Şu An Okunan
Yaramaz Çocuk: Fassbinder’i Vazgeçilmez Kılan Neydi?

Yaramaz Çocuk: Fassbinder’i Vazgeçilmez Kılan Neydi?

Bu sorunun cevabını Yaramaz Çocuk’ta bulmak mümkün değil. Oskar Roehler kendisinin de hayran olduğu yönetmenin bilinçli şekilde suni bir portresini çıkarırken dehasını zaten yakından tanıdığımızı varsayıyor. 

Bu yıl Cannes’ın programında yer alan Yaramaz Çocuk (Enfant Terrible) ile uzun zamandır hayali kurulan Fassbinder biyografisi gerçeğe dönüşmüş oldu. “Öldükten sonra uyurum” sözleriyle hatırlanan, 37 yıllık ömrüne kırkın üzerinde uzun metraj film, 24 tiyatro oyunu, televizyon ve video işleri sığdırmış Fassbinder’in hayatından kendi filmlerinin trajik kahramanları gibi bir kahraman yaratmak zor olmamalıydı. Skandallar, şiddet ve acıyla dolu özel hayatını da unutmamalı…

Filmin yönetmeni Oskar Roehler Fassbinder’i merak uyandıran bir film kahramanına dönüştüren şeyin özellikle bu özel hayat kısmı olduğunu düşünmüş olacak, kırkı aşkın filmi ancak yönetmenin aşk hayatına arka fon oldukları kadar görmeyi tercih etmiş. Roehler’in bir Fassbinder hayranı olduğuna kuşku yok. Minimal, elegan bir sanat sinemasına karşı provokatif ve doğrudan bir anlatımla, bir tür demodelikle kuşakdaşlarından ayrılıyor yönetmen. Ayrıca hâlâ en başarılı işi olarak görebileceğimiz 2000 yapımı Çıkış Yok’ta (Die Unberührbare) kendi annesini Petra von Kant’a, Veronika Voss’a benzer bir yaralı diva olarak tasvir etmiş, Fassbinder’in ilk dönemlerini hatırlatan bir sadeliğin peşinden gitmişti.

Filmin merkezinde büyük bir ağırlıkla Fassbinder’in erkek âşıklarıyla yaşadığı şiddet dolu ilişkiler yer alıyor, bunun estirdiği maço hava her şeyin üzerine siniyor.

Yaramaz Çocuk’un, başkarakteri dahil karakterlerini ayrıntılı kurmak yerine onları zaten tanıdığımızı varsayıp bir tür geçit töreninde rastgele önümüze atışına bakınca da bir Fassbinder fanının çekeceği türden bir film olduğu söylenebilir. Bütünlüklü bir olay örgüsü yerine, Fassbinder hayranlarının çoğunun zaten bildiği epizotlar var. Epey geniş bir zaman dilimi içinde hızlı hızlı ilerleyerek yönetmenin hayatındaki kilit olayları izliyoruz: Anti-Theater günleri ve çetenin oluşması, hayatlarına girip hayatı dar ettiği dostları ve âşıkları, alkol, kokain, itiş kakış ve seks dolu günler… 

Roehler Fassbinder’in hâlâ hayatta olan dostlarına farklı isimler vermek zorunda kalmış, kimi karakterleri ise birkaç kişiyi harmanlayarak yaratmış, buna karşılık Günther Kaufmann, El Hedi ben Salem ve Armin Meier’le olan ilişkilerini adres vererek sergilemekte beis görmemiş. Filmin merkezinde büyük bir ağırlıkla Fassbinder’in erkek âşıklarıyla yaşadığı şiddet dolu ilişkiler yer alıyor, bunun estirdiği maço hava her şeyin üzerine siniyor. Baştan aşağı stüdyodaki çekimler yapaylık duygusunu vurgulayacak şekilde yapılmış, yönetmen dikiş izlerini göstermekte ısrarcı. Her şey inadına suni; ışıktan oyunculuklara, set tasarımına hiçbir şey göze hoş gelecek şekilde yumuşatılmış değil. Roehler Nazi döneminin sinemasına baktığı Jud Süß – Film ohne Gewissen’da (2010) tutturduğuna benzer parodik dili daha da şablonlaştırıyor ve böylece belli ki sinemanın kendisi üzerine de bir yargıda bulunmuş oluyor. Elbette sinema dünyasının yapaylığı meselesi pek de özgün bir tespit sayılmaz. Bu çok ilginç olmayan tespitin filme yüklediği bedel ise ağır: Ne hikâye örgüsünde ne de filmin atmosferinde estetik olarak güçlü, sinemasal olarak ilgi çekici bir şey olmayınca, filmden keyif almak, en azından sonuna kadar izlemeyi arzulamak için yönetmen gibi Fassbinder fanı olmak gerekiyor. 

‘Kötücül Bir Zayıflık’

Roehler romantize etmiyor ama gerçeğe sadık kalmak konusunda da hiçbir iddiası yok, sözgelimi daha ilk sahneden Fassbinder’i birkaç yıl sonra bırakacağı bıyıklarla onunla gelecekte özdeşleşecek imaja sokuyor. Sanki en ufak karakter gelişiminden inadına kaçıyor. 22 yaşından itibaren takip ettiği Fassbinder’i film çekildiği sırada 52 yaşındaki Oliver Masucci’ye oynatması basit bir tercih değil. Böylelikle çok önemli bir şeyi, Fassbinder ve Anti-Theater’i oldukları şeyler yapan gençliği görmezden gelmiş oluyor. Ne gençlik ne de dönüşüm olunca köşeye sıkışmışlık duygusu, kendi kuyruğunu kemirme hâli klostrofobik bir etki yapıyor. Ancak esas sorun bu da değil: Bu çıkışsızlığı açıklayacak en ufak bir ipucu bırakmıyor, bu durumu metafizikleştiriyor film. 

Fassbinder’in ekibine ve hayatındaki herkese yaşattıkları ağırdı; bunu tüm çıplaklığıyla gösterme iddiasının cesurca olduğu söylenebilir. Sorun şu ki, Alman Sineması’nda bir dönemin en etkili isimlerinden olan bu adamı yalnızca özel hayatındaki bu itiş kakışla gösterip, dehasını varsaymamızı bekliyor Roehler. Bu katlanılmaz tavırlar kesintisiz sürüyor; Fassbinder’i insan olarak ya da sanatçı olarak kıymetli kılan hiçbir şey görmüyoruz. Kırılganlığı kötücül bir zayıflıktan ibaret. Yaptığı işler de hikâyenin dedikodu tarafını etkilediği kadarıyla karşımıza geliyor. Bu adamı olduğu kişi yapan, çevresindekiler ve Alman sineması için vazgeçilmez kılan, ya da en azından bizim bu filmi merakla izlememizi gerektiren şey nedir? Bilmiyoruz. Bu kadar zalim ve duygusuz bir adam, şayet gösterildiği kadar basittiyse, nasıl oldu da zulmü ve duyguların gücünü böyle yalın ve insani anlatabildi? Onunla çalışmak böyle ağır ve karşılıksız bir işkence idiyse, bu insanlar neden yıllarca çalışmaya devam ettiler? Şayet bir tür aşkla bağlı idiyseler, bu aşkı görmek isteriz. Roehler’in aşkı yakalayamadığı açık. Fassbinder’i bir kurban, bir melek gibi göstermek istememesi normal ama kokain ve alkolün kontrol ettiği, ağlak, saldırgan ve mızmız bir şeytandan ibaret göstermesinde, ya da filme adını veren yaramaz çocuk ifadesini hiç ironisiz kullanmasında bir sorun var. 

Özellikle de Fassbinder daha sert ve ilginç bir Fassbinder portresini Warnung vor einer heiligen Nutte ile daha 1971 yılında kendisi yapmışken!

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.