Şu An Okunan
Gün Batımı: Bir Zamanlar Budapeşte’de

Gün Batımı: Bir Zamanlar Budapeşte’de

Gün Batımı

Saul’un Oğlu filmiyle büyük başarı yakalayan László Nemes bu kez izleyiciyi 1910’lu yıllara, çöküşün eşiğindeki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na götürüyor. Gün Batımı yönetmenin görsel üslubundan ödün vermediği, izleyicinin hayal gücüne alan açan karanlık bir dönem portresi.


Bu yazı, Altyazı’nın Mayıs-Haziran 2019 tarihli 189. sayısında yayımlanmıştır.


Özgün sinema diliyle benzerlerinden ayrılan sarsıcı Holokost dramı Saul’un Oğlu’yla (Saul fia, 2015) Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü, Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ı ve Altın Küre dâhil birçok ödül kazanan Macar yönetmen László Nemes’in ikinci uzun metrajı Gün Batımı (Napszállta, 2018) 1910’larda, Avrupa’nın önde gelen metropollerinden Budapeşte’de geçen bir dönem filmi. Saul’un Oğlu gibi Gün Batımı da kameranın çok yakından takip ettiği bir karakterin deneyimleri ve tanıklıkları üzerinden tarihin belirli bir dilimine ışık tutuyor. Saul’un Oğlu’nda, kitlesel kıyımın gündelik, rutin bir iş hâline geldiği Auschwitz toplama kampında yaşanan vahşeti Saul’la birlikte deneyimliyor, onu çepeçevre kuşatan o dehşet verici, ölüm kokan atmosferi soluyorduk. Gün Batımı’ndaysa Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, çöküşün eşiğindeki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda, etkileri her alanda hissedilen toplumsal çürümeye, genç bir kadının bakış açısından tanıklık ediyoruz. Filmin adı, artık miadını doldurmuş şaşaalı imparatorluklar devrinin sonunu simgelerken savaşlara ve soykırımlara gebe yeni bir çağın başlangıcına delalet ediyor. Bu isim F.W. Murnau’nun Şafak’ına (Sunrise: A Song of Two Humans, 1927) da bir gönderme aynı zamanda. Şafak’ı Gün Batımı’nın ilham kaynakları arasında sayan László Nemes’e göre Murnau’nun 1927 yapımı klasiği, hem büyük şehrin insanın aklını başından alan cazibesini hem de o zamanlar ABD’de hâkim olan iyimser ruh hâlini ve ilerlemeye duyulan inancı mükemmelen yansıtır. Halbuki hızla çöküşe doğru sürüklenen bir dünya tablosu çizen Gün Batımı’nda Şafak’ın aksine iyimserlik değil, fin de siecle (yüzyıl sonu) Avrupa’sına özgü kötümser ve melankolik ruh hâli hâkim. “Filmimin Murnau’nunkiyle ortak yönü, bir medeniyetin umutlarını ve hüsranlarını dile getirmesi” diyor Nemes.

Irisz’in Bakışı

İki yaşındayken annesiyle babasını bir yangında kaybettiği için yetimhanede büyüyen Irisz’in doğduğu şehre yıllar sonra geri dönmesiyle başlıyor film. Irisz’in Budapeşte’ye dönmekteki amacı, eskiden anne-babasına ait olan ve hâlen kendi soyadını taşıyan şapka dükkânında işe girmek. Ne var ki Irisz’in burada hiç de hoş karşılanmadığını, âdeta istenmeyen kişi ilan edildiğini görüyoruz. Başta şapka dükkânının yeni sahibi Oszkar Brill olmak üzere karşısına çıkan herkes Irisz’e bir an evvel şehri terk etmesini salık veriyor. Bunlardan biri de yakında buralarda kan döküleceğini söyleyen esrarengiz bir adam. Şehre gelir gelmez kendisini bir alicengiz oyununun içinde bulan Irisz’in bu baskılara boyun eğmeye hiç niyeti yok. O, kendisinden gizlenen sırları keşfetmeye, etrafında dönen dolapları çözmeye kararlı. Varlığından o güne kadar haberdar olmadığı bir abisi olduğunu öğrenince de uyarılara kulak asmayıp tıpkı bir dedektif gibi onun izini sürmeye koyuluyor. Irisz’in abisini arayışı, hem içinde yaşadığı dünyaya anlam verme çabasının hem de kendini arama serüveninin bir parçası aynı zamanda.

Gün Batımı

Film boyunca Irisz’in arayışına ortak oluyor, onunla birlikte sır perdesini aralamaya çalışıyoruz. Görüp işittiklerimiz Irisz’in bakış açısıyla sınırlı kaldığı için tıpkı Irisz gibi biz de olup bitenlere anlam vermekte zorlanıyoruz çoğunlukla. Irisz, Budapeşte’nin tozla kaplı, labirenti andıran sokaklarında bir ipucundan diğerine koşuştururken omuz kamerası onu arkadan takip ediyor. Filmin hemen her karesinde Irisz var. Kamera, ya Irisz’in yüzüne odaklanıyor, ya da sırtına. Filmde ağırlıklı olarak kullanılan sığ alan derinliği yüzünden arka plan hep bulanık kalıyor. Nemes, artık alamet-i farikası hâline gelen bu çekim tekniğinin aynısını Saul’un Oğlu’nda da kullanmıştı. Diğer Holokost filmlerinden aşina olduğumuz vahşet görüntülerini gözümüze sokmak yerine bulanıklaştırması, Saul’un Oğlu’nun etkisini azaltmak şöyle dursun katbekat arttırıyordu. Gün Batımı’nda arka planın hep bulanık kalması, Irisz’in karanlık sırlarla dolu kaotik bir dünyada hissettiği kaybolmuşluk hissini ve karakterin çevresinden yalıtılmışlığını vurgulamaya yarıyor. Gelgelelim filmi seyretmeyi de bir hayli zorlaştırıyor. Öyle ki sonunda Irisz kadar şaşkın ve aklı karışmış hissediyoruz. Muhtemelen yönetmenin amacı da bu zaten. Irisz, şapka dükkânında çalışan hekime “her şeyi net olarak görmeme yardım et” derken hislerimize de tercüman oluyor bir bakıma. Öte yandan hem iç hem de dış mekânların hep flu olması, arka plandaki karakterlerin bulanık, hayaletimsi figürleri andırması, filme düşsel bir hava da katıyor. Hattâ filmdeki bazı kompozisyonların Renoir ve Monet gibi İzlenimci ressamların tablolarını andıran bir yanı var. Ne de olsa Gün Batımı’nın asıl derdi, 1910’lar Budapeşte’sinin gerçekçi bir temsilini sunmak değil, Irisz’in izlenimlerini yansıtmak.

Tıpkı Saul’un Oğlu’nda olduğu gibi Gün Batımı’nda da çekim tekniğinin yarattığı boşluğu ses bandı dolduruyor. Saul’un Oğlu’nda Auschwitz cehenneminde yaşanan vahşeti net olarak göremesek de kurbanların çığlıkları ve iniltileri her şeyi anlatıyordu. Keza Gün Batımı’nda arka planda hep bulanık kalan şehrin keşmekeşi, ses bandı aracılığıyla aktarılıyor: Kalabalıkların uğultusu, gazeteci çocukların haykırışları, faytonlara koşulan atların nal sesleri, kulağımıza çalınan marşlar… Hem diegetic hem de non-diegetic müziğin yoğun olarak kullanıldığı Gün Batımı’nda diyaloglar minimum düzeyde tutulmuş. Irisz’in bilgi edinmeye çalıştığı herkes bilmece gibi konuştuğu için bu diyaloglar da olayları aydınlatmaya yaramıyor genellikle. Asıl önemli ipuçları, Irisz’in kulak misafiri olduğu konuşmalarda saklı. Dolayısıyla ipuçlarını kaçırmamak için filmi pürdikkat dinlemek gerekiyor.

Kirli İlişkiler

Baştan sona şüphe ve belirsizlik hissinin hâkim olduğu Gün Batımı, gotik bir atmosfere sahip. Üstelik film, gotiğe has unsurlarla dolu: tehlikedeki kadın kahraman, türlü dolaplar çeviren kötü adamlar, yozlaşmış aristokratlar, karanlık sırlar, vahşi cinayetler… Irisz, beş yıl önce bir Dükü öldürdükten sonra kayıplara karışan abisinin izini sürerken kirli bir ilişkiler ağını da ortaya çıkarıyor. Bu kirli ilişkiler ağının merkezinde, eskiden Irisz’in ailesine ait olan şapka dükkânı ve dükkânın yeni sahibi Brill var. Kuruluşunun otuzuncu yılını görkemli partilerle ve havai fişek gösterileriyle kutlayan bu ihtişamlı dükkânın sadık müşterileri arasında Viyana’dan gelen aristokratlar ve kraliyet ailesi mensupları yer alıyor. Hattâ bizzat Prensesin kendisi alışveriş etmek amacıyla dükkâna teşrif ediyor. Ürettiği zarif şapkalarla incelmiş zevklere hitap eden bu gösterişli ve ışıltılı dükkân, 1900’ler Avrupa’sının –dolayısıyla Batı uygarlığının– doruğunu temsil ediyor filmde. Ancak bu uygarlık maskesinin ardında çürümüş bir şeyler var besbelli. Bir karakterin dediği gibi, “dünyanın bütün kötülüğü, bu birbirinden güzel şapkaların altında gizleniyor”.

Gün Batımı

Irisz’in abisi, şapka dükkânında cisimleşen kibar, parlak, uygar dünyanın tam zıddını temsil ediyor. O, hem Brill’e hem de onunla kirli işler çeviren aristokratlara korku salan bir kanun kaçağı, hattâ onların can düşmanı. Abisi bir kahraman mı yoksa acımasız bir katil mi, Irisz karar veremiyor bir türlü. “Kan görmekten hoşlanmıyorsun ama asıl kötülük Brill gibilerin içinde saklı” diyor abisi Irisz’e. Gelgelelim filmin Irisz’in abisini idealize ettiği söylenemez. Aslına bakılırsa ne Irisz’in abisi ne de onun liderliğini yaptığı halktan insanlar filmde olumlu bir şekilde resmediliyor: Şehrin çeperlerindeki kenar mahallelerden çıkıp gelen bu insanların dertleri adalet, özgürlük, eşitlik gibi değerleri savunmak değil, uygarlığa dair ne varsa yakıp yıkmak. Şiddetin doruğa çıktığı sahnelerden birinde, içlerinden birinin dile getirdiği “hakkımızda ne düşünüyorsun?” sorusu, Irisz’ten çok izleyiciye yöneltilmiş bir soru aslında. Kısacası film, bir yandan aristokrasiyi ve (Brill şahsında) burjuvaziyi eleştirirken, öte yandan bu imtiyazlı sınıflara dâhil olmayan mülksüzleri de önüne geleni öldüren barbar, yağmacı bir güruh olarak resmediyor. Üstelik yönetmen, aristokratların sapkınlıklarını kadraj dışı bırakıp imalarla, dolaylı yollarla anlatırken “ayaktakımının” barbarlığını doğrudan göstermeyi seçiyor.

Kadına Yer Yok

Gün Batımı’nda şehir, kaosun ve şiddetin kol gezdiği, tehlikeli bir mekân; özellikle de kadınlar için. Buna rağmen film boyunca Irisz, erkeklerin dünyasına meydan okuyan, onların koyduğu kurallara uymayan güçlü bir kadın portresi çiziyor. Ne var ki Irisz’in erkeklerin çizdiği sınırları ihlal etmesi, bazen tehlikeli sonuçlar doğuruyor. Abisini aramak için gittiği kenar mahallede Irisz tecavüze uğramaktan son anda kurtuluyor. Neticede ancak erkek kılığına girerek hareket kabiliyeti kazanıyor ve kadınlara yasaklanan mekânlara güvenli bir şekilde girip çıkabiliyor. Öte yandan filmde Irisz dışındaki bütün kadınlar iktidardan yoksun, pasif kurbanlar olarak resmediliyor. Avrupa’da 19. yüzyılın sonlarına doğru yükselişe geçen Birinci Dalga Feminizmin yankıları Budapeşte’ye hiç uğramamış gibi. İster gösterişli bir malikânede yaşayan bir Kontes olsun ister şapka dükkânında çalışan bir işçi, kadınlar paylarına düşen şiddete, cinsel istismara ve tecavüze sessizce katlanıyorlar. Her yıl Brill’in dükkânında çalışan genç kadınlar arasından seçilip Viyana’ya, aristokratların yanına gönderilen kadını nelerin beklediğiniyse, yönetmen hayal gücümüze bırakıyor. Vaktiyle “seçilen” kadınlardan biri olan Fanni’nin bir anlığına gözümüze ilişen, deforme olmuş yüzü, bu konuda bize bir fikir veriyor vermesine ama Fanni’nin başına tam olarak ne geldiğini öğrenemiyoruz asla. Filmde karanlıkta kalan bir sürü noktadan, doldurulması gereken bir sürü boşluktan sadece biri bu. Ama sonuçta meselesini bağırarak, açık seçik dile getirmeyip örtük imalarla yetinen, aksiyondan çok atmosfere önem veren Gün Batımı’nı asıl ilgi çekici kılan da izleyicinin hayal gücüne alan açan bu boşluklar zaten.


Gün Batımı, 21 Nisan 2021 tarihinden itibaren MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.