Şu An Okunan
Saç: Sistemin Uzak Uçlarında

Saç: Sistemin Uzak Uçlarında

Saç

Saç, ölümü bekleyen peruk satıcısı Hamdi’nin hikâyesini anlatıyor. Vicdan ve Ölüm Üçlemesi’ni sonlandıran filmde Tayfun Pirselimoğlu, sinemada daha ziyade varoluşsal krizlerle boğuşan kentsoyluların öykülerinde karşımıza çıkan bir estetiği, bambaşka bir evrene taşıyor.


Bu yazı, Altyazı’nın Eylül 2011 tarihli 109. sayısında yayımlanmıştır.


Tarlabaşı’nda yol boyunca yan yana dizilmiş peruk dükkânlarına gözü ilişince insanın, aklına da bir dizi soru takılır. ‘Peruk Takan Kadınlar’la bu sorulardan bir kısmının cevabını Kutluğ Ataman zamanında vermişti. Askerî diktanın zulmünden saklanmak zorunda kalan devrimci bir kadını, bir transseksüeli, kemoterapide saçları dökülmüş bir kadını ve türbanlı bir öğrenciyi peruk vesilesiyle bir araya getirmişti Ataman meşhur video enstalasyonunda. Neden peruk taktıklarından yola çıkıp her birinin Türkiye bağlamında fazlasıyla tarihsel çağrışımı/duygusal yükü olan yaşam öykülerinin parçalarını çıkarıvermişti dört kadından. Saç’ta (2010) Tayfun Pirselimoğlu da yine Tarlabaşı’ndaki aynı peruk dükkânlarına bakıyor, ama sorduğu sorular Ataman’ınkinden bir hayli farklı. Kimdir bu peruk satan adamlar diye soruyor öncelikle Pirselimoğlu. Plastik manken başlarıyla dolu dükkânın içinde ne yaparlar? Evleri nerededir, neye benzer? Başka bir soru daha soruyor sonra Pirselimoğlu, en az bu sorular kadar filminin merkezini ilgilendiren: Kimdir bu saçlarından peruk yapılan kadınlar?

Tabii tüm bu sorular Pirselimoğlu’nun Rıza’yla (2007) başlayıp Pus’la (2009) devam ettirdiği ve Saç ile noktalandırdığı üçlemesinin ruhuyla da tamamen örtüşüyor. Pirselimoğlu, Rıza ve Pus’ta, kamerasına ilişecek özneleri ve bu özneleri ‘yaratan’ mekânları öyle bir özenle seçmişti ki, onun tematik/görsel bütünlüğünün dışına taşacak tek bir imgeye bile rastlamak zordu bu iki filmde de. Rıza’da bozulan kamyonunu tamir ettirecek parası olmadığı için İstanbul’da, Küçükpazar civarındaki ucuz ve iç sıkıntısı veren otelin çevresinde sıkışıp kalan kamyoncu Rıza’yı hatırlayın. Pus’ta, İstanbul’un çeperlerinden, Altınşehir’den şehre doğru bakmaya çalışan, ne var ki otobanda vızıldayan arabalardan ve kasvetli bir gökyüzünden başka pek bir şey göremeyen Reşat’ı ve sonra ona eklenen Emin ve Türkan’ı hatırlayın. Reşat küçük bir korsan DVD dükkânında, Emin bir mezbahada, Türkan’sa bir tekstil atölyesinde çalışır, sonrasında hepsi işsiz güçsüz ortada kalır, aynı kamyoncu Rıza gibi yapacak bir şey bulamadan, bir umut kırıntısı bile olmadan etrafta dolanırlar. Onlar gezinirken biz de küçük tamirhanelerden, tornacılardan, kasvetli esnaf lokantalarından, daracık atölyelerden ve varoş ev içlerinden müteşekkil bir İstanbul görürüz. Işık ve atmosfer de bu iki film boyunca, en az filmin içine daldığı mekânlar/ruh halleri kadar donuk, boğucu ve kısırdır. Pirselimoğlu’nun karakterlerinin suratları da bu atmosferi aynalar, hatta pekiştirir. Onların suratları da bu karanlık mekânlar kadar yavan, ifadesiz ve kurudur. Rıza da, Reşat da, Emin de, Türkan da tek bir canlılık belirtisi göstermezler. Pirselimoğlu da Rıza ve Pus’un her bir karesini, bu cansızlık/umutsuzluk/çaresizlik durumunu aksettirmek için özenle tasarlamış gibidir. Bu iki filmin tek bir karesinde bile bir umut ışığı perdeye sızmaz; her bir an, her bir mekân, karakterlerin her bir hareketi özenle donuklaştırılmış gibidir. Işıltısı alınmıştır bu evrenin.

Saç’ın üç ana karakteri ve filmin ana mekânı da bu tarif ettiğim Pirselimoğlu evrenine uygun düşen cinsten. ‘Kimdir bu peruk satan adamlar?’ sorusunun olası cevaplarından biri olan Hamdi, Tarlabaşı’nda küçük bir peruk dükkânı işletiyor. Günden güne boyunun kısaldığına inandırmış kendini; kimse de aksini iddia edemiyor. 40-50 metrekarelik boğucu dükkânın içinde tüm gün volta atıp sigarasından bir nefes çekiyor Hamdi, pencereden gelip geçeni izliyor. Akşamları sıvası dökülen evinde tek başına oturup yemek yiyor, televizyona bakıyor. Arada klozete gidip acıyla öğürüyor. Ölümü bekliyor Hamdi, ayları sayılı. Doktor artık sigara içme diye azarlamıyor bile, belli ki doktoru da ümidi kesmiş. En külüstüründen bir de otomobili var Hamdi’nin, onu üç kuruşa satıp, evdeki televizyonundan herkesin dans edip şarkı söylediği bir ülke olarak gördüğü Brezilya’ya gitmeye takıyor aklını. Karaköy’ün altındaki müzik dükkânlarından aldığı Brezilya müzikleri karışık CD’sini dinliyor gece gündüz. Arada bir de müşteri geliyor dükkânına Hamdi’nin, peruk alıp çıkıyor.

Saç

Saçlarından Peruk Yapılan Kadınlar

Hamdi’nin ve peruk takanların dışında bu dükkânın başka türlü konukları da var: Eline üç beş kuruş para geçsin diye saçlarını satanlar var mesela. İşte Meryem onlardan, ‘kimdir bu saçlarından peruk yapılan kadınlar?’ sorusunun muhtemel cevaplarından biri. Gıcır bir alışveriş merkezinde yemek artıklarını toparlıyor, etrafı temizliyor Meryem. Ölüyıkayıcı kocasıyla birlikte Pus’takine benzer mahallelerden birinde oturuyor. İşten gelince yemeğini yapıp masasına koyuyor, sattığı saçlarından kazandığı parayı kocasının önüne bırakıyor. Morgdan çıkıp gelen kocası eve varınca yemek masasına yüzünü, Meryem’e sırtını verip şapırtılar eşliğinde yemeğini yiyor. Sonra bir odaya çekilip başka bir kadınla telefonda konuşuyor saatlerce. Meryem’le kocasının arasında tek bir kelime sarf edilmiyor. Rıza’da otele, Pus’ta ise varoş evlerine ses veren televizyon, burada da ses çıkaran tek varlık gibi. Meryem gözlerini televizyona dikiyor, bir yandan da mandalina soyuyor…

Nazan Kesal’ın, gözlerinde sürekli ağlamaklı bir öfke ve yorgunluk haliyle perdeye taşıdığı Meryem, Saç’ın aradaki tüm benzerliklere rağmen Pirselimoğlu’nun önceki iki filminden daha fazla akılda kalmasının da baş etkenlerinden biri. Umutsuzluk konusunda ne Hamdi’den, ne Pus’un Reşat’ından ne de Rıza’dan aşağı kalır yanı var aslında Meryem’in. Ne var ki Pirselimoğlu, bu kez karakterlerinin her bir hareketini filmin atmosferini tutarlı kılan bir tür tasarım olarak kurmaktan -zaman zaman da olsa- vazgeçiyor. Filmlerinin o kusursuz auteur bütünlüğünü arada sırada bozmaktan korkmuyor. Karakterlerini, filmin ruhunu taşıyan tek bir duygu halinin sonsuz tezahürü olarak değil de, hareketleri bir duygu paletinin farklı renklerine de bulaşabilen, her zaman zapturapt altına alınamayan, filmin içinde kendi başına gelişebilen özneler olarak serbest bırakabiliyor. Bu ufak özgürlük alanları bile, Rıza ve Pus’un tek tip griliğini aşıp, kısa süreliğine filmden bir duygu ifadesinin taşmasına sebep olan -ama bir yandan da Pirselimoğlu’nun karakterlerinin koyu umarsızlığına halel getirmeyen- anlar çıkarabiliyor karşımıza Saç’ta. Meryem’in Hamdi’nin dükkânına girip, önce başındaki eşarbı, sonra sırtındaki hırkasını çıkarıp, beline kadar uzanan saçlarını ortaya sermesi; sonrasında Hamdi’ye dönüp “kaç para eder bu saçlar” demesi böyle anlardan biri. Ardından Hamdi’nin bir iş ilişkisinin rahatlığını kullanıp Meryem’in saçlarına elleriyle değmesi ise, Pirselimoğlu’nun kurduğu bu üç filmlik evrende, iki insanın birbirine her anlamda ‘temas ettiği’ belki de tek an. “Ne güzel saçlarınız var,” diyor Hamdi. Sonrasında o uzun kuzgun karası saçları özenle düğümleyip tedirgin makas hamleleriyle kesmeye başlıyor. O sırada kamera Meryem’in yüzüne dönük. Meryem’in öfkeli suratının ortasındaki gözleri giderek kızarıyor, belli belirsiz gözyaşları bırakıyor aşağıya doğru. Hamdi ve Meryem arasında o anki temasın yoğunluğuna yaklaşabilen başka hiçbir dokunuş olmayacak; ne Hamdi bir daha başka bir insana temas edebilecek, ne Meryem bir daha gözyaşı dökebilecek kadar hissetmeyi, yaşama emaresi göstermeyi başarabilecek.

Tabii Pirselimoğlu’nun evreninde böyle duygulanımlar sadece anlık. Bundan sonra, Hamdi, temas ettiği o saçların bıraktığı izle, Meryem’i gece gündüz takip edecek, onun evini, kocasını izleyecek günlerce. Sessizce, inatla bekleyecek. Peruk dükkânına adım atan ya da dükkânın penceresinden görebildiği her kadına bir sıcaklık umuduyla bakan, gördüğü her canlı varlığa temas etmek için tutuşan Hamdi’nin o saçlara değdikten sonra başka türlüsünü yapmasını da beklemezdik zaten. Aynı Pus’ta Reşat’ın, iki yabancının, Türkan ve Emin’in hayatına bir anda girivermesi gibi, Hamdi de Meryem ve kocasının hayatına bir davetsiz misafir olarak girecek, uzun süre de çıkmayacak oradan, ama aradığı o sıcak dokunuşu bir daha bulamayacak. En fazla, beraber, aynı salonda, aynı soğuk sessizliği ve ışıltısızlığı paylaşarak televizyon ekranına bakacaklar üçü. Pirselimoğlu, anlık duygu taşmalarına izin verdiyse de, bu üç film boyunca kurduğu evrenin haletiruhiyesini bozacak değil elbette. Bu evrenin özeti, Pus’ta Emin ve Reşat’ın izbe bir lokantada oturup canları sıkılırken, Emin’in Reşat’tan bir türkü söylemesini istemesi, Reşat’ın da “ben türkü bilmem” demesinde, ardından Emin’in de türkü bilmediğini fark etmesinde saklı. Hamdi de Meryem’le baş başa kaldığı nadir anlardan birinde türkü söyleyemez, ne yapacağını bilemez, “seni Brezilya’ya götüreceğim” diyebilir sadece -televizyondan tanıdığı bu tuhaf milletin kendine has türküleri vardır en azından. Sonra susar yine Meryem’le Hamdi, arabayı kenarına çektikleri otobanın etrafında uzanan yeşille kurak arası boş alana bakarlar.

Tahmin etmek zor değil, Brezilya’ya hiçbir zaman gidemeyecektir Hamdi. Bu evrende Brezilya müziklerini dinlemek dışında bir umut ışığı aramak nafiledir. Filmin sonunda Hamdi başladığı yerdedir, dükkânının pencere pervazına tüner, karşıdaki trafik ışıklarında bekleyen seks işçisini izler durur. Kadının kafasında sarı bir peruk seçeriz uzaktan; kim bilir, belki bir gün gelip o peruğu Hamdi’den almıştır…

Saç

Zorunlu Aylaklıklar

Hem Rıza’da, hem Pus’ta, ama en çok da Saç’ta hissedilen şey, Tayfun Pirselimoğlu’nun, sinemada daha ziyade varoluşsal krizlere gark olmuş kentsoylu öykülerini anlatmakta kullanılan bir estetiği, bambaşka bir tür karakterin etrafında, bambaşka bir evrene dönüştürdüğü. Bizim sinemamızda da sıklıkla sanatçı ve yazar-çizer takımına layık görülen yabancılaşma öyküsü izleğini ve bunun estetik yansımasını, Pirselimoğlu Hamdi’nin, Reşat’ın, Rıza’nın öyküsüne uyarlıyor.

Hedefsizce sokaklarda gezinen, etrafını dikkatlice izleyen, yolun ortasında uyuyan bir köpeğin nefes alışverişlerine bile uzun uzun dalabilen Hamdi’ye, hakkında başka pek bir şey bilmeseniz bir flâneur deyip geçersiniz belki. Hamdi de değme flâneur’ler kadar ‘yabancı’ doğru, Hamdi de onlar kadar kalabalıktan kopuk; ne var ki Hamdi’nin amaçsızca dolanışı flâneur’ünkinden epeyce farklı. Hamdi’de, kafelerde harcadığı paraların hesabını düşünmeden rahatça gezinen bir flâneur’ün özgürlüğü ve ferahlığı hiç yok. Hamdi’nin etrafına yönelttiği bakışta, çevresinde olup bitenlerden kendi sanatını, kendi şiirini besleyecek bir şeyler çıkarıp bulma gayesi de hiç yok. Kaskatı kesildiği için geziniyor Hamdi; çıkıp hava alınca belki iyi gelir diye. Nereye bakacağını, nereye bakarsa sıkıntısını gidereceğini de bilmiyor. Muhayyilesi kurumuş Hamdi’nin, TEM’in kenarındaki o yeşil mi kurak mı belli olmayan boş alandan başka bakacak pek bir yeri de yok aslında. Bakış’ının nesnesini bulamayacak kadar çaresiz, zorunlu bir aylak Hamdi. (İşsiz ve geleceksiz kalan Rıza’nın, Reşat’ın ve Emin’in zorunlu aylaklıkları da Hamdi’ninkinden pek farklı değil.) Bizim edebiyatımızın en meşhur flâneur’ü ‘aylak adam’ gibi tüm gün kendini yola verip otobüste kadınları takip etse de, Hamdi’nin amaçsız gezginliğinde, sistemden istemlice kopmanın değil, sistemin altında ezilmenin ya da sistemin uzak uçlarında unutulmanın acısı hissediliyor sanki.

Pirselimoğlu’nun üçlemesi, minimalist sinemanın kafamızda kentsoylu bunalımlarıyla, kentsoylu yabancılaşmasıyla özdeşleştirdiği bir estetiği bu bağlamından koparıp, yeni kent düzeninin içinde ya çeperlere doğru itilip unutulan ya merkezde kalıp ezilen insanların öyküleriyle başka türlü bir şey çıkarıyor ortaya; bu bildik estetiğe, uzun planlara, sessizlikle kurulan diyaloglara, mesafeli kameraya yeni bir boyut kazandırıyor. Bu kez etrafına uzun uzun bakıp sigarasının dumanına yukarı doğru kavisler çizdirenler fotoğrafçılar, romancılar, şairler değil; birilerinin yaptığını bile çoğu zaman unuttuğumuz işlerinde tüm gün dirsek çürüten, bazen o işlerinden de olup ortalığa atılan bazı adamlar ve kadınlar… Ve Tayfun Pirselimoğlu bu üç filmle bize gösterdi ki, bu adamların ve kadınların dakikalarca uzaklara bakmaları da diğerlerininki kadar, hatta belki daha bile anlamlı olabiliyor.


Saç, MUBI Türkiye’de izlenebiliyor. MUBI’nin Altyazı okurlarına özel kampanyasıyla 30 gün boyunca MUBI’ye ücretsiz erişim sağlayabilirsiniz.

-->
© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.