Şu An Okunan
Kaouther Ben Hania ile Derisini Satan Adam Üzerine Söyleşi: ‘Karanlık Bir Masal’

Kaouther Ben Hania ile Derisini Satan Adam Üzerine Söyleşi: ‘Karanlık Bir Masal’

Kaouther Ben Hania

Tunus’un Oscar adayı Derisini Satan Adam’ın odağında, Avrupa’nın seçkin müzelerinde bir “sanat eseri” olarak sergilenen Suriyeli bir mültecinin trajikomik öyküsü var. Yönetmen Kaouther Ben Hania ilham kaynaklarından, dram ile mizah arasında kurduğu dengeden ve günümüz dünyasındaki güç ilişkilerine bakışından bahsediyor.

Söyleşi: Berke Göl

Kısa filmleri ve belgeselleriyle tanınan Kaouther Ben Hania’nın ikinci uzun metrajlı kurmacası Derisini Satan Adam (The Man Who Sold His Skin, 2020) ülkesi Suriye’de anlamsız bir suçlama yüzünden hapse giren, ardından sığındığı Avrupa’da bir “sanat eseri” olarak müzede sergilenen genç bir adamın tuhaf öyküsüne odaklanıyor. Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Venedik Film Festivali’nin ana yarışmasında yapan film başrol oyuncusu Yahya Mahayni’ye festivalde En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazandırmış, ardından En İyi Uluslararası Film dalında Oscar adayı olmuştu. Günümüz dünyasının acı çelişkilerine alaycı bir bakış atan film gerek güncel sanat camiasına, gerekse Batılı bakışın ikiyüzlülüğüne keskin eleştiriler yöneltiyor. UniFrance’ın bu yıl çevrimiçi düzenlenen etkinlikleri kapsamında bir araya geldiğimiz Tunuslu yönetmen, filmin temel meseleleriyle ilgili sorularımızı yanıtladı.

Filmin çıkış noktasını sorarak başlamak istiyorum. Wim Delvoye’nın 2007 tarihli kışkırtıcı işinden ilham alıyorsunuz. Delvoye, sırtına dövme yaptığı bir adamı bir koleksiyonere “satıyor”, adam “sanat eseri” olarak galerilerde, müzelerde sergileniyor. Derisini Satan Adam’da bu konsepti alıp politik bir bağlama oturtuyorsunuz.

Dediğiniz gibi, çıkış noktası o sanat eseriydi: Bir insanın, sırtına yapılan dövmeyle müzede bir sanat eseri olarak sergileniyordu. Bu imge zihnimi uzun süre meşgul etti ve zamanla benim için bir takıntıya dönüştü. Ardından Suriye İç Savaşı ve takip eden mülteci krizi geldi. Pek çok Suriyeliyle tanıştım o süreçte. Dikkatimi çeken bu farklı meseleler kafamda iç içe geçti ve yavaş yavaş bir hikâyeye dönüştü.

Film pek çok şeyin eleştirel bir bakış yöneltiyor; uluslararası siyasete, Avrupa devletlerine, güncel sanat dünyasına… Ama bana göre bunların en çok öne çıkanı, Batı medeniyetinin oryantalist ve ikiyüzlü bakış açısına yönelik eleştirisi.

‘Müzede sergilenen adam’ imgesi, geçtiğimiz yüzyılın başında, sömürgecilik döneminde insanların sergilendiği hayvanat bahçelerini çağrıştırıyor ister istemez. Bu türden ağır bir aşağılamanın kolektif belleğimizde önemli bir konumu var. Sanatta bunu yaptığınızda, meseleyi zekice ve provokatif bir şekilde dile getirme şansınız oluyor. Benim önceliğim güncel meseleleri konu alan, kendi içinde tutarlı bir dünya kurmaktı; bir fablda, mitolojik bir hikâyede olacağı gibi. Sahte mitolojiyi kurcalayan karanlık bir masal anlatmak istiyordum. Güncel bir meseleyi işlemekle birlikte, ayrıcalıklı insanlar ile onlar kadar şanslı olmayanlar arasındaki güç ilişkilerine dair evrensel bir hikâye anlatmaya çalıştım.

The Man Who Sold His Skin

Bir yandan da odak noktasında sanatın doğasına, sanat eserinin ne olduğuna, eserin ne zaman ticari bir ürüne dönüştüğüne dair etik sorular var.

Bence buradaki büyük soru, sanatın ne olduğu. Marcel Duchamp o pisuarı müzeye yerleştirdiğinde her şeyi yıktı. Ben de filmimdeki sanatçı karakterini biraz bunun üzerinden tasarladım. Biliyorsunuz, sinema tarihi acı çeken, dehası kimse tarafından anlaşılmayan ayyaş ya da marjinal sanatçı klişeleriyle doludur. Günümüzdeyse sanatçı, girişimciye dönüşmüş durumda bence, böyle bir yaklaşım hâkim. Sanatçılık bir etikete dönüştü. Ne yaptığınızın çok önemi kalmadı; önemli olan isminiz. İsminizi pazarlamanız, sanat piyasasında kendinizi göstermeniz bekleniyor. Jeff Koons ve Damien Hirst gibilerinde gördüğümüz bir şey bu. Benim filmimdeki sanatçı karakteri de böyle bir insan. Ahlaki olup olmamanın ötesinde, temel mesele kapitalizm aslında. Sanatın her zaman iktidarla bir ilişkisi vardır şüphesiz. Eskiden Kilise’yle ya da krallarla, kraliçelerle ilişki hâlindeydi. Şimdilerde sanat piyasasıyla, kapitalizmle ilişki içinde.

Bu bakımdan Derisini Satan Adam ile Ruben Östlund’un Kare (The Square, 2017) filmi arasında bir akrabalık görmek mümkün. Tabii ikisi çok farklı filmler ama sanat piyasasına yönelttikleri bakış açısından aralarında bir paralellik olduğu söylenebilir.

Kare çok sevdiğim bir film. Dediğiniz gibi çok farklı filmler ama sanat dünyasına dair çok fazla film yapılmadığı için Derisini Satan Adam’ı izleyenlerin aklına hemen Kare’nin gelmesini anlayabiliyorum. Sanat camiasına kara mizahla bakmak açısından bir benzerlik olduğu doğru.

Filminiz öncelikle politik bir dram ama olaylar o kadar aşırı uçlara gidiyor ki yer yer kara mizah ağır basıyor gerçekten de. Tabii bu filmin mizahi boyutu Kare’ninki kadar doğrudan değil, izleyici kahkahalarla gülemiyor ama o mizahı sürekli hissediyor. Dram ile mizah arasındaki dengeyi kurarken nelere dikkat ettiniz?

Absürdlüğü çok seviyorum. Yapmak istediğim sinemayı çok besleyen bir şey absürd mizah. Acıklı durumlarla karşılaştığınızda dram ile mizah arasındaki geçişler çok önemli hâle geliyor. Ben de sinemada bu ton geçişlerini çok seviyorum.

Derisini Satan Adam’ın odağındaki karakter Suriye’de saçma bir sebepten hapse giriyor, daha sonra Lübnan’a kaçıyor, oradan da Avrupa’ya gidiyor. Sam Ali, tüm filmi sürükleyen bir karakter. Başrol oyuncunuz Yahya Mahayni’yle çalışma biçiminizden bahseder misiniz?

Suriyeli bir oyuncu arıyordum ve pek çok oyuncu başvurdu bu rol için. Yahya’nın başvuru videosunu izlediğimde hemen onunla tanışmak istedim. Oyunbaz bir karakteri olduğunu, komik duruma düşmekten çekinmediğini görmüştüm çünkü. Bu, bir oyuncuda çok beğendiğim bir özelliktir. Daha önce sadece üç dört kısa filmde rol almıştı ama tanıştığımız anda onun aradığım oyuncu olduğundan şüphem kalmamıştı. Karakterin derinliğini çok iyi kavradı Yahya. Çok prova yaptık, karakteri birlikte keşfetmeye çalıştık. En baştan itibaren her şey yolunda gitti, o yüzden bana yalnızca küçük rötuşlar yapmak kaldı. Yahya çok oyunbaz ve denemelere açık bir oyuncu, bu sayede kurgu süreci için pek çok alternatif sundu bana. Venedik Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanmasının sebebi de, bu karmaşık karakteri son derece inandırıcı bir biçimde canlandırmasıydı bana kalırsa.

The Man Who Sold His Skin

Filme meta düzlemde bakarsak, sanatçı Jeffrey Godefroi ile Sam Ali arasındaki iktidar ilişkisinin, Batı’daki sinema endüstrisinin Ortadoğu’dan ya da Kuzey Afrika’dan belirli kalıplara uygun filmler beklemesini çağrıştırdığını söyleyebilir miyiz? Bazı coğrafyalardan sadece belirli konularla ilgilenen, belirli türlere dâhil edilebilecek filmler bekleniyor.

Ya da kadın hikâyeleri anlatmaları bekleniyor mesela Ortadoğulu yönetmenlerin.

Kesinlikle. Tunuslu bir yönetmen olarak sizin bu konudaki deneyiminiz nasıl? Ülkenizden ya da bölgenizden beklenene aykırı bir senaryoyla çıkageldiğinizde yapımcılar tarafından nasıl karşılanıyor?

Benim finansman süreci boyunca filmle ilgili en sık duyduğum yorum “beklenmedik” oldu. Herkes bir önceki filmim Beauty and the Dogs’a (Aala Kaf Ifrit, 2017) benzer bir şey yapmamı bekliyordu sanırım. Ben farklı bir şey yapayım düşüncesiyle yola çıkmadım aslında, uzun yıllardır zihnimde olan bir hikâyeyi geliştirmeye çalıştım sadece. Evet, para bulmak kolay değildi. Görece düşük bir bütçeyle çekmek zorunda kaldım. Bunun da en önemli sebeplerinden biri, beklenmedik bir senaryo olmasıydı. Tunuslu bir yönetmenden çağdaş sanat dünyasına, uluslararası meselelere, Avrupa’ya dair bir film yapması beklenmediği doğru. Bunlar benim farkında olduğum şeyler değildi, senaryoyla ilgili yorumları duydukça dönüp sorguladım bu durumu. Öte yandan, Venedik’ten başlayarak ödüllere dolu bir yolculuğu oldu filmin, gösterildiği tüm festivallerde seyircinin övgüleriyle karşılandı. Bu anlamda, seyirciye dokunan bir film olduğu için çok mutluyum.


Derisini Satan Adam, 13 Ağustos’tan itibaren sinemalarda.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.