Şu An Okunan
Yeşim Ustaoğlu ile Pandora’nın Kutusu Üzerine Söyleşi: ‘Üç Kuşağın Hikâyesi’

Yeşim Ustaoğlu ile Pandora’nın Kutusu Üzerine Söyleşi: ‘Üç Kuşağın Hikâyesi’

Pandora’nın Kutusu, Yeşim Ustaoğlu

Yeşim Ustaoğlu, San Sebastian’da En İyi Film ödülü kazanan 2008 yapımı filmi Pandora’nın Kutusu’nda bir ailenin üç kuşağına bugün ve geçmişin ilişkisi üzerinden bakıyor. Usta yönetmenle filmin üretim biçimini, karakterlerin aile ilişkilerini, orta sınıf varoluşunu ve bellek-aidiyet ilişkisini konuştuk.

Söyleşi: Senem Aytaç, Fırat Yücel


Advertisement

Bu söyleşi, Altyazı’nın Ocak 2009 tarihli 80. sayısında yayımlanmıştır. 


Filmin senaryosunda, edebiyatçı kimliğiyle tanıdığımız Sema Kaygusuz ile birlikte çalıştınız. Senaryoyu başka biriyle birlikte geliştirmek nasıl bir deneyim oldu? 

Aslında ben bu yöntemi daha önce de kullandım. Bulutları Beklerken’de (2004) Petros (Markaris) vardı. Ben genelde senaryomu yazıp bitirdikten sonra, hem bir motivasyon olarak hem de senaryoyu tartışmak ve geliştirmek için başkalarıyla paylaşırım. Sıfırdan başlamadık Sema’yla; senaryo hazırdı. Sema her şeyden önce benim çok yakın bir dostum, çok yakından tanıdığım, dünyasını çok iyi bildiğim, dertleştiğim, kitaplarını çok sıkı takip ettiğim biri. Ben de çıkmadan önce onun kitaplarını okurum, böyle bir dostluğumuz var, bu sefer de sıra bende dedim. Sema’nın da çok katkısı oldu tabii ki. Biraz psikodrama gibi, karakterleri yaşayarak çalıştık. 

Pandora’nın Kutusu’nun önceki filmlerinizden farkı, çok karakterli bir film olması belki de. Farklı karakterlerin hayatlarına girip çıkıyoruz. Bu durum senaryo aşamasında nasıl bir fark yarattı sizin için? Sema Kaygusuz’un nasıl bir katkısı oldu bu anlamda? 

Psikodrama yöntemi bu filmi hazırlarken yaşadığım en önemli süreçti bu anlamda. Özellikle Çapa Üniversitesi’yle, psikologlarla, psikodramatistlerle çok yoğun ilişkilerim oldu Alzheimer’dan dolayı, ama sadece Alzheimer için de değil. Sonra Sema katıldığında, psikodrama yöntemini Sema’yla da çalıştım biraz. Her karakteri yaşadık, hepsine büründük. Psikodrama biraz böyle bir şey… Rolü üstlenip rolün gereğini, duygusunu dışarı vurursunuz. Tüm o yoğunlaşmayı yaşadıktan sonra oturup yazıyorum ben; çünkü kâğıt üzerinde yazmaya çalışırken hiç düşünmeyeceğiniz bir diyalog kendiliğinden dışarı çıkıyor o role girdiğiniz, konsantre olduğunuz zaman. Biz Sema’yla hakikaten bu anlamda çok çalıştık. Ama benim daha önce yazdığım senaryolar da bundan çok farklı değildi. Mesela her zaman her karakteri tek tek ele alırım, onu yazarken yaşamak isterim. Bir bütün olarak bakar, hepsine ayrı bir önem ayırırım. Önce Mehmet’i yaşarım, sonra Berzan’ı, sonra Arzu’yu… Bu filmde de bir aile vardı elimin altında, o ailenin bütün karakterlerini tek tek ele aldım. Bu yüzden genellikle yan karakterler gibi olmaz benim karakterlerim, ikinci derecedeki karakterler bile… Hikâyeye hizmet eden, bir olaya hizmet etmek durumunda kalan, bize bir şey öğreten enformatif karakterler olmazlar genellikle; bir tane sahnesi bile olsa yaşayan karakterler olurlar. En azından buna çok özen gösteririm, yani o karakterlerin derinliğine girmeye. Burada da elimizin altında bir aile vardı, aslında böyle baktığınızda sadece bir karakter var: Bir aile. O ailenin fertleri… Yaratmak zorunda olduğum, kendi hayatınıza baktığınızda bile kolaylıkla ulaşabileceğiniz, derinliğine inebileceğiniz insan tipleriydi. Çok da zevkli bir süreç oldu. Psikodrama yoluyla çalışmak ayrıca etkileyiciydi; çünkü hissediyorsunuz, bir hesaplaşma yazmak istediğinizde onu hakikaten hesaplaşarak yazıyorsunuz. 

Pandora’nın Kutusu

Peki bunu oyunculara aktarırken süreç nasıl işliyor, yine psikodramayla mı? 

Bu yöntemi bu filmde çok kullandım, emprovizasyonların çoğunda. Şu anda söyleşiyi gerçekleştirdiğimiz masada filmi defalarca çektik, çok güzel sahnelere, çok güzel anlara ulaştık, kahkahadan öldük, ağladık. Sadece burada yaptığımız emprovizasyonlarda bile öyle anlar yaşadık ki… Her şeyi yazamazsınız zaten, minvali bilirsiniz, hissedersiniz. Örneğin, anneanneyle Murat ve Mehmet’in birlikte olduğu sahnede ottan bahsedeceksiniz. Ama onu sahneye öyle bir taşımanız lazım ki, anneannem ot içer mi gibi bir kurulukta değil başka bir yaratıcılıkta, sahicilikte yakalamanız lazım onu. Bu, emprovizasyonlarda ortaya çıkıyor işte; ama o da, siz neyi çıkarmak istediğinizi bildiğinizde çıkıyor. Bu tür yöntemleri çok sık kullanıyorum. Oyunculuk açısından da çok verimli buluyorum. Ve bu her oyuncu için geçerli. Bunu profesyonel bir oyuncuyla da çok rahat uygulayabilirsiniz, sinemayla zerre kadar alakası olmayan, dağın başındaki bir insanla da çok iyi bir şey ortaya çıkartabilirsiniz. 

Her karakterin kendi ağırlığı olmakla beraber, özellikle sonlara doğru etkisi artan bir şekilde, daha çok anneanne ve torunun hikâyesi öne çıkıyor gibi, sizin için hikâyenin böyle bir ağırlık noktası var mıydı? 

Olabilir. Senaryoya matematik olarak, yapısal olarak baktığımızda şöyle bir denklemi var: Anneanne hemen her karakterle ilişkili, o ana figür. Her karakterin hayatına giriyor, dolaylı olarak zaten var bir kere. Her sahnede, o kayıpken bile onunla ilişkiliyiz, onu bulmaya gidiyoruz, aynı anda Murat’la da ilişkiliyiz ama onu da kaybediyoruz. Anneanne, geldiği her evin içinde, her karakterle birlikte, onların hayatlarına, hayatlarındaki açmaza bir şekilde müdahil olan, farklılığı sağlayan karakter. Murat’la yollarının kesişmesi de çok dokunaklı tabii hikâyenin içinde, çok etkileyici, o yüzden de bizde çok büyük bir iz bırakıyor. Ama aslında hikâye hepsiyle eşdeğer ölçüde, eşit yoğunlukta ilerliyor bana göre. 

Ben gençliğe güveniyorum. Yetişkin olarak, orta yaş mensubu insanlar olarak ‘Biz ne halt ediyoruz?’ diye kendimize sormayı daha yararlı görüyorum, gençliği cezalandırmadan önce, ne kadar kayıp oldukları konusunda pat diye bir yargıya varmadan önce.

Bir açıdan evet, haklısınız, öyle algılanmasını istiyorum zaten. Bir kere hemen söyleyeyim, ben gençliğe güveniyorum. Yetişkin olarak, orta yaş mensubu insanlar olarak “Biz ne halt ediyoruz?” diye kendimize sormayı daha yararlı görüyorum gençleri, gençliği cezalandırmadan önce, ne kadar kayıp oldukları konusunda pat diye bir yargıya varmadan önce. “Biz ne halt ettik, onlara nasıl bir hayat sağlıyoruz, nasıl okuyoruz, nasıl bir iletişim içindeyiz?” diye dönüp kendimize bir bakalım gibi bir düşünce içindeyim. Böyle baktığımda da biraz orta yaşı, yaşadığımız hayatı, biçimi, sistemi kirli görüyorum. “Yuva”nın ya da insanın kirli olduğunu düşünüyorum. Biz kirli yaratıklarız, varlıklarız ve ona göre de biçimlendiriyoruz etrafımızı. Son derece konformistiz, hipokratız; belli sistemin içinde yer alabilmek için, belli standartlar içinde var olabilmek için ödediğimiz bedeller çok kuvvetli, yüklü. Bayağı bayağı da yalancıyız böyle baktığımız zaman. Bu itirafı yapmamız lazım. Ve de böyle bir gençlik yetiştirmeye çalışıyoruz. Onlar kendi dünyalarını yaratmak istediklerinde ya da bunu sorgulamaya kalktıklarında da –ki nasıl sorgulayabileceklerini bile bilmiyorlar ve bu anlamda da kayıplar hakikaten– bir çatışma yaşıyoruz. Böyle baktığımızda, psikiyatrinin de adlandırdığı biçimde bu çocuklar ‘kuşatılmış’ çocuklar. Bunu daha çok orta sınıf için söylüyorum. Orta sınıf ahlakı açısından baktığımda söylüyorum. Her kesim için söylersem çok doğru bir saptama yapmış olmam: yaşam mücadelesini farklı boyutlarda vermeye çalışan insanlar için böyle bir saptama yapamayız. Ama film zaten bu farklılıkları da anlatıyor. Orta sınıfın o farklılıklara bile bakmaktan aciz olma halini de yansıtıyor nispeten. Dolayısıyla biz, çocuklarımızı kuşatmış bir aile yapısına sahibiz; bizim istediğimiz okullarda okusunlar, bizim istediğimiz gibi yetişsinler, şöyle öğrensinler, böyle yelkenli de öğrensinler, böyle bilmem ne de öğrensinler… O ne istiyor, o kendini nasıl biçimlendiriyor? Nasıl bir karakter, kişilik, kimlik? Neye sahip? Bunu düşünmekten aciz olma hali bize ait aslında; ama bunu görmezden gelme hali de bize ait sonuç olarak. Bu itirafı yapmaktan da son derece yoksunuz. Böyle baktığım zaman ben gençliğe enikonu güveniyorum, inanıyorum ve daha eleştirel bir bakışla onların analarına-babalarına bakmaya çalışıyorum. Bizim Murat’ımız da böyle bir Murat. Asi bir çocuk değil; hayatın anlamını sorguluyor. Nerede sorgulayacağını bilmiyor. Anası-babası gibi olmak istemiyor, teyzesi gibi de olmak istemiyor -ben de olmak istemezdim büyük ihtimalle. Ne var elinin altında? Bir dayı var. Dayı, sezgisel olarak baktığımızda daha doğru bir insan. Neden daha doğru bir insan? Sistemle örtüşmüyor en azından. Herif böyle bir şey için sisteme prim vermiyor. Ben onun hayatını yazarken hep şöyle düşündüm: Bu adam bir parazit değil de, aslında başkaları tarafından parazit gibi algılanırken durmayı seçmiş olan bir insan. Durmak çok zor bir şeydir çünkü hayatta; durup kalmak, durarak hayatı seyretmek çok zor bir şey ve çok başka bir bedel ödersiniz bunun için. Diğerleri hareket ediyor, deviniyor; o, durduğu için baya yüklü bir bedel ödüyor. Murat da onu, dayısını tercih ediyor; ama o hayatını durdurma yaşında değil henüz. Daha bir şey yapmadı ki hayatını durdursun, öteki yapıp durdurmuş. O, orada değil daha. Hayatını yaşamış, ununu eleyip eleğini asmış ama bir şeyler yapması gereken, hâlâ yapmaya inancı olan, dirayeti olan, bir hedefi olan bir kadınla karşılaşıyor (anneanne). Geri gitmek istiyor, gideceğim orada öleceğim diyor, başka bir şey demiyor; ama bir motivasyonu var, bir hedefi var. Murat’la anneannenin asıl bağı bu. Tertemiz bir bağ o anlamda. Anneannesi bir anlam katıyor onun hayatına. Ve Murat da ilk defa birisi için bir şey yapıyor; hedefi olan birini bir yere götürüyor, anneanne iğdiş olmaktan kurtarıyor aslında onu farkına varmadan. Hayatında ilk defa bir sorumluluk alıyor. Belki kendi donunu yıkamayı bile bilmeyen biriyken, hayatta kendi başına bir şey yapma hazzına sahip olmaktan yoksun bırakılmış bir çocukken, anneannesiyle lokmasını paylaşıyor. Onun donunu yıkıyor. Hayata dair çok küçük şeyler olsa bile bunlar, Murat bir insanı taşımayı öğreniyor, daha kendisini taşıyamamasının sıkıntısını yaşarken… Dolayısıyla çok güçlü bir bağ kuruluyor aralarında. 

Evet, bir yandan da Murat belli noktalarda sıkılıyor ya da rahatsız oluyor anneannesinden. Tozpembe bir şey değil aralarındaki sıcaklık, filmi inandırıcı kılan da bu…

Tabii ki, sabahın köründe kalk, kadını dolaştır, donunu yıka… Kim yapar bunları? O da zor yapıyor zaten, çok zor yapıyor, “ne tonton anneannem var” diye bir ilişki içinde değil onunla, ama yavaş yavaş bir şey görüyor onda. Hakikaten gitmek isteyen bir kadını, dağını arayan bir kadını yavaş yavaş görüyor ve bunu hazmedemiyor, buna rağmen onun bir yerlere tıkılıyor olmasına, onu tıkmış olmalarına katlanamıyor. Kahramanlık falan da yapmıyor aslında, ama zor bir şey yapıyor. Büyük bir ihtimalle kendi için asla yapmayacağı bir şey bu. 

Pandora’nın Kutusu

Anneanne kentte o orta sınıf hayatının içinde barınamıyor ve ait olduğu yere, taşraya, doğaya dönmek istiyor. Ama Murat’ın da onunla beraber gitmesi, orasının Murat için de bir umut, bir çıkış olduğu anlamına mı geliyor? 

Murat için sadece bir olgunlaşma süreci bu. Herkes ait olduğu yere; anneanne dağına ait, Murat kente ait. Onun başka bir hayat serüveni var. Ama kentine döndüğünde, hayatına döndüğünde bir olgunlaşma yaşamış olarak dönecek. Aidiyet duygusu bende çok kuvvetlidir ve aitliği bir şekilde tartışırım hep. Toplumumuzda bunu büyük bir eksiklik olarak görürüm; toplumumuz içindeki birçok sorunu bu duyguyu çok paylaşmadığımız için, paylaşmaktan kaçındığımız için çözemediğimize dair bir inancım var. Daha korkuyla beslenen, daha paranoyak ilişkiler kuran, bu anlamda soyut kavramlarla hâlâ mücadele eden bir toplum olma nedenlerimizden biri, bir sebeple bu duyguyu hakikaten çok yüksek sesle ve çok saf, açık seçik paylaşmamış olmamız, bundan korkuyor olmamız. Dolayısıyla bir şekilde tartışırım ben aidiyeti, çok sıradan, bize ait bir hikâye olmasına rağmen, beni gelir illa bir yoklar. Böyle baktığımızda çok gerçekçi bir duruşu var anneannenin dağına gitme halinin; Murat’ın sonrasını bilmiyoruz, ikinci bölümünü çekmedik, çekmeyeceğiz de, ama sonuç olarak hissedebiliyoruz. Aynı şey biraz Güneşe Yolculuk’ta (1999) da vardı: Ne yapacak şimdi bu çocuk? Gidip Berzan’ın sular altındaki köyünde mi yaşayacak? Hayır! İlla dönecek hayatına, ama aynı Mehmet mi olacak ya da bu aynı Murat mı? Hayır. Bu soruyu sormamız lazım, nasıl yaşayacak bu çocuklar, diye. 

Bu arada ilginç bir şey, ben dün annemle beraber onun 40 yıl sonra ilk defa gittiği köyüne gittim, bayramı orada geçirdim. Hakikaten çok etkileyici bir şey. Annem de Kastamonulu. Ben çekimler sırasında o taraflara çok gidince, annem de inanılmaz şekilde depreşti ve biz de kalktık, gittik oraya. İnsanın kendi toprağına ayağını yeniden basması akılalmaz bir şey hakikaten. Pandora’nın Kutusu’na çok yakın bir duyguydu bu benim için, Murat açısından kendimi biraz değerlendirmeye çalıştım, annemle beraberken. Çok etkileyici bir duyguydu. 

Filmin şehir hayatını (modernleşme, teknoloji, kapitalizmin beraberinde getirdiği yaşam biçimini) tümden negatif olarak gösterdiğini, buna karşılık kültür dışına, doğaya kaçışı yücelttiğini düşünenler de oldu. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? 

Bunun cevabını verdik bence. Murat’la verdik. Bu teknolojiyi en yoğun kullanma ihtimali olan, onunla doğmuş olan Murat. Murat da dağa gitti, ama orada mı kalacak? Hayır, dönecek. Biz hayatı nasıl algıladığımızdan bahsediyoruz burada. Hapishaneleri kuran annesi, babası ama onun içini doldurmak istemeyen Murat. Ama Murat’ın hayatı, gidip dağın başında yaşamak da değil. 

Pandora’nın Kutusu

Bulutları Beklerken’de de küçük çocukla anneanne arasında Pandora’nın Kutusu’ndakine benzer bir ilişki vardı…

Evet, bunlar benim çok sevdiğim şeyler. Ortak yanları var projelerin, bir şeyi yazarken ortak bir diliniz oluşuyor. Yol, yol duygusu, iç yolculuk(lar), transformasyon, yani bir karakterin diğerini etkilemesi, onun değişimini sağlıyor olması… Olay örgüsü çok fazla önemli değildir bende, olaylara dayanmam; hep karakter üzerinden yaşarım, yaşatırım projelerimi. Bunu da çok sağlıklı bulurum. Sinemamızın en büyük sorunu olduğunu düşünüyorum bunun. Birçok filme baktığımda karakterlerin yaşamayan karakterler olduğunu, onların sembollerle, birtakım olay örgüleriyle anlatılmaya çalışıldığını görüyorum. Karakterlerinizi çok yakından tanımanız, çok içeriden yaşamanız, geliştirmeniz lazım. Senaryo örgüsü, filmin çekimini çok etkiliyor hakikaten. Demin sözünü ettiğimiz kuşak çatışmaları, yol olgusu, aidiyet duygusu gibi temalar da genel olarak birçok filmimin içinde var. 

Çünkü unutmaya çalışıyoruz, belleğimizi yok etmeye, taşımamaya çalışıyoruz. Yok edici bir zihniyete sahibiz. Neredeyse –bu kadar büyük bir şey söylemek istemiyorum ama– Alzheimer olmuş bir toplum gibiyiz.

Bu temalara ek olarak bellek meselesi de var filmlerinizde hep…

Zaten aidiyet duygusuyla bellek yan yana olmadan olmaz. Niye aidiyet duygumuzu paylaşamıyoruz? Çünkü unutmaya çalışıyoruz, belleğimizi yok etmeye, taşımamaya çalışıyoruz. Yok edici bir zihniyete sahibiz, çünkü öbür tarafla barışmıyoruz, aidiyetle ilgili olan tarafla da barışmak istemiyoruz. Aslında neredeyse –bu kadar büyük bir şey söylemek istemiyorum ama– Alzheimer olmuş bir toplum gibiyiz. Alzheimer nasıl bir hastalık? Alzheimer, unutma hastalığı değil; kayıt yapamama hastalığı. Eğer Alzheimer’sam ben, kayıt yapamadığım için konuşmuş olduğumu unutuyorum ama 5 yaşındaki halimi hatırlayabilirim halüsinatif bir şekilde. Kayıt yapmayan bir toplumuz. Niye kayıt yapmıyoruz? Çünkü bugünün bile, dünün dahi kaydını yapmamışız; dünle barışmadığımız için, dünden başlamışız kayıt yapmamaya. Kayıt yapmadan da gidiyoruz, barışmıyoruz bir türlü. Dolayısıyla aidiyet duygusu ve bellek kavramları zaten birlikte hareket eden kavramlar. 

Bütün toplumu da cezalandırmayalım. Tabii ki bu toplumun içinde de aidiyet duygusu gelişmiş olanı da var; bunu yaşayan, yaşayabilen de var. Böyle bakarsak eğer, bu yüzden zaten gerilimli bir toplumuz. Filmde de, aslında aidiyet duygusu en az gelişmiş olan anneannenin yetiştirdiği çocuklar. Murat da değil, kendi çocukları. Bir sonraki kuşak zaten nereye bakacağını bile bilmiyor; ama bir bakıyoruz ki Murat anneanneye daha paralel bir dünya kurabiliyor, sorgulayabildiği için. Bunu sorgulamayan, bununla barışmamış olan, unutmuş olan, esasta reddetmiş olanlar kendi çocukları. Anne ise kendine ait olan yerde yaşayan, bununla barışmış olan, bunun için çoktan mücadele etmiş olan kişi… Dağın başında yaşamak zor bir şeydir çünkü. Ama kendisiyle barışık olan anneanne bir tek. Ne var ki Alzheimer gibi bir hastalığa buna rağmen yakalanıyor. Ama bu hastalık onun oraya gitme arzusunu, yeniden orada ölme arzusunu değiştirmiyor. Alzheimer idrak kabiliyetini değiştirmiyor aslında, hele ilk evresinde, paldır küldür her şey silinmiyor tabii ki. Çocuklarını hizaya sokan kişi de o. Bir şekilde onların vidalarını yine o sıkıyor. Böyle bir neden olmasa yolları kesişmeyecek çocuklarıyla. Ama esas o tarafı unutmuş olan, oraya işi düşmedikçe gitmeyen çocuklar. Murat sokaklarda, anneanne zaten dağında… Diğerleri hâlâ aynı teranede. Böyle bir neden olmasa hayat böyle akıp gidecek. Değişen bir şey olmayacak yani. Böyle bir hastalık onların hayatlarına dahil ettiriyor anneanneyi. Büyük bir mücadele, gerilim başlıyor. Yaşanmak istenmeyen büyük gerilim orada aslında.

Bununla birlikte, filmde geçmişte neler olduğuna dair çok fazla bilgi verilmiyor seyirciye. Sanki geçmişte yaşanan husumetlerle, kimin haklı kimin haksız olduğuyla ilgilenmiyor film…

Evet, çünkü aile dediğimiz böyle bir şey zaten. Aile içinde her fert kendi anasını, babasını, kardeşini farklı algılayabilir, farklı yaşayabilir. Örneğin bir anneden bahsediyorsak, kadın aynı kadın olabilir ama bir çocuğuna başka, öbür çocuğuna başka davranmış olabilir ya da çocuklar farklı algılamış olabilirler. Her çocuk kendi babasını farklı algılayabilir, böyle büyüyebilir. Hesaplaşmasını kapatır ya da kapatamaz. O yüzden, böyle bir babaları vardı, bu kadın böyleydi, Nesrin de şöyleydi, Güzin de başkaydı demenin âlemi yok. Üç çocuğun da üç tane ayrı baba algısı var mesela. Nesrin aldattı gitti, diye düşünüyor; Güzin anasının hırçınlığından kaçtı gitti, diye düşünüyor, belli ki ona daha hırçın olmuş ya da o hep öyle hissetmiş çocukken; beriki dağda öldü zannediyor, biraz da babasına benziyor muhtemelen karakter olarak. Bu anlamda aile dediğimiz şey biraz böyledir; biz nasıl algılarsak, içinde nasıl büyürsek, büyümüşsek hesaplaşmamızı da öyle yaparız ya da yapamayız. Kendi kendimize hesaplaşmamızla da biraz anlayabileceğimiz bir durum. Ama şöyle bir şey var mesela; iki kız da, hatta oğlan da bir şekilde annesiyle hesaplaşıp rahatlıyor aslında. Güzin öyle bir unutamama haline sahip ki, onca zaman ne yaşadıysa ya da ne yaşadığını hissettiyse -yaşadığı çarpık ilişkiler, sevgisizlik, kimseyle doğru düzgün ilişki kurmak istememesi, işinde öyle kaypak davranmaya başlamış olması vb.- hepsi eğri. Sonuçta annesini suçluyor her şey için. Ama bütün hayatının sorumluluğunu anneye yıkabilir misin? Varsa bile payı, bu yaşa geldikten sonra yıkabilir misin? Yine de bunu ağzından çıkardığı zaman rahatlıyor kız, hayatındaki çarpıklıkları görebiliyor; hepsini de birden bırakmıyor ama… Hayat böyle çünkü hakikaten. Anneyi de eve kapatabiliyor ama en azından kendi hayatına çekidüzen verebilme ihtimalini görüyoruz yüzündeki ifadeden. En son gidişinde onun biraz arındığını, rahatladığını, biraz sazını sözünü, ağzından lafını çıkarabildiğini, o saçma sapan ilişkisinden ayrıldığını, belki artık işine çekidüzen verebilme ihtimalinin olduğunu görüyoruz. En azından mutlu olmaya başladığını, bir arınma yaşadığını görüyoruz. Ama ne yapıyor bu kız? Annesine söyleyeceğini söylüyor, sen beni sevmedin be kadın, diyor. İster sevmiş olsun annesi, ister sevmemiş olsun onca yıl… O bunu söyleyebiliyor, ağzından çıkıyor. Bunca zaman unutmadığı, unutamadığı şey bu!

O zaman, ufak da olsa, Murat dışındaki karakterler için de bir umut var. Filmin ismine, “Pandora’nın Kutusu”na da böyle bir yerden mi bağlanıyor hikâye? 

Öyle ya da böyle kutu açıldığında içerde tek kalan umut gibi bilinir. Ben her zaman değişimlerle -bu anlamda değişimler ama, insana dair büyük değişimler değil- de çok ilgilendiğim için o kadar da umutsuz bakmam hayata. Dolayısıyla Pandora’nın Kutusu ismi öyle çıktı, isim babası da Özcan Alper. Biz onunla ilk tartışırken, bu tam böyle bir hikâye dedi, ondan sonra da ismi değişmedi. Evet, biraz da filmin finaliyle ilgili, o kadar da içeride hapis kalmıyor karakterler, hayatta umut da var ya da daha doğrusu, her şey bir arada: Neşe, umut, mizah, üzüntü, trajedi… Hepsi bir arada, hayat dediğimiz şey böyle bir şey. 

Pandora’nın Kutusu

Geçmişte olanlar açıklanmadığı için, “Pandora’nın Kutusu”nun filmde açılmadığını düşünenler, filme buradan eleştiri getirenler de oldu.

Yok, bir şeyler açılıyor. Karakterler, kutu gibi bir arabanın içine giriyorlar; metazori bir yolculuk yapıyorlar, sıkışıp kalıyorlar ve ister istemez hayatlarına dair birçok açmaz açılıyor, birbirlerine tahammül edemiyorlar çünkü. Birbirlerine tahammül edemeyen insanların ilk etapta zaten ortaya saçacağı işte o sıkışmışlık halidir. Bu da böyle bir kutu içine sıkışıp kalma. İyi-kötü her şey birdenbire saçılıyor ortaya. Adam gibi kalkıp gidemiyorlar, o kadar bir açmaz içinde aslında hayatları. Böyle bir anlamı var bende “Pandora’nın Kutusu”nun.

Güneşe Yolculuk ve Bulutları Beklerken’de birer asimilasyon hikâyesi anlatıyorsunuz. Bu filmde etnik bir açılım olmasa da, modernleşmenin, kentliliğin veya kapitalizmin o insanları asimile etmesinden söz edebilir miyiz, yoksa bu aşırı bir okuma mı olur? 

Yok, aslında en azından şöyle bir paralelliği rahat rahat kurabiliriz. Güneşe Yolculuk’u, esas yapma nedenlerimden biri neydi? Defalarca söylediğim için tekrarlayabilirim: Burada yaşayan insanlar, işte Nesrin, Güzin ne biliyor orada olanlarla ilgili, orada olanlar ne kadar umurlarında daha doğrusu? O köye giderken karşılaştıkları traktörcü ya da oradaki, buradaki, öteki… Ne kadar umurumuzda onlar? Kendi kardeşi bile ne kadar umurunda ki… Nasıl bir hayat bize bunu dayatıyor? Biz nasıl bir toplumuz? Ne kadar hesaplaşabilme cesaretine sahibiz böyle bir toplum olma hâliyle? Böyle bir cesarete sahip miyiz? İki film de bunları tartışıyor.


Pandora’nın Kutusu, MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.