Şu An Okunan
‘Sibel’in yönetmenleri Çağla Zencirci & Guillaume Giovanetti ile söyleşi

‘Sibel’in yönetmenleri Çağla Zencirci & Guillaume Giovanetti ile söyleşi

Kuşköy’de yaşayan ve ıslık diliyle konuşan 25 yaşındaki Sibel’in, ormanda bir yabancıyla karşılaşmasının ardından yaşadığı değişimi anlatan Sibel, Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti’nin üçüncü uzun metrajı. Zencirci ve Giovanetti, Sibel karakterinin yaratım sürecini ve filmin yolculuğunu anlatıyor.

Fotoğraf: Ali İhsan Elmas 

Sibel’in senaryosu nasıl ortaya çıktı? Kuşköy’e nasıl yolunuz düştü?
Guillaume Giovanetti: Islık diline ilk defa 2003’te, dünya dilleriyle ilgili bir kitapta rastladık. Bir cümleyle geçiyordu, “Türkiye’nin kuzeyindeki bir köyde ıslık dili konuşuluyor” diyordu sadece. Çağla’yla arada başka projelerle uğraştık. 2014’te Karadeniz Bölgesi’ndeydik. Bu köyü bulalım, bu ıslık dili var mı, yok mu görelim dedik. Köye gittiğimizde ıslık dilinin gerçekten de var olduğunu gördük. Nasıl seslerle nasıl kelimeler ve cümleler oluşturuyorlar, onları öğrendik. Öğrendiğimiz bir başka şey de, modern iletişim araçları ve özellikle cep telefonu yüzünden ıslık dilinin yok olmak tehlikesiyle karşı karşıya olduğuydu. O yüzden bu konuda nasıl bir şey yapabiliriz diye düşünmeye başladık.

Damla Sönmez nasıl dâhil oldu projeye?
Çağla Zencirci: Sibel bizim üçüncü uzun metrajımız ama birlikte yaptığımız onuncu film aslında. Daha önce hep profesyonel olmayan oyuncularla çalışmıştık, bu nedenle senaryo yazma aşamasında bir yüze ihtiyaç duyduk. Nedense hep Damla Sönmez’in yüzü geliyordu gözümüzün önüne. O yüzden Türk yapımcımızdan bizi Damla’yla tanıştırmasını rica ettik. Projeyi anlatalım, acaba ilgilenecek mi, biz onunla anlaşabilecek miyiz, diye düşündük. Çekimlerden iki buçuk sene önce tanıştık Damla’yla, elimizde sadece beş satırlık bir şey vardı. Karadeniz Bölgesi’nde ıslık diliyle konuşan şöyle bir karakter var… O kadardı, elimizde senaryo yoktu henüz. Damla hemen “tamam” dedi, “bu projenin içinde olmak istiyorum ama bir sorunum var, ıslık çalamıyorum. Ama karar aşamasına geldiğinizde bunu bir engel olarak görmeyin, ben çok çalışacağım ve bu işi yapacağım”. Baştan beri proje kendisine Damla’yı seçmişti aslında.

Damla Sönmez’in öğrenme sürecine ek olarak etnografik bir çalışma da oldu mu bölgeye ve dile dair?
ÇZ: O zaten bizim bu dilin nasıl konuşulduğunu öğrenmek için ilk yaptığımız çalışmaydı. Islık dili hocamız var, Orhan Civelek. Kuşköy’de oturuyor. Çok küçük çocuklara ıslık dili dersi veriyor. Onunla çok konuştuk, ıslık dili nasıl kuruluyor, nasıl işliyor, gerçekten her şeyi söyleyebiliyor muyuz… Türkçedeki bütün hecelere bir ıslık sesi denk geliyor. Bütün bunları öğrendiğiniz zaman, dün ne yediğinizi anlatmanın yanı sıra şiir bile okuyabilir hâle geliyorsunuz çünkü her şey söylenebiliyor gerçekten. Damla Sönmez’in yaptığı ilk çalışma ıslık çalabilmeyi öğrenmek oldu. Sonra da filmin bütün diyaloglarını öğrendi. Çünkü filmde duyduğumuz, ıslık dilinin yüzde yüz gerçek hâli, ayrıca ıslıkların hepsini de Damla Sönmez kendisi çalıyor.

Filmin etnografik bir tarafı olduğu belli, ama bir yandan da çok masalsı bir atmosferi var. Masalsı ve mitolojik tarafla, bölgenin, ülkenin, dünyanın gerçeğini yansıtan diğer taraf nasıl bir araya geldi?
GG: Senaryoyu yazarken oradaki insanlarla çok zaman geçirdik. Bütün filmlerimizde yaptığımız bir şey bu. İnsanlarla sohbet ediyoruz, bize anlatılan hikâyeleri dinliyoruz. Herhangi bir hikâye anlatabilirler; o sabah ne yediler, o köy nasıl kuruldu ya da mitolojik hikâyeler çıkabilir bu sohbetlerden. Belgesel gibi bir atmosfer de var filmde çünkü doğal dekorlardan yararlanıyoruz. Ama aynı zamanda bize anlattıkları masalları da senaryoya dâhil ediyoruz.

ÇZ: Bölgede gezmeye başladığınız zaman ilk anlatılan şey Gelin Kayası. Köyden köye değişiklikler gösteriyor bu hikâye ama sonuçta özü aynı. Köyde dolaşırken hep “Gelin Kayası’na çıktınız mı, orayı gördünüz mü?” diye soruyorlar. Ya da “kurt dolaşıyor” diyorlar, “kışın ormanda kurt var”. Bir ara “terörist saklanıyor dağlarda” söylentileri de oldu. Biz bütün bunları dinliyoruz ve dantel gibi yan yana koyarak örüyoruz. Onun için Guillaume’un da dediği gibi filmin belgesel boyutu varmış gibi gözüküyor ama diğer yandan da masallara başvurmayı her zaman çok sevmişizdir.

Islık meselesine dönersek, bir yandan Sibel dilsiz ama kendine ait bir dili var, ıslık onun sesi bir nevi. Biraz Sibel’in kendini ifade ediş tarzının nasıl şekillendiğinden bahsedebilir misiniz?
ÇZ: Bugüne kadar projelerimizin şekillenmesinde birçok şey etkili oldu. Birincisi her zaman dile ilgi duyduk, ikincisi yemekleri güzelse gittik… (Gülüyorlar) Üçüncüsü de bütün filmlerimiz iletişimle ilgili. On beş senedir beraber çalışıyoruz ve fark ettiğimiz şu: İletişim dille ya da bilgiyle olan bir şey değil, iletişim istekle olan bir şey. Aynı dili konuşmasanız bile eğer canınız istiyorsa, birini anlamak için çaba gösteriyorsanız zaten anlaşıyorsunuz en sonunda. Bizim başımıza çok geliyor. Bir yere gidiyoruz, hiçbir ortak dilimiz yok. Ama gelip bizimle ilgilenen, iletişim kurmak isteyenler bir yolunu bulup bizimle anlaşıyorlar, biz de onlarla anlaşıyoruz. Hep onun üzerinde durduk. Bir de, bir oyuncunun elinden ses çıkarma yeteneğini tamamen aldığınızda onun yerine başka bir şey koymak zorundasınız. O da Damla Sönmez’le konuşarak ve çalışarak bulduğumuz bir şey. Damla Sönmez’in büyük oyunculuğunun da bir göstergesi, on saniye içinde yüzünden beş ayrı duygu geçiriyor.

Sessizliği ona güç vermiş gibi, duygularını beden diliyle daha güçlü ifade edebiliyor.
ÇZ: Bunu zaten yapabiliyor, buna ek olarak şöyle bir teklifle de geldi: “Hiç ses çıkaramayacak mıyım, bağırdığım zaman bile sesim çıkmayacak mı, o zaman her şey nefesle olacak.” Bütün film Damla Sönmez’in Sibel karakterini canlandırırken kullandığı nefesle ilgili. Filmin başında amacını, heyecanını nefesiyle yansıtıyor. Filmin sonlarına doğru daha sakin bir karaktere dönüştükçe, bunu da nefes alıp verişi üzerinden gösteriyor. Filmin bütün ritmi Damla’nın nefesi üzerine kurulu. Bizim baştan getirdiğimiz öğeler var, Damla Sönmez’le karşılaştıktan sonra eklediğimiz şeyler var. Tam olarak şu gün şuna karar verdik diyemeyiz, her gün yeni bir şey eklendi.

Filmde iki farklı mekân var. Orman var, Sibel’in kaçış mekânı. Bir de köy var. Bu iki mekânı bir tür karşıtlık üzerinden mi kurguladınız?
GG: Tek bir yol var Kuşköy içinde. Yoldan yüz metre uzaklaştığınızda ormana varıyorsunuz. O yüzden iki farklı mekân değiller aslında, sadece Sibel için iki farklı mekân oluyorlar. Köyde bir şey yaşıyor, ormanda başka şeyler yaşıyor. Ormanda kendini iyi hissediyor ve bu, karakter için çok önemli. Aynı zamanda bu mekânda bir şey arıyor. Ne aradığını pek bilmiyor ama arıyor. Köyde hiçbir şey aramıyor, ormanda arıyor. Ama dediğim gibi, iki farklı mekân değil onlar.

ÇZ: Çekim açısından konuşursak, mekânları farklı şekillerde çektiğimiz için böyle bir şey söyleyebiliriz. Ama hikâye içinde Sibel’i izliyoruz ve Sibel’in kendini iyi hissettiği yer önemli. Sibel evde de kendisini iyi hissediyor aslında, köy ortamında da yerini bulmuş ve ona göre ilerliyor. Bizim için bu kadar farklı değiller açıkçası.

GG: Sibel, orman başka kadınlara da açılsın diye çabalıyor. Diğer kadınlar da ormana gidebilsin diye uğraşıyor. İki farklı mekân o kadar da farklı olmasın istiyor.

Bu filme bir büyüme hikâyesi gibi de bakabiliriz aslında. Mesela kardeşi Fatma Sibel’den küçük ama daha “kadınsı”. Sibel ise sanki henüz ergenliğini yaşamamış, “erkeksi” ya da cinsiyetsiz olduğu için babası tarafından serbest bırakılmış gibi görünüyor başta. Film ilerledikçe toplumsal cinsiyeti de dönüşüyor gibi. Özellikle Ali’nin gelişiyle.
ÇZ: Erkek ya da kadın değil de, cinsiyetsizmiş gibi davranıyor Sibel, hareketleri ve davranışıyla da bunu gösteriyor. Kız kardeş daha farklı. Diğerleri nasıl yapıyorsa o da öyle yapıyor. O yüzden Fatma köydekilere daha yakın, Sibel daha uzak. Sibel onlar gibi olmak istemiyor mu? İstiyor ama değişerek değil, kendisi gibiyken onlar gibi olmak istiyor. Şöyle diyebiliriz, bütün bu arayış sırasında, belli bir gelişme hikâyesi diyelim, kendi içindeki hayvani, kadınsı gücü buluyor. “Kadınsılaşmak” olarak değil ama, içinde bir güç var onun gizli, bir şey arıyor Sibel ormanda. Ne aradığını tam olarak kendisi de bilmiyor, “kurdu bulayım, kurdu öldüreyim, kadınlar yukarı çıksın” diyor ama aslında bir arayış var. Bulduğu şey de içindeki o güç.

Hep şunu söylüyoruz, doğada kurt sürüsünün lideri genellikle dişi. Bunun da bir amacı var. Bu dişi lider doğada meydana gelen değişikliklere nasıl adapte olacağını hızlı bir şekilde öğreniyor. Bu adaptasyon sürecinde öğrendiklerini sürüdeki diğer kurtlara öğretiyor ki hayatta kalabilsinler. Aslında görevi bu; belli bir bölgeyi ve sürü üyelerini korumak. Sibel içindeki bu gücü keşfettiğinde ilk yaptığı şey ise en yakınındaki sürü üyesine dönmek; Fatma’ya. “Bu kız yüzünden başıma neler geldi” demek yerine, onu kanatlarının altına alıyor. Daha sonra baba da büyük kızının değişip güçlendiğini fark ediyor. O da ona göre arkasında durmaya başlıyor yeniden.

Başta baskıcı bir figür olarak tanıdığımız baba karakterinin değişmesine, dönüşmesine ve kızlarının arkasında durmasına izin veriyorsunuz aslında. Bu anlamda film umutlu bir yerde noktalanıyor. Bu değişimi nasıl yorumlayabiliriz?
GG: Baba karakterini yazarken köyün gerçek muhtarından çok esinlendik. Köyün gerçek muhtarı son derece modern, yeniliklere meraklı ve açık görüşlü bir adam. Onunla çok zaman geçirdik.

ÇZ: Kendi kızlarıyla çok arkadaşça, güvene dayalı bir ilişkisi var, onları gözlemledik. Zaten muhtarın en küçük kızının adı Sibel. Ancak film içerisinde şu konuya da değinmek istedik: Erkek egemen toplumlarda hep kadınların üzerindeki baskılar, kadınlara yapılanlar, kadınların özgürlüğünün kısıtlanmasından bahsediliyor, bunlar doğru. Ama aynı zihniyetin erkekler üzerinde de bir baskısı var, bundan çok az bahsediliyor. Çoğunlukla erkekler de kendi içlerinde ne düşünürlerse düşünsünler, bir süre sonra o düşündüklerini uygulayamaz hâle geliyorlar. Yine toplumun bu zihniyeti yüzünden. Bu da çok büyük bir baskı aslında. Bunu baba karakterinde göstermek istedik. Kendi içindeki gücü nedeniyle aslında toplumu hiçbir şekilde takmayacak bir adam. Muhtar olmuş, belli bir karizması ve gücü var. Zaten dışarıdan gelen baskılara hiçbir şekilde paye vermeyecekken bir zayıflık ânında bilinen son konfigürasyona geri dönüyor. “Sen evden çıkma, sen şunu yapma.” Bu da, bu tür toplumlarda yaşayan erkeklerin çok büyük bir sorunu aslında. Kendi istediği şekilde davrandığı zaman toplum tarafından dışlanıyor. Aslında ikili bir hareket var. Sadece kadınla ilgili değil, erkekle de ilgili. Bir de şunu istedik: Filmdeki hiçbir erkek karakter, Sibel’in aldığı kararlarda etkili olmasın, zorlayıcı olmasın. Sibel kendi kararını kendi versin. Onlar arkada destekliyorlarsa desteklesinler, desteklemiyorlarsa da önüne geçmesinler. Baba da, Ali de filmde bunu yapıyor.

Ali’nin onu ‘terk edişiyle’ melodramatik bir yere evrilmiyor film. Sibel kendini toparlıyor ve Ali sadece bir geçiş aracı gibi oluyor. Ali karakterinin Sibel’de nasıl bir karşılığı var?
ÇZ: Ali’yi sadece bir kıvılcım olarak görmek lazım. Sibel bir şey ararken Ali’yle karşılaşıyor. Ali’nin Sibel’e kattığı en büyük şey, ilk defa Sibel’e önyargısız bakan bir karakter olması. Normalde köyde Sibel’e bakanların kafasında başka şeyler var, birtakım katmanlar var. Ali’de bu yok. Karşısında bir insan, bir kadın varmış gibi bakıyor. Daha önce Sibel’e hiç böyle bakılmamış, ilk defa böyle bir şey geliyor başına. Bu onu değiştiriyor. Ayrıca ortak hiçbir dilleri olmamasına rağmen, normalde hiçbir şekilde iletişime geçemiyor olmalarına rağmen, bahsettiğimiz ‘istek’ meselesi nedeniyle anlaşabiliyorlar. Hattâ Ali, Sibel’in ötekileştirilme, dışlanma halini çok büyük ihtimalle uzun zamandır yaşadığından Sibel’i Sibel’den daha iyi anlar hâle geliyor. Sibel’deki değişiklik bu. Birisi, hiçbir önyargı olmadan ona bakıyor ve onu diğerlerinden, en yakınında duranlardan bile daha iyi anlıyor. İçerideki kıvılcımı yakıyor Ali, ama Ali orada olsa da, olmasa da Sibel zaten Sibel… Ortadan kaybolduğunda arıyor, bekliyor, ama bu nedenle yıkılmıyor, hayatına devam ediyor.

Sibel ve Narin’in hikâyesi de paralel ilerlerken bir yerde ayrılıyor ve Sibel kendi yolunu çiziyor. İki karakter arasındaki ilişkiden, Narin’in hikâyedeki yerinden de biraz bahseder misiniz?
ÇZ: Köy içinde kadın olarak dünyaya geldiğiniz zaman yapılması gereken belli hareketler var. Büyünecek, evlenilecek, çocuk sahibi olunacak, tarlada çalışılacak. Çiçek karakterinin meselesi bu. Çiçek bir şeylerin kendisine uygun olmadığının farkında, şöyle bir etrafına bakınca da eğer herkes gibi olmazsa önünde iki tane örnek var: Biri Sibel, öbürü Narin. Başka şansı yok. O yüzden zaten bocalıyor kız. Narin karakterinin öyle bir yeri var hikâyede. Bu ayrıca Sibel ve Narin arasındaki jenerasyon farkını da gösteriyor. Narin de kendi adına değişik bir yol izlemek istemiş, böyle olmuş. Seneler sonra Sibel kendi adına değişik bir yol izlemeye çalıştığında sonuç daha farklı oluyor. Toplum da olduğu yerde durmuyor, o da bir şekilde değişiyor.

GG: Sevdiğim bir sahne var. Bir anda Ali yok oluyor ve Sibel’in ilk yaptığı şey Narin’e gidip Ali’yi sormak. O anda anlıyoruz ki Sibel’in yeni Narin olması ihtimali var. Ama Sibel kendinde o gücü bulduğu için başka bir yol seçiyor.

ÇZ: Onu kendisi de fark ediyor zaten. “Fuat’ı gördün mü?” demek zorunda kalıyor hatırlaması için. Onu söylediği anda “Eyvah, Narin oldum” diye düşünüyor.

Son olarak filmin festival yolculuğundan bahsedebilir misiniz? Filmin yurtdışında ve Türkiye’de algılanışı arasında farklılıklar var mıydı?
ÇZ: Biz üçüncü kez bir uzun metraj filmimizi seyirci önüne çıkartıyoruz ama ilk defa dünyanın her yerinde benzer yorumlarla karşılaşıyoruz. Bu bizi şaşırtan bir şey.

GG: Filmi Kore’de, Amerika’da, İsviçre’de gösterdik. Yüzde doksan beş sorular aynıydı. Geri dönüşler birbirlerine çok benziyordu ve bu bizi şaşırttı. Çünkü öbür filmlerimizde bambaşkaydı durum. Pakistan’da ve Japonya’da çektiğimiz filmler Kanada’da ve Türkiye’de gösterildiğinde çok farklı tepkiler alıyordu.

ÇZ: Noor (2012) ve Ningen’de (2013) sorular genel itibariyle o ülkenin yapısıyla ilgili oluyordu. Gittiğimiz her yerde değişik tepkilerle karşılaşıyorduk. Sibel için durum farklı. Fransa’da bir seyircinin şu sözleri çok hoşuma gitti: “Önce filme girdim, ıslık sesini duydum, ne oluyor derken onuncu dakikasından sonra ıslık dili dinlediğimi unuttum. Sanki normal bir dil dinliyorum, ben bu dili biliyorum, her şeyi de anlıyorum. Islık dili konuşulduğunu bir zaman sonra beynim unuttu, öyle izlemeye başladım.” Bu çok güzeldi. Sibel karakteri en başından itibaren seyirciyi öyle bir alıp götürüyor ki, insanlar “bu kim, niye böyle oldu?” diye sormaya vakit bulamadan takip etmeye başlıyorlar. Tabii burada Damla Sönmez’in oyununun gücü çok önemli, artı diğer oyuncularımızın Damla Sönmez’in etrafında duruşunun da etkisi büyük. Ama insanlar bir şekilde filmdeki karakterlerde kendilerini bulmaya başlıyorlar. Japonya’da bir seyirci gelip şöyle dedi: “Ben tıpkı kız kardeşin hayatını yaşadım aslında.” Bir şekilde o kültürel bariyerleri kaldırmaya başladı film. Mutlaka ıslık dilinin bunda etkisi vardır.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.