Şu An Okunan
Magnus von Horn’la Ter Üzerine Söyleşi: ‘Karaktere Saygı Duymak’

Magnus von Horn’la Ter Üzerine Söyleşi: ‘Karaktere Saygı Duymak’

Magnus von Horn

Magnus von Horn imzalı Ter, bir fitness influencer’ının öyküsünü anlatıyor. İsveçli yönetmen sosyal medya üzerinden günümüz kültürüne bakışına ve başkarakterini ele alma biçimine dair sorularımızı yanıtladı.

Söyleşi: Aslı Ildır

İsveçli yönetmen Magnus von Horn’un Polonya’da çektiği ve bir fitness influencer’ının üç gününe odaklanan Ter (Sweat, 2020) MUBI Türkiye’de gösterimde. Geçen sene pandeminden dolayı gerçekleşemeyen Cannes Film Festivali’nin seçkisinde yer alan film, sosyal medyaya, yarattığı beğeni kültürünün merkezindeki bir karakterin gözünden bakıyor. Von Horn’la sosyal medya gibi güncel bir konuyu sinemada ele almanın zorlukları üzerine konuştuk, zamanlar, mekânlar ve karakterler arası bir gezgin olarak yönetmenin konumundan söz ettik.

Günümüzün kültürel olarak en baskın mecralarından biri olan sosyal medya her yerde, ancak bu kültürü sizin yaptığınız gibi bu kadar doğrudan resmeden çok fazla filme rastlamıyoruz. Bunun nedenlerinden biri, sosyal medyanın büyük bir hızla değişiyor olması belki de. Bir konuda çektiğiniz film ya da anlattığınız hikâye birkaç sene sonra eskimiş olabiliyor, tıpkı influencer’ların kendileri gibi. Sosyal medyaya olan yaklaşımınızı ve bu kültürle ilgili bir hikâye anlatmanın zorluklarını bizimle paylaşabilir misiniz?

Bu filmi yapmak istememin nedenlerinden bir tanesi de bu eksiklikti. Etrafta çok fazla influencer olmasına rağmen onlar hakkında yapılan pek film yoktu. Sosyal medyayla ilgili filmler de genelde bu insanlarla dalga geçiyordu ya da alaycı bir yaklaşıma sahipti. Bu konuyu bir dram olarak ele almak ve gerçekçi bir yaklaşım benimsemek benim için bir meydan okumaya dönüştü. Koşulları daha da zorlamak için elimden geleni yaptım. Zamanı sıkıştırdım, belgesele yakın bir üslup benimsedim.

Filmlerin eskimesi hakkında söylediğinize gelirsek, sosyal medya hakkındaki bir filmde sosyal medyayı ne kadar az gösterirseniz o kadar iyi aslında. Biz de herhangi bir filtre kullanmamayı, belirli bir sosyal medya uygulamasına odaklanmamayı tercih ettik. Ekrana mesaj kutucuklarının filan gelmesini istemedik. Zaten bu benim çok sevdiğim bir hikâye anlatma biçimi değil. Tüm bunların zaten seyircinin zihninde güçlü bir varlığı var, bir de ayrıca ekranda göstermenize gerek yok böyle ayrıntıları. Bir de güncel bir meseleden bahsediyor olmanın getirdiği bir zorluk var, sadece film anlamında değil genel sohbetlerimizde bile güncele mesafe almakta zorlanıyoruz. Siyaset ya da savaş gibi konularda, belirli varsayımlarda bulunmamaya çalışmak gerekiyor çünkü zaman size çok daha büyük bir resim sunabiliyor. Bu nedenle de filmlerde sosyal medyadan pek bahsedilmiyor. Bir yandan da sosyal medyadan bahsederken sürekli bir beyanda bulunmanız bekleniyor sizden, “sosyal medya iyidir” ya da “kötüdür” gibi. Bu benim hiç ilgimi çekmiyor. Benim asıl gücüm, sosyal medya hakkında bir karara varmak zorunda olmamak. Bu konuda benden çok daha ilginç yorumlarda bulunabilecek pek çok insan var ve çoğu film yapmakla ilgilenmiyor. Benim yaptığım şey bir influencer’ı bir karakter olarak ele almak, onu olabildiğince gerçek ve insancıl bir şekilde resmetmek ve ona kendimden de bir şeyler katmak. Bu bir empati işi. Onu bir kurban ya da psikopat olarak değil de iyi ve kötü yanları olan, hepimiz gibi bir insan olarak resmetmek.

Sweat

Karakterinizi gerçek kılmaya çalıştığınızı ve bunu yaparken belgesele yakın bir üslup benimsediğinizi söylediniz. Bir yandan da röportajlarınızdan birinde Sylwia’yı kendi hayal gücünüzden yararlanarak ortaya çıkardığınızdan bahsediyorsunuz. Karaktere ve konuya dair nispeten “dışarıdan” ya da gözlemci bir bakışa sahip olmaya dair bir kaygınız oldu mu?

Benim kişisel olarak bununla ilgili bir kaygım olmadı. Çünkü benim amacım en derine inmek, en derininde hepimiz aynıyız. En derine indiğimde bir influencer ile kendim arasında aslında bir fark olmadığını biliyorum, bir yerlerde bir bağ kurabilir ve ortaklaşabiliriz. Filmin ilginçleştiği nokta tam da burası. En başta bizden çok daha farklı bir Sylwia karakteri görüyoruz. Hikâyeyi anlatırken onu olabildiğince çılgın ve renkli göstermek istedik. Çünkü filmin en başında onunla ilgili hiçbir şey bilmiyoruz ve film ilerledikçe onu daha da çok tanıyoruz. Filmin sonunda artık onu bir influencer olarak görmüyoruz. Dolayısıyla dediğiniz konuda bir endişem olmadı. İşim bana bedenler, zamanlar ve cinsiyetler arası bir gezgin olma imkânı tanıyor. Bir kadın olabilirim, başka bir zamanda var olabilirim ya da başka bir milletten olabilirim. Bu benim hayal gücüme bağlı. Eğer bir konuya ilgi duyuyorsam ya da o konuyla bağ kuruyorsam, sabırla yazarak oraya doğru yolculuk edebilirim. Bence filmdeki başrol oyuncum Magdalena Kolesnik de bu şekilde çalışıyor. Dolayısıyla yönetmenler olarak bizim işimiz kalbimizi ve zihnimizi açarak başka insanlarla bağ kurmak. Bu sadece oyuncunun işi gibi gözükebilir ama aslında yönetmenin, görüntü yönetmeninin ya da yazarın da işi aslında. En başta dediğiniz gibi hissetmiş olsam da bu hissi sevdim ve ilham verici buldum diyebilirim.

Bir yandan da İsveçli bir yönetmen olarak Polonya’da yaşıyor ve üretiyorsunuz. İki farklı gözlemci bakıştan bahsedebiliriz sanki?

Polonya’ya olan “dışarıdan” bakışımın bana çok yardım oldu ama burada çok uzun süredir yaşıyorum, on altı sene oldu. Dışarıdan biriyim, Polonyalı değilim, ancak bakışım daha az “dışarıdan” artık. Ter’de ise uzun süreler dışarıdan bakmanın ve gözlemlemenin getirdiği bazı şeyler var. Bu bana çok yardımcı oluyor. Influencer kültürüne kişisel olarak bu kadar uzak olmam da farklı bir katman ekliyor. Bu bana göre çok ilginç bir şey ve bunu bir güç olarak görmeyi tercih ediyorum.

Özellikle TikTok’un gelişi ve Instagram’ın dönüşümüyle sosyal medya daha çok Z (ve bazen de Y) kuşağıyla birlikte ele alınmaya başlandı. Filmi hayal ederken ve çekerken, kuşaklar arası farktan kaynaklanan bir tür merak ya da mesafe hissettiğiniz oldu mu? Çünkü bu kültür, içine doğan kuşaklara, bize göründüğü kadar “tuhaf” görünmüyor olabilir.

Şu anda bu mesafeyi daha fazla hissediyorum ama filmi yapmaya başladığımda bu yoktu. Beş sene önce bu fitness influencer’larına karşı bir bağ hissediyordum, zaten on sekiz yaşında değil otuzlu yaşlarındalardı. Z kuşağına değil, benim kuşağıma daha yakınlardı. Bugün TikTok’u izlediğimde ya da genç influencer’lara baktığımda bu bağı hissetmiyorum. Hayatımda ilk defa benden daha genç bir kuşakla aramda bir kopukluk olduğunu hissediyorum. Artık genç kuşaktan değilim. Çünkü bir yandan da Polonya Film Okulu’nda ders veriyorum. Özellikle son üç senedir bu kopukluğu daha net hissediyorum. Ter ve ana karakteri için ise bu şekilde hissetmiyorum.

Sweat

Fitness influencer’ları çoğunlukla bedenleriyle göz önünde oluyorlar. Bir yönetmen olarak bu bedenleri kameraya almak oldukça zor olmalı. Çünkü bu kadınların bir yandan özellikle erkek yönetmenler tarafından cinsel bir nesne olarak yansıtılmaları riski var, bir yandan da bedenlerinin kadrajdaki varlığı çok önemli çünkü mücadelelerini ya da fiziksel güçlerini ancak bu şekilde hissedebiliyoruz seyirci olarak. Siz özellikle karakterinizin yüzüne odaklanmayı tercih ediyorsunuz, ancak bedensel eforunu –ya da ‘Ter’ini– de kameraya almaya dikkat ediyorsunuz. Bu hassas dengeyi nasıl sağladığınızdan bahsedebilir misiniz?

Bence bu söylediğinizin iki farklı katmanı var. Birincisi –özellikle Polonya’daki kadın influencer’ların ikilemi. Buradaki bazı fitness influencer’ları bir yandan hâlâ eril bakışa hizmet eten bir tür “Playboy estetiği”ne sahipler. Öte yandan bu influencer’lar ve kadınlar bu estetiği alıp tersine çevirdiklerini ve bir güç olarak kullandıklarını söylüyorlar. Bir yandan kadınlar kadınları güçlendiriyor, birlikte spor yapalım, birlikte güçlenelim diyorlar. Diğer yandan bu mükemmel beden tartışmalarında bir tür faşizm var sanki. Pek çok ikilem var bu noktada. Bir tarafta feminizm var, diğer tarafta ise kapitalizm için satılan tişörtler var mesela, “feminizmin kapitalistleşmesi” gibi bir şey oluyor. Bu konuda çok fazla yorum yapmama gerek yok çünkü bu zaten seyircinin bildiği, muhtemelen kendisinde de gördüğü sosyolojik bir boyut.

İşin benim için önemli tarafına gelirsek, oyuncumla ve onunla beraber yaptığımız işle kurduğum güçlü bağdan dolayı ona ve işine saygı duyuyorum. Canlandırdığı karaktere de saygı duyuyorum, çünkü bu karakterle uzun süre çalıştım ve onu yakından tanıdım. Bu bağa ve empatiye sahip olduğum sürece de onun yüzüne ve iç dünyasına bakmayı tercih ediyorum. Görüntü yönetmenim de bu şekilde bakıyor. Karaktere saygı duymakla ilgili bir şey bu. Bu bağ ve saygı olmadığı sürece filmin iyi olabileceğine de inanmıyorum. Film yapmanın en temelinde ele aldığınız karaktere saygı duymak yer alır; kötü şeyler yapsa da ona ikinci bir şans vermek ve ona bir insan olarak inanmak.


Ter, MUBI Türkiye’de yayında.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.