Şu An Okunan
High Life: Uzayda Kir, Kan, Sperm

High Life: Uzayda Kir, Kan, Sperm

Claire Denis’nin kendine özgü sinemasını alıp bir uzay gemisinin içine yerleştirdiği High Life bir grup mahkûmun klostrofobik öyküsünü anlatıyor. Bilimkurgu türünün hijyen estetiğini yıkan film, izleyicinin tür hakkındaki ezberleriyle de oynuyor.


Bu yazı, Altyazı’nın Mayıs-Haziran 2019 tarihli 189. sayısında yayımlanmıştır.


İlk adımlarını bir uzay gemisinin içinde atan bebeğin paytak paytak yürüyen tombul ayakları, uzay gemisinde doğum yapmış bir kadının memelerinden akıp tüm bedenine bulaşan süt, botlarını çıkarıp uzay gemisinin içindeki bahçenin toprağına basan bir erkeğin çıplak ayakları, ilk reglini uzay gemisinde olmuş bir genç kadının külotundan yatak çarşaflarına bulaşan kan. Claire Denis, High Life’ta, bilimkurgu türünün ana mekânlarından biri olan uzay gemisini, janrın daha önce belki de hiç şahit olmadığı imgelerle dolduruyor.

Son derece tuhaf bir uzay gemisi tahayyülü bu. Uzay boşluğunda salınışını dışarıdan ilk kez gördüğümüz an, bilimkurgu türünde izlediğimiz sayısız filmle kurulmuş olan ayarlarımız bozuluyor: Dikdörtgen bir uzay gemisi bu! Claire Denis araştırmasını yapmış, uzay gemilerinin böyle köşeli olmasının önünde bilimsel açıdan bir engel olmadığını öğrenmiş ve ayarlarımızla oynamaya buradan başlamaya karar vermiş. Ama geminin şekline dair bu tercih, sadece türü bozuma uğratmak için değil; Denis filmini “uzaya yerleştirilmiş bir hapishanenin filmi” olarak tarif ediyor. Uzay gemisinin iç tasarımı da, mürettebatın giydiği gündelik giysiler de hapishaneyi çağrıştırıyor. Zaten mürettebat da mahkûmlardan oluşuyor; cezalarını yeryüzü yerine uzay boşluğunda çekiyorlar.

İdam cezası almış bir grup genç mahkûm, kendilerine yapılan teklifi kabul edip ölüm yerine uzaydaki bu misyonda kobay olarak kullanılmayı tercih ediyorlar. Filmin ana karakteri ve anlatıcısı Monte şöyle diyor: “Çöptük, birileri bizi geri dönüşüme sokmayı akıl etti.” Bu mahkûmlardan başka da kimse yok gemide. 2001: Bir Uzay Macerası’ndaki (2001: A Space Odyssey, 1968) HAL gibi bir yapay zekâ da yok; onları yönetmek ve denetlemek üzere başlarında duran bir otorite olmaksızın bu dönüşsüz yolculukta baş başa kalan bir grup “suçlu” var yalnızca.

High Life, klostrofobik bir uzay gemisinin içinde kısılıp kalmış küçük bir grup insanın, Dünya’dan alabildiğine uzak bir karanlığın ortasındayken Dünya’da kurulmuş ahlaki değerleri, toplu olarak yaşamayı mümkün kılan kuralları bu hiçliğin içinde ne kadar yaşatabileceğini, yaşatmasının bir anlamı olup olmadığını sorgulatışıyla Yaratık’ı (Alien, 1979) getiriyor akla. Ama Yaratık’ta olduğu gibi insan denen şeyi silip geçmeye programlanmış bir yaratık yok High Life’ta. Gemidekiler seslerini kimseye duyuramadan tek tek ölüyor burada da; ama insanın insana ve insanın kendine ettikleriyle. İnsanlıktan alabildiğine uzak bir ‘yaratık’ imgesine, kötülük fikrini insan bedeninden dışarı atarak cisimleştiren bir fanteziye Claire Denis niye ihtiyaç duysun ki? İnsanın bizzat o yaratık olduğunu anlatmayı seviyor o.

FUCKBOX’TA İNSANLIKTAN ÇIKMAK
Onca zaman bir uzay gemisinde topluca yaşayan insanlar nasıl bir mahrem alan bulur da nerede mastürbasyon yapar? Claire Denis gibi bir yönetmen bir bilimkurgu filmi çekmeye kalkışınca ilk aklına gelecek sorulardan biri bu elbette. Bulduğu cevapsa ‘fuckbox’. Juliette Binoche’un canlandırdığı Doktor Dibs, ödül olarak verdiği hapların da yardımıyla bir iktidar kurmuş gemide. Fuckbox’ta mastürbasyon yaptırdığı erkeklerden aldığı spermleri gruptaki kadınların rahimlerinde döllemeye çalışan, kendi deyişiyle kendisini tamamen insan türünün devamlılığına adamış, biraz “deli bilimci” biraz “cadı” bir doktor. Monte (Robert Pattinson) ona “Sperm Şamanı” diyor. Dibs de çocuklarını ve kocasını öldürdüğü için hüküm giymiş bir mahkûm aslında; diğerlerinden bir farkı yok bu anlamda. Ama doktor kimliğiyle bir tür biyoiktidar oyununa soyunmuş.

Claire Denis evreninde seks son derece tehlikeli bir şey. Bu kadar haz veren bir şeyin ölümcül bir tehlike içermemesi mümkün değil Denis’ye göre. André 3000’ın canlandırdığı Tcherny, Monte’yle muhabbet ederken fuckbox’ın delilik olduğunu söyleyip “insan kendini öldürene kadar mastürbasyon yapabilir” diyor. Denis’nin filmlerinde seksin içerdiği tehlike bir yandan da, yaşam dürtüleri ile ölüm dürtülerinin iç içe oluşunun bir dışavurumu. High Life da bu yüzden şiddete bulanmış haz ve hazza bulanmış şiddet anlarıyla dolu.

Denis’nin, bedeni ve tensel hazları görselleştirme biçimi son derece ‘aşırı’ ve şaşaalı ama steril bir pornografik bakıştan da o kadar uzak. High Life’ın en unutulmaz sahnelerinden birinde Doktor Dibs, fuckbox’taki vibratör mekazinmasıyla mastürbasyon yapıyor. Tindersticks müziği eşliğinde kelimenin tam anlamıyla ‘kendinden geçen’ Dibs’in upuzun saçları çıplak vücudunu kaplamaya başlıyor; bu sahnenin tasarımı, kamera açılarıyla, kurgusuyla, trans hâlindeki Dibs’in o haz ânında “hayvana dönüştüğünü” sergiliyor. Claire Denis’nin sinemasında sekse bu kadar büyük bir alan açmasının, seksin bir anlığına insanı ‘insanlıktan çıkarmasından’, dolayısıyla “insan dediğimiz şey ne?” sorusunu bu ‘kendinden geçme’ anlarının içinde sormanın anlamlı bir egzersiz olmasından kaynaklandığını hissettiriyor bu sahne. Benzerini pek görmediğimiz türden bir cinsellik sahnesi, ‘güzel’ bulmakta zorlanacağımız bir çıplaklık, ‘erotik’ bulmakta zorlanacağımız bir orgazm temsili. Aşırılıktan gelen bir tekinsizlikle yüklü, ürkütücü. Seksin, verili sayılan çok temel birtakım sınırları aşma potansiyeline işaret bir aşırılık.

UZAYIN KİRİ, ZAMANIN İZİ
Claire Denis için sinema kolaylıkla takip edilen, anlaşılan, anlamlandırılan bütünlüklü ve tutarlı bir öykü anlatma aracı asla değil, hiç olmadı. O kadar ki, “film yapmak, açıklamalardan kurtulmaktır benim için” diyor. High Life’ta da, hayal ettiği evreni ikna edici bilimsel açıklamalarla temellendiren, bu yabancı evrenin işleyiş yasalarını izleyiciye hızla aktarmanın yollarını arayan Hollywood tarzı yapımların belirlediği hâkim tür kalıplarını toptan hiçe sayıyor tabii ki. Filmin finalinde de bizi “karadeliğin” içinde öylece bırakıyor zaten.

Bilimkurgu türüne içkin o kıssadan hisse çıkarma yaklaşımdan da eser yok Denis’nin filminde. Bazen şimdiye dair söz söylemek için geleceğe, bazen Dünya’ya dair söz söylemek için uzaya giden, tanımadığımız bir evrene baktığımız ölçüde açılan algılarımızla dönüp tanıdık evrenlerimizi sorgulamamızı öneren bilimkurgu örneklerindeki gibi bir yabancılaştırma mekanizması işlemiyor High Life’ta. Hattâ bilimkurgu türünün açtığı alanı, içerdiği imkânları pek de kullanmayan bir film bu aslında.

Uzayda geçmiyor olsa da çok fazla bir şey kaybetmeyeceğini düşündüren bu öyküyü bir uzay gemisinin içine yerleştirmek Denis’ye bir dizi başka imkân veriyor ama. İşte, uzay gemisinde regl olmayı, orada bebek emzirmeyi, mastürbasyon yapmayı hayal etmesine mesela. O geminin içine cennetten bir köşe gibi görünen bir bahçe yerleştirip, uzaydayken öyle bir bahçenin içinde olmak nasıl olurdu, o toprağa bakmanın hissi neye benzerdi diye sormasına, bunları izleyiciye hissettirecek ışığı ve kadrajı aramasına mesela. Ya da, geminin havalandırmasından esen rüzgârın tende yarattığı huzuru. Uzay boşluğunda baş başa kalmış, sarılıp yatan bir adam ile bir bebeğin tensel temasının duygusunu. Bir baba ile kızı arasında, hiçliğin ortasında yapayalnız olmaktan beslenen sevgiyi.

High Life, Claire Denis sinemasını alıp uzaya yerleştiriyor denebilir. Böylece bilimkurgu türünü –ister istemez– nasıl ‘kirlettiğini’ görmek filmin belki de en eğlenceli yanı. Işıl ışıl, yepyeni, pürüzsüz yüzeyler, kir tutmayan bembeyaz kostümler yok bu filmde. Dışarıdan bakınca, galaksi boyunca değil de denizaşırı seyahat etmek üzere yapılmış ve eskiyip püskümüş bir yük konteynerini andıran geminin içi de aynı dışı gibi, uzay yolculuğunda geçirdiği yılların izini taşıyor. Astronot kostümleri aklımızın ermeyeceği birtakım teknolojilerle yapılmamış; dikişlerini görebildiğimiz, kumaşının dokusunu hissedebildiğimiz, zamanla hafif sararmış kostümler. Monte’nin ve bebeğinin giysileri yıllar içinde yıpranmış, delinmiş, üzerlerine örttükleri battaniyeler eprimiş. Nesnelerde zamanın izini görmek, aşınmayı, eskimeyi görmek bile ne kadar alışılmadık bir şey bir bilimkurgu mizanseni için. Bilimkurgu filmlerinin hijyen estetiği yıkılıyor High Life’ta; zamanın izini üzerinde tutmayan, böylece ölümsüzlük ihtimalini tattıran bir mizansen yok. Spermle, kanla, dışkıyla, anne sütüyle ‘kirleniyor’ uzay; insanlık uzaydaki yolculuğuna ölümlülüğünün işareti de olan tüm bedensel sıvılarıyla birlikte çıkıyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.