Şu An Okunan
Evrim: Uygarlıktan Uzakta

Evrim: Uygarlıktan Uzakta

Evolution

Lucile Hadzihalilovic’in kült filmi Masumiyet’ten on bir yıl sonra çektiği ikinci uzun metrajı Evrim insanın kökeni, doğum, ölüm, üreme, cinsellik gibi ezelden beri insanların kafasını meşgul eden en temel meselelere dair bir film.


Bu yazı, Altyazı’nın Temmuz-Ağustos 2016 tarihli 163. sayısında yayımlanmıştır.


“En doğru masal anlamadan korktuğumuzdur.” (1)

Bilge Karasu’nun anlaşılması güç, tuhaf masallarla dolu ‘Göçmüş Kediler Bahçesi’ kitabındaki ‘Bizim Denizimiz’ adlı öyküde, bir güney sahilinde denize giren iki kişi sudan çıktıklarında kendilerini üzeri pullarla kaplı sürüngenimsi su yaratıklarına dönüşmüş olarak bulurlar. İki karakterin geriye doğru evrim geçirerek uzak çağlarda sudan karaya çıkan ilk canlılara dönüşmesi bilinmezliklerle dolu denizin akıl sır ermez hikmetlerinden biridir olsa olsa. Lucile Hadzihalilovic’in kült filmi Masumiyet’ten (Innocence, 2004) on bir yıl sonra çektiği ikinci uzun metrajı Evrim’de (Evolution, 2015) Darwin’in teorisine göre hayatın başladığı, canlılığın filizlendiği yer olan deniz, Karasu’nun tekinsiz masal evrenindeki gibi gizlerle dolu, akıl almaz dönüşümlere gebe, kadim bir güç olarak karşımıza çıkıyor. Denizin içinde kırılan güneş ışınlarının görüntüsüyle açılan film, balıkların, ilginç deniz canlılarının, usul usul dalgalanan sualtı bitkilerinin büyüleyici sualtı çekimleriyle dikkat çekiyor. İnsanın kökeni, doğum, ölüm, üreme, cinsellik gibi ezelden beri insanların kafasını meşgul eden en temel meselelere dair bir film olan Evrim’de deniz, Karasu’nun masallarındaki gibi, sadece bir arka plan, bir dekor olmanın ötesinde anlatının tam merkezinde yer alıyor.

Canlılığın Sırrı

Evrim, volkanik kayalar ve siyah kumlu sahillerle çevrili, uygar dünyadan uzak bir adada, sahilin hemen gerisine sıralanmış sade, gösterişsiz tek katlı beyaz taş evlerden birinde yaşayan on yaşındaki Nicolas’nın öyküsünü anlatıyor. İtalyan ressam Giorgio de Chirico’nun sürrealistlere ilham veren tablolarından fırlamış gibi duran bu ıssız sahil kasabasında (2) sadece Nicolas’nın yaşıtı erkek çocuklarıyla çocukların “anne” diye hitap ettiği, onların bakımından sorumlu genç kadınlar yaşıyor. Adada ne yetişkin erkekler, ne kız çocukları, ne de yaşlı kadınlar var. “Annesi” Nicolas’ya her gün temel malzemeleri yosun ve solucan olan bir yemek yedirip her gece lacivert mürekkep renginde bir ilaç içiriyor. Nicolas annesine hastalığının ne olduğunu sorduğunda, bu yaşlarda vücudun değişimler geçirip hassaslaştığı yanıtını alıyor, tıpkı kertenkelelerin deri değiştirirken hassaslaşması gibi. Nicolas’nın merakını tetikleyip onu varoluşunu sorgulamaya iten ise denizde yüzerken suyun dibinde göbeğinin üzerine kıpkırmızı bir denizyıldızı yapışmış bir çocuk cesedi görmesi ve bu sayede ölüm gerçeğiyle yüzleşmesi oluyor. Annesinin ısrarla denizde bir ceset olduğunu reddetmesi, Nicolas’nın kendisine yalan söylendiğinden, kendisinden bir şeyler gizlendiğinden kuşkulanmasına yol açıyor. Nicolas’nın bilinmezliğin karşısında duyduğu korku ve hayreti paylaşan izleyici, onunla birlikte adanın sırrını çözmeye, olup bitenleri anlamaya çalışıyor.

Hadzihalilovic Evrim’i tek bir imgeden yola çıkarak çektiğini söylüyor: ameliyat masasında yatan, etrafı yüzü maskeli hemşirelerle çevrili bir çocuk imgesi.(3) Bu imge yönetmenin on yaşındayken geçirdiği apandisit ameliyatı öncesinde hissettiklerini, daha doğrusu birazdan karnının yetişkinler tarafından kesilip açılacağını bilen bir çocuğun yaşadığı korkuyu yansıtıyor. Diğer çocuklarla birlikte götürüldüğü, tüm personeli genç kadınlardan oluşan hastanede korkunç tıbbi müdahalelere maruz kalan Nicolas’nın yaşadıkları, yönetmenin çocukken basit bir ameliyat öncesinde hissettiklerinin fantastik bir anlatımı bir bakıma. Öte yandan Evrim’in, uzak bir adadaki laboratuvarında evrim sürecini hızlandırmak amacıyla hayvanlar üzerinde meşum deneyler yaparak insan-hayvan melezleri üreten çılgın bilim insanı Dr. Moreau karakteriyle hafızalara kazınan H. G. Wells’in ‘Dr. Moreau’nun Adası’ romanından esinlendiği de söylenebilir. Korku filmlerindeki gibi mutasyona uğramış fetüslerin cam kavanozlarda muhafaza edildiği, karanlık, pis, yıkık dökük hastanede göbek deliğine yapılan enjeksiyonlar neticesinde gebe kalan Nicolas’yı ve yaşıtı diğer erkek çocuklarını sancılı bir doğum bekliyor: Ya en ilkel şartlarda karınları neşterle yarılıp fetüsler sezaryenle alınıyor ya da su dolu tankların içinde elleri ayakları bağlı olarak bekletiliyorlar, ta ki karın deliklerinden deforme bebekleri andıran yaratıklar doğuruncaya dek.

Evolution

Nicolas’nın maruz kaldığı dehşetengiz gebelik ve doğum süreci, yetişkin cinselliği hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir çocuğun gebelik, üreme, doğumla ilgili fantezilerine şaşırtıcı bir benzerlik taşıyor. Freud bebeklerin nereden geldiği sorusunun küçük yaştan itibaren çocukların kafasını kurcaladığını söyler. Çocuklar, bebekleri leyleklerin getirdiği masalını yutmaz, onların anne karnında büyüdüğünü bilir. Ancak vajinanın varlığından habersiz erkek çocuklar bebeğin annenin karnından nasıl çıktığına bir türlü akıl erdiremez; bebeğin ya kendiliğinden açılıveren göbek deliğinden dışarı çıktığını ya da karın yarılarak çıkarıldığını düşünür.(4) Kadınlar ve erkekler arasındaki biyolojik farktan habersiz erkek çocuklarının göbeğe yapılan bir iğneyle gebe kalındığını sanması, gebelik ve doğum sürecini kendilerinin de tecrübe edeceklerini düşünmesi olmayacak şey değil.

Kadınlar Adası

Aslında Nicolas’nın başta annesi olmak üzere yetişkinlere duyduğu güvensizlik, onların yalan söylediğine, kendisinden bir şeyler gizlediğine dair kuşkusu, yetişkin cinselliği ve üremeyle ilgili konuları anlamaya çalışan ama bu yasak bilgilere erişme çabası suskunluk ve kaçamak yanıtlarla karşılanan bir çocuğun durumunu andırıyor. Kendisinden gizlenen yasak bilgiye ulaşmayı kafaya koyan Nicolas bir gece gizlice evden çıkan annesini takip ediyor ve onun adadaki diğer kadınlarla birlikte çıplak bir şekilde kumsalda sırtüstü uzanmış, haz içinde kıvrandığına tanık oluyor. Nicolas’nın şahit olduğu sahne ataerkil, fallus-merkezci kültürün bildik cinsellik kalıplarına uymayan, gizemli bir dişil cinsel hazzın temsili olarak yorumlanabilir. Bu sahne, hem kadın cinselliğini henüz keşfedilmemiş karanlık bir kıtaya benzeten Freud’un, hem de eril kültürde dişil arzu ve hazzın sırrına vâkıf olmanın imkânsızlığını vurgulayan Lacan’ın söylediklerini akla getiriyor ister istemez. Farklı bir dişil cinsel haz temsili sunan Evrim, yetişkin erkeklere, dolayısıyla heteroseksüel cinselliğe yer olmayan bir feminist ütopya olarak da değerlendirilebilir.

Kadınların erkek çocukları üremek amacıyla kullandığı Evrim, üreme ve kadının doğurganlığıyla ilgili meselelerin merkezde olduğu feminist ütopya ve distopya geleneğiyle ilginç bir diyalog kuruyor. Genelde bütün tutucu, gerici ideolojiler kadının görevinin doğurmak olduğunu öne sürüp kadının doğurganlığını denetleme çabasına girer. Kadının tek işlevinin üremeye indirgendiği Margaret Atwood’un ‘Damızlık Kızın Öyküsü’ gibi feminist distopyalarda kadınların doğurma yetisi, onları damızlık olarak kullanan erkeklerin kontrolü altındadır. Cinsiyet rollerinin tepetaklak olduğu Evrim’de ise tam tersi söz konusu: doğuranlar erkek, onları damızlık olarak kullananlar ise kadın. Bazı feministler kadının özgürleşmesinin ancak gelişmiş üreme teknolojileri sayesinde gebelik ve doğumun getirdiği biyolojik yükten kurtulmasıyla mümkün olacağını savunur, Marge Piercy’nin ‘Zamanın Kıyısındaki Kadın’ romanındaki üremenin kuluçka makinelerinde gerçekleştiği feminist ütopyada olduğu gibi. Erkeklerin olmadığı, sadece kadınlardan müteşekkil feminist ütopyalarda ise toplumda biyolojik sürekliliğin nasıl sağlanacağı sorunu ortaya çıkar. En bilindik feminist ütopyalardan Charlotte P. Gilman’ın ‘Kadınlar Ülkesi’ndeki kadınlar eşeysiz üreme, yani cinsel ilişki ve döllenme olmadan gerçekleşen üreme yetisini geliştirerek bu sorunun üstesinden gelirler.

Evolution

Evrim’in ana temalarından üremenin metaforu sayılabilecek denizyıldızı, eşeysiz üreme yetisine sahip deniz canlılarından biri. Hem eşeyli hem de eşeysiz üreyebilen denizyıldızları, kopan kollarının yerine yenisi çıkarabilir, hatta tek bir koldan tüm gövdelerini yineleyebilirler. Evrim’in hepsi birbirine benzeyen androjen görünümlü kadınları da belli ki denizyıldızları gibi olağanüstü özelliklere sahipler; balık gözlerini andıran kirpiksiz iri gözleriyle, soluk tenleriyle, sırtlarındaki vantuzlarla insandan çok su canlılarını andırıyorlar. Hatta onları Amerikalı korku yazarı H.P. Lovecraft’ın Cthulhu mitosundaki “derinlerde yaşayanlar” diye bilinen balık-kurbağa karışımı su canavarları gibi fantastik yaratıklara benzetebiliriz. (Hadzihalilovic’in gençliğinde sıkı bir Lovecraft okuru olduğunu belirtmek gerek.(5)) Lovecraft’ın öyküsündeki bir karakterin dediği gibi “görünen o ki insanların su yaratıklarıyla bir akrabalığı var –ne de olsa bütün canlılar sudan çıktı ve geri dönmek için yalnız biraz değişikliğe ihtiyaç duyuyor.”(6)

Sonunda Nicolas, (Latincede yıldız anlamına gelen) Stella adındaki hemşireyle kurduğu (cinsellik de içeren) yakınlık sayesinde diğer çocukların akıbetine uğramaktan, yani öldürülmekten, kurtuluyor. Adada yaşça büyük erkekler olmadığına göre, doğum sonrası sağ kalan erkek çocukların kadınlar tarafından öldürüldüğü sonucuna varabiliriz. Stella, Nicolas’yı bir kayığa bindirip bildiğimiz dünyanın eşiğine getirip bırakıyor –ürkütücü, korkunç, bilinmezliklerle dolu kadınlar adasından uzağa, kültürün, uygarlığın eşiğine. Zaten belki Nicolas’nın doğduğu yer orası; yanından hiç ayırmadığı küçük resim defterine çizdiği nesnelerden bazısını, sözgelimi dönme dolabı, adada görmüş olmasının yolu yok çünkü. Nicolas’nın ana rahmi gibi sarıp sarmalayan ama aynı zamanda yutucu ve ölümcül denizin dişil sularında başlayan yolculuğu babanın yasasının hüküm sürdüğü eril uygarlığın kıyısında son buluyor. Sonuç olarak Evrim, “yaşamın alışılmış dokusunun yırtıldığı yeri, orada kımıldayan ürkütücü, kestirilmez içeriği araştıran bir yazar”(7) olan Bilge Karasu’nun yazdıkları gibi karanlık, düşşel, metaforik, ucu açık bir masala benziyor. 


NOTLAR

(1) Talat Sait Halman, “Masal Sonu”, Can Kulağı (İstanbul: Yeditepe, 1968), 13.

(2) Lucile Hadzihalilovic, Sight & Sound’un Haziran 2016 tarihli sayısında yayımlanan söyleşisinde, filmin çekildiği yer olan Kanarya Adaları’ndan Lanzarote’yi Giorgio de Chirico’nun tablolarına benzediği için seçtiğini söylüyor.

(3) Laura Kern, “The Miracle of Life,” Film Comment, erişim: 14 Haziran 2016, <goo.gl/74gZ16>.

(4) Sigmund Freud, “On the Sexual Theories of Children”, The Standard Edition, Volume IX, (London: Vintage, 2001), 219.

(5) “The Starfish was the One Worry,” Guardian, erişim: 14 Haziran 2016, <goo.gl/Gi1NAx>

(6) H.P. Lovecraft, “Innsmouth Üzerindeki Gölge”, Cthulhu’nun Çağrısı (İstanbul: İthaki, 2015), 189. (Çeviriyi biraz değiştirdim)

(7) Nurdan Gürbilek, “Büyümenin Tarihi”, Ev Ödevi (İstanbul: Metis, 2014), 80.


Evrim, 13 Eylül 2021 tarihinden itibaren MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.