştıralım. Dans etsin, şarkı söylesin. Sen dans et, şarkı söyle, zayıf ol, tatlı ol. Bebeklerinle oyna. Bebeklerin mutfak seti de olsun, hamile, ikinci çocuğu bekleyen anne bebekler de olsun. Sen de büyüdüğünde onlardan biri ol. Hayata böyle başlıyoruz. Karşısında durmaya çalıştığımız şey de oradan başlıyor. Aylin’le görüştükten sonra avukatına şeyi sormuştum: Neden hâlâ adamın soyadını taşıyor? Çünkü birçok kadın aslında soyadını hemen değiştiriyor. Avukatı da dedi ki haklı olarak, çünkü eğer evli olduğu adamın soyadını taşımayacaksa babasının soyadını taşımak zorunda kalır, onu da istemiyor. Kafamdan aşağı kaynar sular döküldü. Bütün bir hayat rotamız belirleniyor gerçekten, isimsizlik… 

Öte yandan mankenlerin benim için en büyüleyici tarafı, bedenlerin üzerlerinde yeniden inşa ediliyor olması. Tıpkı örümcek gibi, farklı inanışlarda ve kültürlerde farklı şeyler temsil etse de, özünde tüm olayı bir şeyleri inşa etmesi. Bir yapbozun parçası gibi düşünüyorum. Mesela vitrinde yanlarından geçip gidiyoruz. Benim için onlar cansız canlılardı. Bakıp geçtiğimiz bir şey. Şiddet gören kadınlarla konuştuğumda da nasıl seslerini duyuramadıklarını söylüyorlardı. Sokakta yürürken de, işyerinde çalışırken de içlerinde bir şey var, haykırıyorlar. Ancak etraflarında bunu gören ya da duyan yok. Benim için vitrin mankenleri de hep camın arkasında bir hapis hayatı yaşıyorlar. İfadeleri de genelde aynı, sadece çocuk mankenlerde farklı ifadelere rastlayabiliyoruz. Orada bir sürü şey akıyor, içten bir şey akıyor, bir haykırış var. Bu nasıl bir akış biliyor musun? Angelina Carter’ın çok sevdiğim bir sözü var: “Mağaranın içinde yankılar, bir tekrarlar sistemi ve bir kapalı devre.” Bunların hepsi o kadar iyi anlatıyor ki bizim haykırmaya çalıştığımız ama haykıramadığımız şeyi. Bakıp geçiyorsun ve aslında orada bir sürü şey oluyor. O ‘bir sürü şey oluyor’u yansıtmaya çalıştım ben görsel ve işitsel dilde. Mankenlerin ve oyuncak bebeklerin dünyasının hem toplumsal normlar adına, hem de görsel işitsel anlamda zihnin kapalı kalmasıyla ilgili çok fazla şeyi temsil ettiğini düşünüyorum. 

Cadı Üçlemesi: 15+

Bir yandan da oyuncak bebek korku sinemasında sıkça kullanılan bir motif. Her an her yerden çıkabilecekmiş gibi filmde de; bu mankenler hem arzu nesnesi hem de tekinsizler, tehditkârlar. 

Evet, başta belli şekillerde kodlanan şeylerin başka bir şeye dönüşüp bir psikolojik gerilim unsuruna dönüşmesi var 15+’da aslında. 

Bir yandan da şehir ve doğa arasında bir ikilik kuruyorsun. Şehir daha çok hapishane gibi, renk paletinden ışığına… Nerelerde çekildi şehir görüntüleri? Hikâyede geçen mekânlar mıydı? Doğa nereye denk geliyor bu kadınların dünyasında? 

Sadece Aylin ve Havva değil, diğer kadınların da temelinde söylediği bir şeyden yola çıktık renk dünyasını tasarlarken. Başlangıç noktası oydu renk dünyasının. Can almak konusuyla uzun süre baş edemiyorlar, özellikle inançlı kadınlar… Can almak ne kadar büyük bir şey, Allah’a hesap verme… Bir yandan da şunu hep söylediler: Dışardayken, yani önceki hayatlarında hep bir ölümcül tehdit var adamdan gelen. Her an arkasından gelecek, oradan gelecek, buradan gelecek, onu öldürecek. Hep bir “Ben öleceğim, çocuğum ölecek, ben ölürsem çocuğum ne yapacak” düşüncesi. İki çeşit korku var. Birincisi, “Ben zaten öleceğim, ya çocuğum ne olacak?”, ikincisi de “Ya çocuğumu da öldürürse?” Nihayetinde içeri girdiklerinde, ilk şok sürecinden hemen sonra orada daha rahat ettiklerini ve kendilerini güvende hissettiklerini, çünkü artık öldürücü unsurun olmadığını söylüyorlar. İçerdeyken dışarıda olduklarından çok daha fazla güvende hissettiklerinden bahsediyorlar. Sisteme dair de korkunç şeyler söyleyen bir duygu durumu. Kendilerini sürekli tehdit altına hissettikleri yerler var. Aylin için Gazi Mahallesi, Kent Ormanı… Çünkü adam orada defalarca silahı dayamış, baraj kısmında. Oralar kâbus mekânı ve kamera oralarda hep yaşanan şiddeti ‘göstermeden göstermeye’ çalışıyor. Havva içinse Hatay’daki Belen bir kâbus mekânıydı, orasıyla beraber hayatı darmaduman olmuştu. Orada da bizim için kâbus mekân Belen’di. Bir de kendilerini iyi hissettikleri mekânlar vardı. Boşanma kararının verildiği yer mesela, Aylin’in örneğinde olduğu gibi. Oralarda sıcak renklere gittik. Doğayı ve bitkileri çok seven kadınlar oldukları için, canlıları yaşatmayı sevdikleri için, oralarda daha yaşayan, daha sıcak, sarıyı daha da sarı yaptığımız dünyalara gitmeye çalıştık renkçimiz Elif’le (Tekneci). Ama diğer taraflarda da tam olarak korku sinemasının renklerini kullandık.

Kaygı’da da öyleydi sanki şehir…

Burada daha bile gri. Burada çok daha abarttık rengi. Korku sinemasının grilerini daha da koyulttuk. Çünkü duygu durumları çok geçişkendi. Ama hep seyirciye bir ferahlama alanı bırakıp sonrasında her şey tersine dönsün istedim. Bu esnada duygudan duyguya geçiyoruz çünkü; Aylin’in ilk aşkını anlattığı, Havva’nın evini anlattığı kısımlar mesela. Hepsi için farklı bir renk paleti ve renk dünyası kurduk. Böylece duygudan duyguya geçişi aslında renkle destekledik. Bazen de çerçeve oranı değişti. O da yine çok özel duygu durumları içindi. Dört yerde çerçeve oranı değişiyor. Oralarda da geçmişle ilgili çok net anılar var. Çünkü bir yandan dilsel kaygılarım da vardı. Hiçbir şekilde ‘uydurma’ ya da gerçek dışı görüntü kullanmak istemiyordum. Zaten bütün çekimleri biz yaptık. Ama evlere gidecektik, onların mahallelerinde çekimler yapacaktık. Bunun standart bir şeye dönüşmesini istemiyordum: “Şimdi de Havva’nın evine girdik…” gibi. Seyircinin sinema duygusundan bir an bile çıkmasını istemiyordum, hipnotize olsunlar istiyordum. Seyirciyle sinemada buluşmayı çok istiyordum ama MUBI’ye de çok teşekkür ediyorum tabii, bu sayede daha fazla insana ulaştık.

Cadı Üçlemesi: 15+
15+ çekimlerinden.

İzlerken, senin çekerken yaşadığına biraz da olsa benzer şekilde, pek çok kadının, özellikle şiddet yaşayan kadınların tetikleneceği anları da var filmin. O anlamda ‘güvenli’ bir film değil. Biraz önce anlattığın festivalde sorulan sorular konusu da bu bağlamda biraz da olsa anlam kazanıyor. Bu riskli bir film, her anlamda. Bir yandan o korkuyla karşılaşmanın iyileştirici bir tarafı olduğu gibi, tetikleyici bir tarafı da olabilir. Hiç bununla ilgili endişelerin oldu mu? Öte yandan bu ferahlama anları sayesinde bu kadınları sadece acıları ya da korkularıyla tanımlamaktan da kaçınmış oluyorsun. Bu bir ‘kurban’ hikâyesi değil, bir ‘fail’ hikâyesi, o nedenle de aslında tersinden anlatmış oluyorsun ve temsil anlamında da çok önemli bir yerde duruyor bence 15+.

Biz çekerken bir danışman psikoloğumuz vardı. Ne benim ne de Aylin’le Havva’nın psikoloğuydu. Ben kadınlarla buluşmaya gitmeden önce dosyalarını okuyordum, bu dosyaları onunla paylaşıyordum. Her bir dosya özelinde kendi yaşadıkları biricik durumlardan yola çıkarak ne yapmamam, ne sormamam gerektiğiyle ilgili bana sınırlar çiziyordu Esra. Çünkü daha önce kadınlarla cezaevinde çalışmıştı. Bana yapmam ve yapmamam gerekenlerle ilgili, her bir kadının yaşadıklarına özel olarak tavsiyeler veriyordu. Ben orada kısa bir eğitim sürecinden geçtim sanırım. Kurgudan önce böyle bir şey yaşamak da iyi oldu. Bu sayede kurguda çok fazla sert durumu dışarıda bıraktım. Bir yandan da ajitatif bir yere gitme riski var – ki yer yer sınırlarda geziyor bence, çünkü durumların kendisi çok ağır. O yüzden de belli şeyler daha da ağırlaşmasın diye, altı cümleyse onun sadece iki cümlesini kullanmak ya da anlatılan bazı şeylere hiç girmemek gibi tercihler oldu. Kurguda dengeyi sağlamayı çalıştım ama tabii ki o tetiklenmenin önüne geçemedim. Ben yapan kişi olarak da her gün tetiklendim. Bir de bizim şöyle bir durumumuz oldu: Pandemi oldu ve kurgucumuz Arzu (Volkan) başka bir film almadığı için aylarca bu filmin kurgusuyla uğraştık, bitmeyen bir şeye döndü. Neyi dışarıda bırakalım, neye yer verelim. Bir süre ara verdik, geri döndük. Çünkü o duygu durumlarının en birincil sorumlusuyuz baktığında. En büyük sorumluluk bizde kurguyu yaparken. O yüzden de çok zor bir süreçti. Ben sinefil olarak da, kadın olarak da bazı filmlerden tetiklenebilirim deyip izlemediğim oluyor. Dolayısıyla her ne kadar yer yer ferahlatmaya çalışsak da tetikleyebilir. 

Başka bir soruyla devam edeyim. 18+’yı planlarken 13+ ve 15+ ortaya çıktı dedin. Aslında sinemada pek benzerine rastlamadığımız bir üretim modeli sanki bu. Normalde uzun metraj kurmaca filmden sonra çıkar ya diğer filmler, kamera arkası, belgeseli, vs. Burada ise sanki bir tür film evreni kuruyorsun üçlemeden ziyade. 18+’yı diğer ikisini izledikten sonra izlesek mesela pek çok insanın aklında önceki iki film de olacak. Gitgide büyüyen ve birbirini doğuran filmler gibi bunlar sanki… Hatta Ankebût da var. 

Ankebût da aslında 15+’da olacaktı ama Name (Öztürk) neyse ki istinaf mahkemesinde özgür bırakıldı. Dolayısıyla cezaevinden bir ses değildi artık. Ama ben onunla o kadar özel bir bağ kurdum ve o kadar etkilenmiştim ki… Yapımcım Armağan’la (Lale) da daha önce hiç belgesel yapmamıştık ve 15+’nın öncesinde bir ekip kuralım istedik. Tabii ki öncelik Name’nin sesini duyurmaktı. Ama dil olarak da 15+’nın, daha video art’a yakın ama tam da öyle olmayan bir versiyonu gibiydi. Bir yandan da bu filmlerin hepsi birbirinden bağımsız ve hepsi ayrı ayrı da izlenebilir. Öte yandan 18+ tabii ki hepsinden farklı olacak ama yine örümcek olacak, yine psikolojik gerilim unsurları olacak, yine korku sineması, fantastik sinema olacak. Farklı olarak mizahı da olacak. Finalinde bence hepsi bir ayini, bir cadılar ayinini oluşturacaklar. 

Cadı Üçlemesi: 15+

Bir yandan da uzun metraj bir kurmaca film çekiyorsun, çok meşakkatli bir süreç. Bu sırada ona fon bulana kadar ve onu gerçekleştirene kadar üretmeye devam ediyorsun. Onun parçalarıyla. 

Umarım gelecekte birbirlerini tamamlayan şeyler olurlar. On sene sonra baktığımızda bir anlam ifade ederler. Filmleri aslında seyirciler izlesin diye çekiyorsun, festival alsın diye çekmiyorsun ancak o bir seyirci çekme aracı oluyor. Mesela üzüldüm filmin çok iyi bir başlangıç yapmamasına festival anlamında, bu neyi etkiliyor diye düşünüyorum… Olsaydı daha büyük bir kitleye seslenebilirdik. Daha büyük bir kitle de Berlin’de salondaki 200 kişi değil. Burada da daha fazla kişi izleyecekti. Çünkü ne olursa olsun A sınıfı festival olduğunda insanlarda hep bir “Bu film iyidir” algısı olabiliyor. 

Son olarak oyuncularla olan deneyimini sormak istiyorum. En başta bahsettiğim ‘çeviri’ meselesine bir de oyuncular giriyor elbette. Nasıl çalıştın oyuncularınla, bu süreçte nasıl hazırlandınız? 

Ben aslında Hare’ye ve Gülçin’e dinletmek istedim Aylin ve Havva’nın seslerini, ama sonra şöyle bir endişem oldu: Ya sesleri benzetmeye çalışırlarsa ve ben de onları benzetmeye çalışırsam? O yüzden şeyi anlattım. Sen Aylin oluyorsun, sen de Havva oluyorsun. Peki ne yapıyor Aylin? Aylin’i anlattım. Hangi akışta nasıl hareketler yapar, nasıl güler, neleri sever, neleri sevmez. Bir de ben her görüşten sonra bir günlük tutuyordum. Kendi duygularıma dair, onların bende bıraktıkları duygulara dair. Dolayısıyla orada bütün konuşmalarımız, her şey yazıyordu. Benden ne istediler, ne yapmamı istediler… Onları da gönderdim oyunculara. Dava dosyalarından da belli yerleri gönderdim. Onlar için söyleyen şeyleri değil, kendi ağızlarından çıkanları gösterdim. Bir de şöyle bir şey yaşıyorduk. Kahredici bir şey. Son evleri o adamlarla yaşadıkları evler. Adamların aileleri kesinlikle Aylin ve Havva’nın ailelerinin ya da çocuklarının o evleri gidip görmelerini istemedikleri için hiçbir eşyaya ya da geçmişe erişimleri olamadı. Elimde ne bir fotoğraf ne bir video kaydı, hiçbir şey yoktu. Biraz olsaydı, kullanmak istiyordum. Olduğu kadarıyla elimdeki fotoğrafları paylaştım. 

Nihayetinde oyuncularım da tamam dediler sesleri duymamaya. Benim anlattıklarımdan yola çıkarak canlandırdılar. Aylin’in daha es vererek konuşması, Havva’nın bir anda kalkması oturması, çok acılı bir şey anlatırken gülmesi… Gülçin’i en çok etkileyen şey şuydu. Hâkime anlatırken diyor ya Havva, “Gittim, eve bir döndüm baktım ceset hâlâ orada”. Gerçekten buna inanması, duruşmada bile anlatması… O kadar inanmış ki o adamın o kötülüğüyle yok olacağını düşünmüş. Havva da inançlı bir insan. Allah onu alır diye düşünmüş. Aylin’in yazdığı şiirleri paylaştım Hare’yle. Aylin hayatımda tanıdığım, kendini en iyi ifade eden insan. Konuşma dilinde de öyle, yazarak da öyle. Çok daha melankolik bir tarafı var. Oyuncular aslında görmek istediler Aylin’le Havva’yı ama pandemiydi ve göremediler o yüzden. 

Aylin’le Havva izleyebildiler mi peki filmi? 

Cezaevinde toplu izlemeye nasıl bakıyorlar diye sordum. Eğer sıcak bakıyorlarsa İskenderun’da bir gösterim yapabileceğiz gibi gözüküyor. Çünkü tek başlarına izleyemiyorlar. Ancak yine de istemeyebilirler. En son filmden kareler ve afişler gönderdim.

Çok teşekkür ederiz Ceylan. 

Ben teşekkür ederim.


Cadı Üçlemesi 15+, MUBI Türkiye’de izlenebiliyor. MUBI’nin Altyazı okurlarına özel kampanyasıyla 30 gün boyunca MUBI’ye ücretsiz erişim sağlayabilirsiniz.

-->
© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.