Şu An Okunan
Julia Ducournau’yla Titane Üzerine Söyleşi: ‘Koşulsuz Sevgiyi Anlatmak’

Julia Ducournau’yla Titane Üzerine Söyleşi: ‘Koşulsuz Sevgiyi Anlatmak’

Julia Ducournau

Altın Palmiye ödüllü Titane’ın yönetmeni Julia Ducournau filmin en zor sahnelerini nasıl çektiğini, kurgu kararlarının senaryo sürecinde alınmasına neden önem verdiğini ve tür sinemasına duyduğu sevgiyi anlatıyor.

Söyleşi: Fatma Cihan Akkartal


Advertisement

Korku filmi sevenler, hattâ korkunç filmler bakımından “kazana düşmüş” olanlarımız arasında, Titane’ı (2021) bir oturuşta izleyemeyenlerin, filmin ilk yarısının muhtelif sahnelerinde ekrana/perdeye bakamaz hâle gelenlerin sayısı epey fazla. İzleyiciye yer yer cezalandırıldığını hissettiren bu çarpıcı filmin yönetmeni Julia Ducournau, Cannes Film Festivali tarihinde Altın Palmiye’ye uzanan iki kadın yönetmenden biri ve şaşırtıcı biçimde Fransa’nın Oscar’a aday gösterdiği ilk tür sineması yönetmeni oldu. İlk uzun metrajı Raw (Grave, 2016) ve önceki kısa filmleriyle Yeni Fransız Aşırılığı’nın bir mensubu olduğu söylendi, Cronenberg’in paltosundan çıkmış olup olmadığı tartışıldı. Kendisiyle yaptığımız söyleşide Ducournau bu karşılaştırmalara girmektense filmin senaryo ve çekim sürecini, odak noktasındaki iki karaktere nasıl baktığını ve tür sinemasının son dönemdeki yükselişinden duyduğu mutluluğu anlattı.

Julia Ducournau

Titane’daki teknik deha çok etkileyici. Alexia’nın yetişkin hâlini ilk kez gördüğümüz o uzun takip sekansını kotarmak teknik açıdan imkânsız gibi görünüyor. Aynı zamanda çok önemli ve anlamlı bir hedefi var bu sekansın. Yapım sürecinde sizi en çok zorlayan sekans bu açılış sekansı mıydı?

Bu kısmı çekerken ekipçe çok eğlendik ama teknik açıdan kotarması en zor olan sahneydi gerçekten de. Yapımın ilk günü çektik bu sekansı. Böyle karmaşık bir çekimle filme başlayacağını bilince insan biraz endişeleniyor. Yapım sürecine ısınmaya vakit bulamadan bu sekansa girişmiş olduk. Bir yandan da aslında böyle başlamak iyi bir fikirdi; tek seferde çekilecek uzun bir parçaydı, dört dakikadan uzun sürüyor. Sette çok sayıda figüran vardı, kameraman üzerinde kamerayı taşıyan bir Ronin stabilizatörünü üzerine giymiş hâlde Alexia’yı (Agathe Rousselle) takip ediyordu. Kalabalığın içine girip Justine’i (Garance Marillier) gördükten hemen sonra kameraman, kamerayı stabilizatörden çıkarıp vince bağlıyor ve buradan itibaren koreografi vinçle devam ediyor. Sekansın yarısı stabilizatörle diğer yarısı vinçle çekilmiş oldu. Bu hareket kendi başına çok zordu çünkü tabii ki bu geçişi görüntüde hissetmek istemiyorsunuz. Vincin arabanın etrafındaki hareketini de içeren koreografiyi epeyce detaylı çalıştık, kameranın çok farklı açılarda hareket etmesi gerekiyordu. Vincin çok hareketli olması gerekiyordu ve bu bizi epey zorladı.

Peki bu sekansı niçin tek planda kotarmak istedim? İzleyicinin bu sekans boyunca bakışının, dansçılara ve harekete bakışımızın değişimini yansıtmak istediğim için… Başlangıçta kamera, kadını nesneleştiren eril bakışı taklit ediyor; arabalardan ve arabaların parçalarından dansçıların vücutlarına mütecaviz biçimde yakından bakıyor; arabalarla kadınları aynı seviyede görerek, kadınları nesneleştirirken arabaları insanileştiriyor. Alexia’yı gördüğümüzde, dansçılarla izleyici arasındaki alışverişin dinamikleri değişiyor; Alexia arabanın yanında değil, arabanın kendisiyle dans ediyor aslında. Araba ile Alexia sanki suç ortağı gibiler. Üstelik Alexia doğrudan objektife bakıyor; burada Alexia aktif, siz ise pasif konumdasınız. Sekansın başından bu yana aktiftiniz, kızları ve arabaları izliyordunuz. Sonra bir anda Alexia size bakmaya başlıyor, artık siz de izleyen değil izlenen konumundasınız. Anlatıyı Alexia ele geçiriyor, kendine ait kılıyor ve karakterin kendisi eylemli hâle geliyor. Benim için bizim bakışımızın geçirdiği değişimi yansıtmak önemliydi; eril bakışın ne anlama geldiğini düşündürmeyi ve izleyiciyi etten kemikten, gerçek biri gibi olan bir karakterle karşı karşıya getirmeyi istedim.

Her bir kamera hareketinin ardında yönetmenin niyetini ve irade gücünü hissediyoruz. Alexia’nın kendisini anlamak ve onunla ilişki kurmak belki zor ama yönetmen olarak sizin kararlarınızın ve tercihlerinizin tümü adım adım bizi niyetlendiğiniz sonuçlara götürüyor. Anlatının yapısını kurarken öyküyü nasıl geliştirdiğinizi merak ediyorum. Kararlarınızı yazarken mi veriyorsunuz yoksa kurgu sırasında yapıyı bozup yeniden kurduğunuz oluyor mu?

Proje doğuşundan itibaren son derece planlı ilerlemek zorunda. Kurgucum bana sık sık kurguyu yazma aşamasında zaten tamamladığımı söylüyor. Sette de aynı şekilde çalışıyorum. Planladığım sahneleri çekiyorum, daha fazla malzemeye ihtiyacım olmuyor. Ne çekmek istediğimi ve çektiğim her şeyin benim için ne anlam ifade ettiğini biliyorum ve planladığım sahnelere güveniyorum. Öbür türlüsü zaman kaybı olurdu. Kurgu aşamasına gelene dek her şey zaten son derece odaklı ve planlı ilerliyor. Bunun bir sebebi de dönüşümsel karakter eğrisi kullanıyor olmam. Dönüşümsel eğri yazdığınız zaman kurguda anlatının yapısını değiştirmek çok zor oluyor çünkü temelde filmin her bir adımının bir anlamı var ve her adım bir diğer adıma götürüyor, öykü kendi sonuna doğru ilerliyor. Bir şeyleri değiştirdiğimiz veya bir sahneyi başka bir yere taşıdığımız mutlaka olmuştur ama nadiren. Senaryoda zaten her şey yerli yerinde. Raw’da da durum böyleydi ama Titane’da daha belirgin çünkü Titane’ın yapısı pek de “akademik” sayılmaz. Üst üste binen katmanlardan oluşuyor ve katmanları tek tek kaldırmanız gerekiyor. Başlangıcından itibaren şaşaalı ve kaotik bir film, her şey apaçık meydanda; çokça renk, çokça aksiyon… Giderek karakterlerin mahremine yaklaşıyoruz ve film bir anda sadeleşiyor. Tüm bunlar, iki karakterimin bir odada yalnız oldukları o sekansa ulaşmak için… ki bu olabilecek en sade kurulumdur. Ezcümle, yapıya kurguda karar vermek de bir yöntemdir muhtemelen ama ben öyle çalışmıyorum.

Titane

Alexia’nın burnunu kırdığı sahneden sonra filmin temposu çok değişiyor. İzleyici için şaşırtıcı, yadırgatıcı bir deneyim; sanki iki ayrı film izliyoruz.

O noktadan itibaren film kesinlikle yavaşlıyor ama iki ayrı film izliyoruz demeyelim de bir anda farklı bir dünyaya, Vincent’ın dünyasına giriyoruz diyelim. Ve Vincent’ın dünyasında artık Alexia’nın kuralları geçerli değil. Alexia’nın artık kontrolü yitirdiğini, yaklaşmakta olan olay üzerinde artık bir gücünün, iktidarının kalmadığını anlatmak istedim. Kendi dünyasında, istediği yere gidebiliyor, canını sıkan insanları öldürebiliyordu; kadir-i mutlaktı. Vincent öyküye dâhil olunca bu durum değişiyor ama Vincent’a da ihtiyacı var çünkü polisten saklanmak zorunda. Yine de Alexia, kendi dünyasında sahip olduğu gücün elinden gittiği Vincent’ın dünyasında hapis kalmayı beklemiyordu tabii. Vincent’ın ona kendi kurallarını empoze etmesi de cabası. Vincent kaybettiği oğluna dair fantezisini Alexia aracılığıyla yaşamak istiyor, kıyafetlerini değiştiriyor, saçlarını kesiyor. Ne yapması, ne söylemesi gerektiğini dikte ediyor. Alexia onun kuklasına dönüşüyor bir anda. Dolayısıyla tempo tabii ki aynı kalamazdı. Alexia artık önceden sahip olduğu araçlara da sahip değil. Alexia’nın saç iğnesi, Vincent’la kavga ettikleri bir sahnede hâlâ elinde, ama Vincent iğneyle dalga geçince, bu cinayet aletinin bu dünyada hiç hükmünün kalmadığını anlıyoruz. Burada saç iğnesi neyse o, alelade bir nesne. Bu bölümde denkleme katılan yeni bir karakter olduğu için tempoyu da değiştirmek gerekiyordu, aksi anlamsız olurdu.

Filmde aşk, tuhaf mekânlarda, alışılmadık şekillerde ve çeşitlerde çıkıyor karşımıza. Arzunun durağan değil akışkan olduğu kuir bir aşk hikâyesi…

Bence aşkın tek bir ihtimali olamaz. Aşk karşımıza çeşitli suretlerde çıkabilir ve güzelliği de bu ihtimallerde yatıyor. Karakterlerimi her türlü temsilden, toplumsal yapıdan, tüm beklentilerden özgürleştiren, insanları olmak istedikleri kişi olarak ya da o sırada oldukları kişi olarak kabul eden koşulsuz bir sevgiyi anlatmak istedim. Bu türden bir aşk hikâyesiyle göstermek istediğim, farklılıkları, başka-oluşu kabul etmenin bizi de özgürleştireceğiydi.

Cannes’da ödülünüzü alırken, jüriye “canavarları içeri kabul ettikleri için” teşekkür ettiniz, korku sinemasıyla ilişkiniz nasıl?

Son derece dostane bir ilişkimiz var, çok iyi anlaşıyoruz! Kendimi bildim bileli korku filmlerini ve tür sinemasını severek izliyorum. İnsana dair aslında pek yüzleşmek istemediğimiz konuları konuşmak, gitmek istemediğimiz yerlere gitmek için son derece elverişli bir sinema. Şahsen, ben tabu konuları deşmeyi, konuşulmayan şeyler üzerine düşünmeyi seviyorum çünkü bazı konularda hiç değilse kendimize karşı dürüst olmamız gerekiyor. Korku ve genel olarak tür sineması bu tip konuları sıfır noktasından ele alıyor, çocuklara anlatılan peri masalları da böyle, doğrudandır ve yaşadığımız dünyaya dair çok şey anlatır. Ama korku filmlerini bazen çizgi film gibi izlediğim de oluyor…

“Canavarları içeri almak” sözlerinizde, Jane Campion’dan sonra Altın Palmiye’yi alan ilk kadın yönetmen olmanıza dair bir ima da vardı sanırım…

Canavarlar derken yalnızca tür filmlerine gönül vermiş olanlarımızı kast etmiyordum. Konu bundan daha geniş tabii. Bazılarımıza, diğerleri kadar çok fırsat verilmiyor diyelim.

Peki, Oscar Ödülleri’nde Fransa’yı Titane’ın temsil edeceğini duyunca neler hissettiniz?

Çok şaşırdım ve sevindim! Beni seçecekleri hiç aklıma gelmezdi doğrusu, neticede Titane bir tür filmi ve Fransa’da, başka bazı ülkelerden farklı olarak tür yönetmenleri marjinal durumda. Dolayısıyla umarım bu Fransız sinemasının biraz da olsa açık fikirli olmaya başladığının bir işaretidir.


Titane, MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.