Tayfun Pirselimoğlu ile İdea Üzerine Söyleşi: Delilik Çağında Akli Olmayan Filmler Yapmak
İçimizdeki yüzler, değişen kimlikler, takıntılar, döngüler… Kariyeri boyunca dikkat çekenden çok dikkatten kaçana odaklanan Tayfun Pirselimoğlu’nun son filmi İdea, aynı meseleleri farklı bir dünyaya anlatıyor.
Söyleşi: Tanju Baran
Tayfun Pirselimoğlu’nun son filmi İdea (2025) vizyona girdi. Bu vesileyle İdea’nın Pirselimoğlu sinemasındaki yerini, yönetmenin takıntılı olduğu temaları, değişen seyirci alışkanlıklarıyla beraber sinemayla kurulan ilişkinin dönüşümünü ve dünyanın içine düştüğü “delilik” halini konuştuk.

Röportaj yapacağımız için filmlerinizin hepsini tekrar izledim fakat gösterime henüz girmediğinden İdea’yı izleyemedim. Yine de ne izleyeceğimi -yaklaşık olarak- biliyorum. Sinemanızın tekrar eden temaları, döngüleri var. Salona giderken ne izleyeceğini biliyor olmanın güzel bir yanı var, evde olma hissi yaratıyor. Öte yandan aynı temaların etrafında dolaşmak bir risk olabilir mi, sizin açınızdan?
Bu durumu bir risk olarak görmüyorum. Anlatmak istediğim bir hikâye, mesele var ve o hikâyeyi, meseleyi farklı farklı biçimlerde anlatıyorum. Takıntılı olduğum mevzular belli bir yerde yoğunlaşıyor, kitaplarımda da böyledir, yaptığım resimlerde de… Tekrar duygusu önemli çünkü bizatihi tekrarın kendisine dair de bir takıntım var. Eserlerimde aynı temaları işlerken bir tekrar olsun diye yapmıyorum. Hayatın kendisinin bir tekrardan ibaret olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla anlattığım hikâyeler, kendini tekrar ediyormuş duygusu uyandırıyorsa, bu beni ancak memnun eder. Seyircinin bundan rahatsızlık duyması söz konusu olabilir ama neticede, sadece seyirciyi mutlu edecek bir sinema yapma peşinde değilim.
Seyirciden “talep eden” bir yönetmensiniz.
Tabii ki. Yazar olarak okuyucudan bir talebiniz varsa, yönetmen olarak da seyirciden bir talebiniz var. Karşılıklı bir dengenin gözetilmesi gerektiği bir halden söz ediyorum. Ama geldiğimiz noktada, şöyle bir sıkıntı var, üzerine küreklerle film atılan bir seyirci kitlesi oluştu. Ulaşabildikleri film sayısı sonsuz, parmaklarının ucunda milyonlarca film var. Dolayısıyla, bu açıdan, “şımarıklık ölçüsünde talepkâr” bir seyirci oluştu. İzleyicinin ne izleyeceğini bilerek salona gelmesi beni hiç rahatsız etmez. Benim anlatmak istediğim belli meseleler var ve meseleyi, kendi üslubumla anlatıyorum. Seyircinin onunla ilişki kurması bir zahmet gerektirebilir doğal olarak. Bu zahmete girmek ve karşılığını bulmakla alakalı mesele.
Galiba bulamadığını düşünüyorsunuz, son röportajlarınıza bakarsak. Belki, sinemanızın Yol Kenarı (2017) sonrasındaki evrildiği yerin anlaşılmadığını düşünüyorsunuzdur.
Kanımca, ortada anlaşılacak bir mevzu yok. Ben aynı şeyleri anlatıyorum, karşıdaki artık başka bir şekilde anlıyorsa, belki burada farklı bir problemden söz etmemiz gerekiyordur. Seyirci algısının değişmesiyle alakalı bir durum var. Bence seyirci profili tamamen değişti, entelektüel anlamda çok sıkıntılı bir çağ yaşıyoruz. Herkes için geçerli bir durum ve sinema izleyicisi de bundan nasibini alıyor. On beş yıl önceki izleyicinin algısıyla bugünkü izleyicinin algısı aynı değil. Ama ben aynı hikâyeyi anlatıyorsam, bu sefer, algısı aynı olmayan karşı taraftan ötürü bir problem çıkıyor olabilir. Seyirci profili nasıl değişti? Sinema yapımı dijitalleşti, dijitalleşince üretim arttı, bu üretimler dijital platformlar aracılığıyla birer “içerik” haline geldi. Sinemada koltuğa oturan kişi de değişti. Yeni bir model yaratıldı. Bir de nedenini çözemediğim şekilde, çok film çekiliyor. Geçen sene Berlin’e sekiz bin film başvurmuş, bu sene belki on bin. Kim çekiyor bu filmleri diye merak ediyorum. Kitap da çok basılıyor. Yayıncı arkadaşlara soruyorum, nasıl olabilir, satılmıyor diyorsunuz ama her gün bir sürü kitap çıkıyor. Biraz içinde olduğum için plastik sanatlara da vakıfım, orada da durum çok vahim. Dünyanın genel gidişatı çok sıkıntılı. Birçok alanda olduğu gibi sanatın tüketicisi de bu genel hercümercin içerisinde.
Az önce “içerik” dediniz, filmler artık bir içerik, hattâ moda tabirle event. Öte yandan, izleyicide de içerik/event talebi var.
Ama bu içerik talebi yaratıldı. Kısır döngü, izleyiciyi içeriğe alıştırıyorsunuz, izleyiciyi de doymamaya başlıyor ve yeni içerik istiyor… Bunu anlıyorum fakat finansal olarak kaynağını çözemiyorum çünkü tüm dünyada gişe ve izleyici sayısı düşüyor, fonlar azalıyor. O zaman nasıl dönüyor sistem? Cevabını bilmiyorum. Bu arada, “sanat sineması” veya “festival sineması” denilen şeyin içinde de bir ana akım gelişti. Bu ana akım eğilimi, sinemayı gerçekten sanat olarak yapmaya çaba gösterenleri çepere doğru itiyor. Yoksa ana akıma asla karşı değilim. Tabii ki sinemanın temel bir özelliği. İnsan bir filme niye gider, tatmin olmak için. Tatmin nedir? Gülmek istersin, korkmak istersin, ağlamak istersin, seks istersin… Ortada bir anlaşma, zımni bir akit var, sana istediğin veriliyor ve sen de tatmin oluyorsun. Sinemanın doğuşundan günümüze kadar gelen bir şey. Bir, bu karşılıklı akdin ahlaklı bir yerden kurulması gerektiğine inanıyorum. Bu akde mekân seçimine kadar her şey dâhil. Sinema aslında bir büyü sanatı ve yönetmen de bir büyücü olarak marifetlerini gösteriyor ya, o büyücülüğün ahlaklı bir şekilde yapılması gerektiğini düşünenlerdenim. İzleyiciyi ansızın alnından vurmak yerine “Sana ateş edeceğim, haberin olsun” diyen bir sinema yapmak istiyorum. Elimi açık oynuyorum ama zaten izleyicinin beni büyüle diye bir talebi var. İzlediğimiz filmleri, bizi büyülesin diye izliyoruz. İkincisi, sinemayı yedinci sanat olarak görenlerin yaptıkları bir sinema var, ki onlardan biri olduğumu düşünüyorum, o sinemayı yapanların ve izleyicisinin talebi daha farklı. Bir sanat yapıtıyla ilişki kurma talebiyle salona gelen seyirci azaldı. Sinemayı gerçekten sanat gören insanlar adına, sinemanın gidişini vahim görüyorum. Cannes ve Berlin gibi festivallerde başyapıt diye önümüze koydukları filmlerin birçoğu, on beş sene önce o festivallerin önünden geçemezdi. Beni çok karamsar buluyorlar genelde ama ülkenin, dünyanın gidişi ve sinemanın geleceği adına karamsarlığımı haklı çıkaracak çok neden var.

Ülkenin ve dünyanın gidişi demişken, filmlerinizdeki tekrarlar ve döngüler gibi, en başa, ilk filminize dönmek istiyorum. Hiçbiryerde (2002) politik bir film. Evet siz, filmografiniz boyunca bireysel olanın da politik olduğunun altını çizdiniz ama Hiçbiryerde, klasik manada “politik film”. AKP’yi iktidara taşıyan dönemin, doksanların karanlık ruhunun bir çıktısı. Şu an aynı yere, başa döndük, aynı sıkıntıları yaşıyoruz.
Benim dediğim şey de bu, dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz.
Ama sinemanız, Hiçbiryerde dönemine göre farklı. Değişen sinemanız mı, yoksa kaygılarınız mı?
Kaygılarım aynı. Hiçbiryerde zamanının zihnimdeki sorunları, bugün de var. Evet, o dönemki kaygılarımı ifade biçimim, bugüne göre farklıydı. İfade etme biçimimde değişiklik var ama ilk filmini çeken bir sinemacı için çok anlaşılır bir şey. Ama hassasiyet bakımından, hayata dair sorunlarla ilgili duyduğum ıstırapta bir değişiklik olmadı. Şimdi çok daha katmerli bir şeyi, çok daha geniş ölçüde yaşıyoruz. Hattâ, bu ıstırabı hisseden kesimlerin, o ıstırabı yaşama ve algılama biçimi de değişti. Hiçbiryerde zamanındaki toplumsal ıstırap da şekil değiştirdi. Az önceki algı meselesine geliyor iş. Aynı ıstırabı, daha şiddetli yaşayan bir toplum var ama bunun algısı değişti. O acıyı yaşayanların algılama şekli aynı değil, hattâ algılayamıyorlar. İçinden geçtiğimiz bu dönemde yaşadıklarımız, çeyrek asır öncesine göre daha şiddetli fakat onu algılama biçimimiz daha farklı. Bu değişimi memlekette had safhada yaşıyoruz ama tüm dünyada da aynı. Bir delilik çağında yaşıyoruz. Herkesin delirdiğini düşünüyorum. Dünyada olup bitenleri asla -mantıkla- açıklayamıyoruz.
Bireysel bir delirme değil, toplu bir histeri hali yaşıyor gibiyiz. Bu durum konuştuğumuz her şeyi bir yandan çok anlamlı kılıyor, öte yandan da tamamen anlamsız hâle getiriyor. Post-truth kavramı bile yetersiz ve eski kaldı.
Trump da geldi, bu delilik imparatorluğunun tacını başına geçirdi. Biz de aşağıdan öylece bakıyoruz. Bir gün, üstümüzdeki kubbeyi kaldıracaklar, ah deneymiş diyeceğiz herhalde. Absürt, saçma dediğimiz şey yeni normalimiz oldu. Fıtratımızdan gelen bir saçmalık değil, dışarıdan gelen bir şey ve benliğimizi ele geçirdi. Akli olan hiçbir şey kalmadı. Ben de akli olmayan hikâyeler anlatıyorum zaten. Bu arada, şahsen, delirmediğimi düşünüyorum, Carpenter’ın They Live (1988) filminde vardı, gözlüğü takarsın ve gerçeği görürsün. Gözlük takıyorum ve ben görüyorum, siz nasıl görmüyorsunuz diyorum etrafımdakilere (gülerek).
Ülkenin ve dünyanın ahvalinden, sinemanın geleceğine dair endişelerinize dönelim isterseniz. Artık, filmlerin raf ömrü çok kısaldı ve film bayatlamadan kritiğinizi, düşüncenizi, beğeninizi sunmanız gerekiyor. Ve bunu da yüksek perdeden yapmanız lazım. Sistem buna itiyor.
Çünkü çok film var. Bizi mahveden şey, hız. Mona Lisa’yı görmeye gittiklerinde herkes cep telefonuyla fotoğrafını çekiyor ya, artık herkes o filmin, cep telefonuyla çekilmiş fotoğrafına sahip olmak istiyor. Resme bakmıyor, baksa bile onunla ilgili tefekkür etme şansı yok. Ana akım filmler artık çok büyük PR bütçesine sahip. Yapım bütçesinden daha büyük reklam bütçesi olan filmler var. Büyük bir endüstrinin tüketicilerine dönüştük; seyirciden tutun eleştirmene ve yapım ayağındakilere kadar herkesi ele geçirdi. Sistem öyle bir kurulmuş ki, orada var olabilmeniz için, sürekli koşmanız lazım. Koşarsanız da ötekilerle beraber koşuyorsunuz. Sizin için zor, benim yaptığım sinema adına daha da zor çünkü bunu reddeden bir sinema yapıyorum. Her şey çok hızlandı. Şu sokağa baktığımızda bile hızı görebiliyoruz. Bu hız, bizi mahveden bir şey.
Uzun planların artık yadırgandığından bahsetmiştiniz.
On sene önce böyle bir şeyle karşılaşmıyorduk. Film/plan çok uzun. Neresi uzun? Daha doğrusu eskiden uzun gelmeyen neden şimdi uzun? Tuhaflık burada.
Aslında sizin filmleriniz kısalıyor.
İdea daha da kısa, 95 dakika. Az konuşuluyor. Konuşkan, geveze, büyük hikmetler sunan ve hiç susmayan bir sinema geldi. Siz o laf kalabalığının arasında derin hikmetler olduğunu düşünüyorsunuz. Tüm dünya sinemasında karşımıza çıkan, “izleyici şimdi bunu anlamayacak” korkusu var. Anlaşılır hâle getireyim refleksi yaygınlaştı.

Bir de şöyle bir sorun var: Eskiden mahallenin en güzel kızı olmak, dünyanın en güzel kızı olmaya tekabül ediyordu. Bugün o mahallenin en güzel kızı için Amerikalı genç bir kız ya da Avrupalı ünlü bir oyuncu emsal, hattâ rakip. Beğenilerimizde de durum benzer. Bugün bizim beğenilerimiz için Amerika’daki bir eleştirmenin beğenileri bir emsal, rakip. O beğeniler maalesef, çoğu zaman filmler izlenmeden dahi, alınıyor ve filmler başyapıt ambalajıyla bize ulaşıyor.
Kesinlikle, aynı fikirdeyim. Bir film neredeyse daha çıkmadan onun hayran cemaatleri kuruluyor, hiç görmediğiniz bir film hakkında, sağdan soldan duyduğunuz fikirlerle bir beğeni, ön kabul oluşturuyorsunuz. Bir süre sonra o kulübün dışında kalma riskini göze alamıyorsunuz. Sıradan seyirci için söylüyorum. Bir de bu film hakkında birinin söylediğinin katmerlisini söylemeniz gerekiyor ki dikkate alınasınız. Sinema kritiğinin tabiatı da değişti. Biri bir filmi seviyorsa, siz daha çok sevmelisiniz. En çok da siz seviyorsunuz. Henüz görmediğiniz filmin güzelliğine tutkuyla bağlanıyorsunuz artık.
Peki bir sinema seyircisi bundan nasıl kaçabilir?
Kaçamazsınız. Çıkıp elektriksiz bir yerde yaşamanız lazım. Arada yapıyorum gerçi (gülerek). Kaçamıyorsanız da en azından bu gerçeğin farkında olmanız lazım. Öte yandan, saldırgan bir şekilde üzerinize gelen sinema iyi bir şeyler de üretebilir. Sinema sanatı adına, bu gerçeği de ıskalamamak lazım. Mesele çerin çöpün arasından o iyileri bulma zorluğu. Tabii ki çok yetenekli yönetmenler, gençler var. Sıkıntılı olan bunların, kuru kalabalığın içerisinde kaybolup görünmez hâle gelmeleri. İyi filmin, bu genç yeteneklerin, cüret gösteren yönetmenlerin seyircinin onu bulma çabasına ihtiyacı var.
Tekrar sizin sinemanıza dönersek: Kimlik meselesinin yanında sıradanlığa, sıradan olana dair bir takıntınız da var.
Aslında parlak olan her şeyle ilgili bir soru işareti var bende. Dikkat çekenden çok dikkatten kaçanın, ya da kaçmaya çalışanın peşindeyim. Sıradan olanın dehşetli bir hikâye barındırma ihtimalinin çok daha fazla olduğuna inanıyorum. Hayatın bizatihi kendisinin de böyle aktığını düşünüyorum. İçimizde yüzler, farklı kimlikler taşıyoruz. Belki ömür boyu o yüz dışarı çıkmıyor ama uygun şartlar altında, belki çıkabilir. Kimlik meselesi de bununla alakalı.
Sizin filmlerinizde eylemlerin arkasında bildiğimiz manada bir motivasyon olmaz. Biri, bir cinayet işler ama bunu sınıf atlama amacıyla yapmaz. Mesela Ben O Değilim’de (2013) olduğu gibi, daha düşük bir sınıfsal konuma da düşebilir. Motivasyon hep belirsizdir.
Bir romanı ya da filmi kıymetli kılan unsurlardan biri onun alışageldik kalıpları kırma cüretine sahip olmasıyla ilgilidir. Bu bağlamda inandığım sinema da, edebiyat da böyle bir şey. Bildik soruların bildik cevapları yerine çetrefilli sorular sorduktan, onlara da derinlikli, bir ölçüde müphem de olabilen cevaplar üreten sanatın değerli olduğuna inanıyorum. Sanatın basit denklemlerle, bildik kalıplarla yaratılabileceğini savunanlardan değilim neticede.
Sinemanızı, Patricia Highsmith’in dünyasına benzetiyorum, özellikle de Ripley’e. Highsmith’in eserlerinde hep “başkası olma isteği” vardır. Ama o isteğin ardında maddi kazanç, sınıf atlama, statü edinme gibi motivasyonlar yatar.
Beni onore eden bir benzetme oldu, Patricia Highsmith’i çok seviyorum. İlk Ripley’de motivasyon giderek beliren bir şekilde ortaya çıkar ama sonraki kitaplarda o motivasyon meselesi azalır, neden bu adamı öldürdü ki dediğimiz durumlarla karşılaşırız. Highsmith çok iyi bir yazar ama daha önemlisi, Ripley gibi bir karakteri yaratabilmiş olması. Edebiyatta Ripley’den daha soğukkanlı katiller de var ama onu öylesine bir cazibeyle oluşturuyor ki sen Ripley’e kızmıyorsun. Kızmadığın gibi, birini boğarken, daha da sık boynunu dedirtiyor sana. Benim gayem, biri katil olduktan sonra o katili anlatmak değil, katil olmadan önceki o sıradan adamın hikâyesini anlatmaktır. Niye bu adamın hikâyesini anlatıyorsun diyorlar. Bu adam katil olabilir, diyorum. O kimliğinin, yüzünün başka bir çekiciliği var. Highsmith’e olan hayranlığım bu kimlik problematiğini çok çekici bir şekilde ele alıyor olması. Biriyken bir başkası olma hali.

Filmleriniz genelde döngülerle bitiyor, sıkça başa döneriz. Çıkışsızlık hissi taşıdığını düşünenler de var, bir umudu temsil ettiğini kanısında olanlar da.
Diyorlar ki filmleriniz çok karamsar, evet, karamsar. Diyorum ki bakın, bizi hayat buraya getirdi ama tekrar başlayacak. Devam edebilmek için de tekrar başlayacağını bilmeniz lazım. Tekrar başlayacak olmayı bilmek bana çok ümit veren bir şey. Bir motivasyonum varsa da budur. En sıkıntılı şeyleri yaşıyoruz, belki daha da sıkıntılılarını yaşayacağız ama sona erecek. Çok karamsar bulanlar var elbet ama karamsarlık aşılamak için yapmıyorum. Bilakis, karamsar olmak için çok nedenimiz var ama bakın, yeniden başlıyoruz diyorum.
Peki İdea, Tayfun Pirselimoğlu sinemasında nerede duruyor. Bir yol ayrımı mı, yoksa önceki filmlerden birinin mi tamamlayıcısı?
Takıntılı olduğum kimlik mevzusu üzerine bir film olduğunu belirtmiştim. Bir kısmı Türkiye’de bir kısmı Yunanistan’da çekildi. Hikâyesinin, Ben O Değilim’i izleyenler için daha anlamlı olacağını düşünüyorum. Ben O Değilim’in karşı simetriği diyebilirim. Orada, kendi iradesiyle başkası olan birini anlatıyordum. Bir insan, kendi iradesiyle bir başkası olabilir, içindeki kimliklerden birini sahiplenebilir. Peki ya kendi iradesi dışında, açıklanabilir de bir şey olmadan başka bir kimliğe itilirse… Yine “sıradan bir insanın” öyküsü ve o sıradan insanın hayatında, bir dönüm noktası var. Ben O Değilim’de Nihat’ın (Ercan Kesal) hayatı bir kadınla tanıştığında değişiyordu, burada dönüşümü başlatan bir kitap. Kitabın sürüklediği bir hayat var. Seyircinin o kitabın kendi hayatındaki karşılığını bulacağını düşünüyorum.







