Şu An Okunan
Seren Yüce ile Rüzgârda Salınan Nilüfer Üzerine Söyleşi: ‘Hiçbir Şey Yapmazken’

Seren Yüce ile Rüzgârda Salınan Nilüfer Üzerine Söyleşi: ‘Hiçbir Şey Yapmazken’

Seren Yüce

İlk filmi Çoğunluk’ta sergilediği gözlem gücüyle izleyicisini etkileyen Seren Yüce, yine orta sınıf hayatlara dönük eleştirel gözlemlerle dolu olan Rüzgârda Salınan Nilüfer’de sıradan anların içinden karakter merkezli bir hikâye çıkarmaya çalıştığını anlatıyor.

Söyleşi: Abbas Bozkurt, Ayça Çiftçi

Fotoğraf: Uğur Uçan


Bu söyleşi, Altyazı’nın Eylül 2016 tarihli 164. sayısında yayımlanmıştır.


Rüzgârda Salınan Nilüfer (2016) kocasından intikam almak için de, kızıyla ilişki kurmak için de, kendini iyi hissetmek için de tüketim mekânlarını tavaf etmekten öte bir yol bilmeyen; en yeni teknolojik ürünlerin ışıklarıyla aydınlanan yepyeni ve steril evinde, Bağdat Caddesi kafelerinde, alışveriş merkezlerinde geçen hayatının içinde kendisiyle ne yapacağını bilmeyen Handan’ın (Songül Öden) hikâyesini anlatıyor. Kafe açmaksa kafe açmak, roman yazmaksa roman yazmak… İstediği her şeyi yapabileceğine dair mesnetsiz özgüveniyle sabır sebat bilmeyen tüketici alışkanlıkları bir araya gelince koca bir boşlukta salınıyor Handan. Hasbelkader iyi satan bir roman yazmış olan arkadaşı Şermin’e (Tülay Günal) takıyor kafayı. Roman yazmak değil, roman yazmış biri olmak istiyor; Şermin olmak istiyor. Senarist ve yönetmen Seren Yüce Çoğunluk’ta (2010) anlattığı geleneksel, muhafazakâr yeni orta sınıftan çok farklı bir orta sınıf portresi çiziyor Rüzgârda Salınan Nilüfer’de. Türkiye’ye dair büyük bir sosyo-kültürel harita çıkarmaya soyunan Çoğunluk’a nazaran bu kez daha sade bir hikâye anlatsa da, orta sınıf ahlâkını deşifre eden bir gözlemcilik iki film arasındaki en büyük devamlılık.

Rüzgârda Salınan Nilüfer

Çoğunluk’ta olduğu gibi Rüzgârda Salınan Nilüfer’de de orta sınıfa dair eleştirel temsiller dikkat çekiyor. Bu ortaklığı konuşarak başlayalım isterseniz.

Bunun en önemli sebebi, bu dünyaların benim iyi tarif edebileceğim dünyalar olması. Dert edindiğim meseleler genelde oralarda. O yüzden bir şey üretirken ister istemez üst-orta sınıf dünyasına yöneliyorum galiba. Ama Çoğunluk’taki aileden farklı olarak burada ‘beyaz Türk’ diyebileceğimiz bir kesim var. O yüzden ben iki filmin dünyasını o kadar da bağdaştırmıyorum, kültürel olarak farklı yapılar olduğunu düşünüyorum.

Evet, ‘orta sınıf’ deyip geçiyoruz ama aslında çok farklılar. Çoğunluk’taki aile kentin çeperlerinde yaşayan, geleneksel, muhafazakâr, milliyetçi, burjuvazinin belli kesimlerinin belki “sonradan görme” bulabileceği bir aileyken, bu filmdeki karakterler sosyo-kültürel olarak tamamen farklı bir orta sınıf portresi çiziyorlar. Bu anlamda iki filmde orta sınıfın farklı kesimlerine bakmayı hedeflediğinizi söyleyebilir miyiz?

Farklı filmlerle üst-orta sınıfın bütün yelpazesini temsil etmek gibi bir derdim yok aslında. Çevremde gözlemlediğim, zaman zaman kendimde de izlerini bulduğum, bu anlamda benim için anlatması daha kolay olan bir kesimi anlatıyorum.

Gezi Direnişi’nden sonra pek çok insan senaryolarını çöpe attıklarını, Gezi’de yaşananların anlatmayı düşündükleri hikâyeleri, karakterleri, meseleleri boşa düşürdüğünü, anlamsızlaştırdığını söylemişti. Gezi ve sonrasında yaşadığımız toplumsal gelişmeler sizin senaryonuza da etki etti mi? Ele aldığınız toplumsal kesim de Gezi döneminde çok tartışıldı aslında.

Rüzgârda Salınan Nilüfer’in Gezi’den önce yazılmış bir senaryosu vardı. Orada da aynı karakterler vardı ama yaşadıkları durumlar, karşılaştıkları olaylar farklıydı. Gezi’de tam benim anlattığım türden insanlar bir anda canlanıp meydanlara çıktılar. Öyle olunca senaryonun niteliği değişti tabii. Biz filmi tam da o dönemde çekmeye niyetlenmiştik, Gezi’nin yazında… Ama senaryonun içime sinmeyen yanları vardı. Üzerine Gezi de gelince, filmi o sene çekemeyeceğimiz anlaşıldıktan sonra, oturup o senaryoyu yeniden yazdım. Bir sene sonra girdik sete.

Çoğunluk’un sosyo-politik ve kültürel haritası bir hayli genişti. Türkiye’deki sınıfsal, dinsel, etnik ilişkilere, cinsiyet ilişkilerine dair büyük bir resim çiziyordu. Bu yüzden de, benzer bir aileden gelsin gelmesin, Türkiye’de yaşayan pek çok izleyici için son derece tanıdıktı filmin gözlemleri. Bu anlamda “biz”i anlatıyordu. Rüzgârda Salınan Nilüfer ise biraz daha “onlar”ı anlatıyor gibi, karakterleriyle mesafesi ve onlara yaklaşımı açısından.

İki filmde de daha çok davranış biçimleriyle ilgilendim aslında. Ama Rüzgârda Salınan Nilüfer’de artık kültürel bir şey anlatmaktan ziyade karakterin içine girmeye, daha karakter merkezli bir hikâye anlatmaya çalıştım.

Peki, karakterlere karşı yargılayıcı olduğunuzu düşünüyor musunuz bu filmde, yoksa sadece gözlemci olarak kalmak mıydı amacınız?

Böyle karakterlerin filmini yapıyorsak bir şekilde yargılıyoruz muhakkak. Tabii ki eleştirel yaklaştım. Bir ikiyüzlülüğü sergilemek istedim sonuçta. Ama kaçınılmaz olarak yargıladığın bu karakterleri nasıl çözümlediğin, nasıl ele aldığın önemli.

İzleyicinin özdeşleşemeyeceği, çok da sempati duymayacağı karakterler yaratmanın riski ya da belki cazibesi üzerine de konuşabiliriz biraz.

Bu açıdan bir kaygı duymadım aslında. Hatta bu meselenin üzerine gitmek, izleyicinin beklentisini kırmak da istiyordum. Sonuçta hayatta da empati kuramadığımız birçok insanla karşılaşıyoruz zaten. Bu türden karakterlerin hayatlarını deşifre eden filmler biraz soğuk geliyor belki izleyiciye. Nihayetinde bana biraz ameliyat yapmak gibi geliyor belli karakterleri deşifre etmek. Bunu yapmak hoşuma gidiyor.

Rüzgârda Salınan Nilüfer

İki film de karakterlerine eleştirel yaklaşıyor. Ama Çoğunluk’ta Mertkan’ın babası tarafından ezilmesi, önündeki tüm yolların kapatılması nedeniyle izleyici bir sempati duyulabiliyordu Mertkan’a. Burada karakterlerle kurulan ilişki daha mesafeli. Anlatılan hayatlar da steril ve soğuk.

Bunun temel sebebi odaklandığımız karakterlerin yaşları aslında. Mertkan’ın önünde bir yolu vardı daha; onun oluşum aşamasını görüyorduk. Babasıyla çatışarak büyüyen bir gençti. Rüzgârda Salınan Nilüfer’deki o soğukluk hissi, hayatta geleceği yere gelmiş, bundan sonra çok da değişmeyecek karakterleri anlatmamdan ileri geliyor biraz da. Mertkan’ın gelecekte ne olacağına dair belirsizliğin doğurduğu bir umut vardı, o yüzden de bir sempati duyulabiliyordu.

Çoğunluk’un temel meselelerinden biri erkekliğin inşasıydı. Burada ana karakter bir kadın, erkeklik modları Çoğunluk’takinden daha farklı. Kadın-erkek arasındaki iktidar ilişkisinin temsili de biraz daha nüanslı. Ama bir yandan da bu toplumsal kesimde yine cinsiyet rollerinin nasıl kurulduğuna dair gözlemler hâkim filmin hikâyesine.

Dediğiniz gibi, bu filmde sadece bir erkeklik meselesi yok. Kadınla erkek arasında el değiştirebilen, paylaşılabilen, aktarılabilen bir şey iktidar, onu görüyoruz filmde. Burada Çoğunluk’takine benzer bir erkeklik temsili kurmak istemedim. Ben Handan’ı biraz erkekleşmiş bir kadın olarak görüyorum diyebilirim hatta. Handan’ın sık sık küfretmesinde, kocasına karşı iktidarı ele geçirdiği anlarda görüyoruz bunu.

Korhan ve Handan arzusuz, her türlü olanağa sahipken neye heves edeceğini bile bilemeyen, tesadüf ettikleri şeylerin etkisinde rastgele salınan insanlar. Bu karakterler sizin kafanızda nasıl şekillendi?

Bu karakterler üzerinden benim anlatmaya çalıştığım şey, insanın kendisiyle olan ilişkisinin bitmesi. Teknoloji ilerledikçe insanın kendisiyle olan ilişkisi, kendini tanıma erdemleri, bunlar kayboluyor. Filmde bunu yaşayan asıl karakter Handan. Onun ne kadar kendinden koptuğunu, kendini artık tanıyamaz hâle geldiğini ve bunun farkında bile olmadığını görüyoruz.

Hikâyenin özünün, Handan ve Korhan’ın kendi ilişkilerindeki sorunu başkalarının üretkenliğini, arzularını emerek düzeltmeye çalışma hâli olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evet, hep başkalarından beslenmeye, çalmaya, kopyalamaya çalışma hâli…

Buradan bakınca, Çoğunluk’taki karakterlerin öyle ya da böyle, biz onaylasak da onaylamasak da köklü ve net değer sistemleri vardı. Geleneksel değerlerden, muhafazakâr, milliyetçi, dindar bir kültürden besleniyorlardı. Oraya yaslanıp, o zeminde kendilerini bulabiliyorlardı. Rüzgârda Salınan Nilüfer’de bu anlamda bir boşluk var karakterler için. Geleneksel değerlerden uzaklaşmış ama yerine başka bir şey koyamamış biri mi Handan mesela?

Evet, tutunabilecekleri bir şey yok çünkü. Sürekli yapay bir şekilde birtakım değerler üretmeye çalışıyor, tutunacak bir şey arıyorlar. Film de zaten bu anlamda bir kaybetme ya da bir arayış hikâyesi. Handan’ın kendi kendine üretebildiği bir şey yok. Bir şey yaratabilmiş, kendine bir benlik bulabilmiş insanlardan bir şeyler kopyalamaya çalışıyor. Onların benliği içinde kendini bulmaya çalışıyor. Ondaki bu savrulmuşluk benim filmdeki derdim.

Şermin aslında Handan karakterinin şekillenmesine yardımcı oluyor. Çünkü bu iki kadını mukayese ediyoruz kaçınılmaz olarak. Şermin biraz daha kentsoylu, daha okumuş. Kitap yazıyor, caz müzik dinliyor… Handan’ın ise sınıfsal konumu sadece tüketme gücü veriyor ona, başka bir şey vermiyor.

Handan’dan daha “ileride” olsa da, Şermin de çok farklı değil. Yazdığı kitabın ismiyle, kitabını tarif etme biçimiyle bunu vermeye çalıştım. Şermin Handan’ın varacağı bir sonraki aşama bir bakıma. Varıp varabileceği yer o kadar, Şermin kadar. Handan’ın yaşadığı boşluğun ne kadar büyük olduğunu buradan da ölçebiliriz.

Şermin başlarda, popüler kitap yazan kof bir yazar izlenimi verse de, sonraları acaba daha makul, Handan’ın karşısına bir rol model olarak sunulan bir karakter olarak mı kurulmuş, diye düşündürüyor. Şermin yönetmene ne kadar yakın sorusu kafa karıştırıyor.

Bunu biraz da kasıtlı yaptım. Tamam, benim için de Şermin daha kolay empati kurulacak, hikâyeyi taşıyacak bir karakterdi. Ama sonuçta onun da çok ideal olmaması gerekiyordu. Biraz daha okumuş etmiş, kendisiyle daha çok ilişki kurabilen bir tip. Ama onun kişiliğinde de müthiş boşluklar var.

Rüzgârda Salınan Nilüfer

Yine Çoğunluk’la kıyaslarsak ve Türkiye’nin bugünlerdeki politik gündemlerini düşünürsek, bu karakterlerin temsil ettiği kesim de aslında kendini tehlikede hissediyor. Ulusalcı refleksleri olduğunu da görüyoruz bir kısmının, Aykut’un mesela… Esme Madra’nın oynadığı sekreterin olduğu sahnede özellikle altı çiziliyor bunun.

Doğrudan politik göndermelerden uzak durdum. Ama Esme Madra’nın oynadığı Saliha karakterinin de artık kaçışı yoktu, öyle bir gerçeklik var çünkü. Bu iki cenahın birleşmesi, aralarındaki ekonomik işbirliği… Ama politik bir film yapmaktan çok sıradan gündelik hâllerle ilgilenmeye çalıştım ben.

Hepimizin deneyimlediği bir dönüşümü de görüyoruz filmde; her yerde ekranlar, iPad’ler, cep telefonları… Aslında bu tür yenilikleri temsil etmek, hikâyeye dahil etmek zordur. Bunun zorluğunu hissettiniz mi?

Hem de çok. Aslında filmin çekildiği anla şu an arasında bile, yani şu iki sene içinde bile müthiş değişiklikler oldu bu anlamda. Çizdiğim portrenin gittikçe daha uçlara gittiğini görüyoruz. Bu aygıtların hayatımızın içine bu kadar girmiş olmasının bize ne kadar ve nasıl etki ettiği üzerine kafa yormak da istiyorum. Yaşadığımız o yabancılaşmayı, birbirimizden kopmamızı, bilginin bu kadar kolay erişilebiliyor olmasını ve bunların bizi ne kadar tükettiğini anlatmak cazip geliyor.

Belli sınıfsal alışkanlıkları yansıtan küçük, sıradan anlar var filmde. Oyuncular o anlarda oldukça başarılı. Kahve ısmarlarken, garsonlarla konuşurken, bir şey satın alırken takınılan tavırlar gibi… Kentsel dönüşümle, yeni açılan kafelerle hayatımıza giren yeni bir kültürel doku, bununla bağlantılı bir sınıfsal refleksler silsilesi…

Tam da oydu yapmak istediğim. Yani, önemli bir şey olmazken yaşadığın şeyler, hiçbir şey yapmazken yaptıkların… İnatla oralardaki davranış biçimlerini gözlemlemeye, kovalamaya çalıştım. Hem hazırlık aşamasında, hem de çekimlerde en çok onlar üzerinde çalıştık.

Tekrar Çoğunluk’la kıyaslayacak olursak, iki filmin görselliği arasında ciddi farklar var. Çoğunluk temsil ettiği “sonradan görme” ailenin zevksizliğini yansıtan bir görselliğe sahipti. Buradaysa daha steril, daha parıltılı bir dünya görüyoruz. Bir kere en büyük farklarından biri şu: Çoğunluk kış aylarında, Rüzgârda Salınan Nilüfer ise yazın geçiyor. Bu da ışığı ve verdiği hissi tümden değiştiriyor. Bu film daha parıltılı, aydınlık. Aslında bu parıltıyı biraz mekânla kırmaya da çalıştık. Handan ve Korhan’ın evi için bulduğumuz evin yarı bahçe katı olması, daha izbe, loş bir havaya sahip olması içime sindi o anlamda. Hem parıltılı gibi görünen bir dünya olsun hem de bu dünya gölgeler içinde, karanlıkta kalsın istedim. Evet, kadrajların daha “temiz”, daha steril olmasına da özen gösterdik.


Rüzgârda Salınan Nilüfer, MUBI Türkiye’de izlenebiliyor. MUBI’nin Altyazı okurlarına özel kampanyasıyla 30 gün boyunca MUBI’ye ücretsiz erişim sağlayabilirsiniz.

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.