Şu An Okunan
Muhteşem Marty: Rekabetin Politik Dili
Advertisement

Muhteşem Marty: Rekabetin Politik Dili

Safdie Kardeşlerin hızlı sinema estetiğini 1950’lere taşıyan Josh Safdie imzalı Muhteşem Marty, kahramanının “başarı hikâyesini” sınıfsal eşitsizlikler ve savaş sonrası kapitalist çıkar ilişkileriyle iç içe anlatıyor. Kimi tutmamız gerektiğini kestiremediğimiz bir maça benzeyen film, bizi Marty’nin sömürüye içkin Amerikan rüyasının peşinden soluk soluğa koşturuyor.

Soygun (Good Time, 2017) ve Uncut Gems’le (2019) isimlerini duyuran Safdie Kardeşler, 2025’te iki ayrı spor filmiyle, Dövüş Efsanesi (The Smashing Machine, 2025) ve Muhteşem Marty‘le (Marty Supreme, 2025) geri döndü. Yönetmenler, bu iki filmle seyircilerine adeta bir “sinema maçı” sundular diyebiliriz. İkisi de Rocky (1976) ve Kızgın Boğa (Raging Bull, 1980) gibi Amerikan spor filmi klasiklerine bugünden bakan filmler, biyografi-spor türünü estetik ve ideolojik olarak güncelliyor bir nevi. Benny ve Josh Safdie, özellikle New York’ta geçen adrenalin yüklü hikâyeleri ve bir türlü yerinde duramayan anti-kahramanlarıyla Scorsese’nin günümüzdeki en önemli temsilcilerinden. Başarının yalnızlıkla ilişkisine odaklanan ve Hollywood’un başarı hikâyelerini sorgulayan bu iki filmin, kardeşler birbirinden ayrıldıktan sonra çıkması elbette ki tesadüf değil. Özellikle Soygun’daki birini Benny Safdie’nin canlandırdığı iki kardeşin hikâyesi, bizi abi ve kardeş Safdie’ler arasındaki gerilim ve çatışmayla olduğu kadar, sevgi ve dayanışmayla dolu ilişkiyle tanıştırmıştı. Ne kadar otobiyografik itkilerle çekilmiştir bilinmez, fakat The Smashing Machine’deki iki boksör arkadaş arasındaki rekabetin bozamadığı dostluk da manidar. Özellikle de ağabeyin başarısını “kabulleniş” teması. Rahatlıkla söyleyebiliriz ki, ağabey Josh Safdie’nin masa tenisi filmi Muhteşem Marty , Soygun ve Uncut Gems’le aynı sularda yüzen, eğer bu bir maçsa da ilk oyunu açık arayla önde bitiren bir Safdie filmi. 

Başrolde Dövüş Efsanesi‘nin başrolü “Rock” Dwayne Johnson’dan cüsse olarak fazlasıyla zayıf Timothée Chamelet’in yer aldığı Muhteşem Marty, 1950’lerde geçen bir masa tenisi filmi. Öncelikle Josh Safdie’nin izlemesi çok keyifli, melez bir görsel işitsel dünya kurduğunu söyleyerek başlayalım. Safdie’lerin kendine has, anakronik detaylarla dolu görsel işitsel dünyası, seyirci olarak ağzınızda neredeyse bir “tat” bırakıyor (Soygun deyince akla gelen parlak Sprite şişesi, Uncut Gems’teki rengarenk mücevher taşının parıltıları gibi…) 50’lerde geçen bir filmi çoğunlukla 80’ler tınılarıyla dolu, Tears for Fears’tan Alphaville’e, Peter Gabriel ve New Order’a zengin bir soundtrack eşliğinde izlemek oldukça ilginç bir deneyim. Bir yandan ise 2. Dünya Savaşı’ndan, Japonya’nın seyahat yasağından, emekli olmuş bir sessiz film starından bahsediliyor filmde. Bu görüntülere eşlik eden parçalar arasında sosyal medya sayesinde yeniden dolaşıma girmiş ve Z jenerasyonunun da radarına girmiş ‘Forever Young’ da var. Tüm bunlar, yine aynı jenerasyonun favori yıldızlarından Timothée Chamelet’yi kapkalın gözlüğü ve yeni terlemiş bıyıklarıyla 50’lerde izlemek kadar tuhaf bir deneyim. Bu bir yandan yalnızca Safdie’lere has estetik bir tercih gibi dursa da, en başta da söylediğim üzere bir tür dil güncellemesi aslında. Son dönemde ivmelenerek hızlanan, David Bordwell’in “yoğunlaşmış devamlılık” (intensified continuity) adını verdiği görsel-işitsel kurgu, yavaş sinemanın karşısına bir tür “hızlı sinema” koyuyor. Hollywood zaten genel olarak hızlanmışken, hızı karakterlerinin düşünme şekli ve zamanın ruhunun bir dışavurumu olarak tasarlayan Muhteşem Marty gibi filmler, tarihi algılama (anlama değil) ve hatırlama biçimlerine dair yeni bir kanal açıyor. Sırf tarihi diye büründüğü temelsiz ciddiyetten ve sterillikten arınmış, üzerine yaşanmışlık sinmiş, kirli, adeta “küf kokan” yepyeni bir dönem filmiyle karşı karşıyayız sanki. 

Muhteşem Marty

Geçmişe Taraf Değiştirmek

Sadece bir dönem filmi değil, aynı zamanda biyografik bir spor filmi de olan yapımdaki “ABD’ye karşı Japonya” temasından yola çıkarak biraz bu yeni hatırlama biçimlerine değinebiliriz. ABD’ye masa tenisini tanıtmaya çalışan Marty’nin beklenmedik bir rakibi var: Japonya’daki savaş sonrası seyahat yasağına rağmen Londra’daki turnuvaya katılmayı bir şekilde başarmış Endo. Özellikle Rocky gibi serilerde rakibin siyasi ve ulusal kimliği daima müsabakalardaki kanlı rekabete meşruiyet sağlamıştır – örneğin Soğuk Savaş sırasında çekilen ve bize “unutulmaz” bir Rus temsili veren Rocky 4’ün (1985) Ivan Drago’su bunun en problematik örneklerinden biridir. Hepsi olmasa da Amerikalı kimi yönetmenlerin son dönemde Hollywood’un bu problematik temsilleriyle kendilerince bir yüzleşmeye girdiğini gözlemliyoruz. Oppenheimer’da (2023) Christopher Nolan’ın tarihe ve Japonya’ya dair görece “saygılı” tavrı bunun bir göstergesi. Benny Safdie de filmi için ABD için kritik bir dönemeç olan İkinci Dünya Savaşı sonrasını seçiyor. Bu dönemde ülke hem kurtarıcı hem fail hem de kurban olarak kendi imajını kurma ve kurtarmanın peşinde.

Safdie film boyunca spor filmlerinde genellikle karikatürize edilen ve “birtakım paragöz adamların işi” diye kenara itilen kapitalist üretim ilişkilerini özellikle öne çıkarıyor. Keza genelde melodram malzemesi olan ve pek derinleşemeyen sınıfsal ilişkiler de filmde merkezi bir yer kaplıyor. Savaş sırasında Amerikan şirketlerinin Nazilerle sürdürdüğü ekonomik ilişkileri ve siyasi ikiyüzlülüğü son olarak David Fincher imzalı biyografi Mank’te (2020) de izlemiştik. Muhteşem Marty’de de karakterimizin yeteneğinin ve başarısının ticari ilişkiler kurmadan bir hiç olduğunu izliyoruz. Kendisini bir metaya dönüştürmeye çalıştığı, sınıfsal konumunun hiçbir şeye yetmediği bir ayrıcalık düzeni söz konusu. (Ayrıca filmde Saul’un Oğlu’ndan (Saul Fia, 2015) tanıdığımız Géza Röhrig’in oynadığı toplama kampı sekansı ve Marty’nin “patronu” tarafından fiziksel olarak aşağılandığı sekanslar, Holokost’la fazlasıyla sert bir bağ da kuruyor arka planda.) Günümüzde de spor endüstrisinin büyük bir parçası olan ulusötesi kapitalist şirketlerin, savaş ve sonrasında elde ettikleri sermayeyle nasıl “serpildiğini” gösteriyor bize film alttan alta. Hayatta yeteneğinden başka hiçbir “sermayesi” olmayan Marty’le böyle bir arka planda tanışıyoruz. Bu bağlamda Muhteşem Marty bir yandan hem bize istediğimiz o “spor filmini” verirken, bir yandan da kimin kazanmasını istediğimizden emin olamadığımız, ulusal rekabetin siyaset ve sınıfla iç içe geçtiği katmanlı bir spor müsabakası kuruyor. Marty kaybederse Amerikan kapitalizminin Japonya’yı bir kez daha sömüreceği ve Amerikan işçi sınıfının kaybedeceği tuhaf bir oyun var karşımızda. Öte yandan Marty kazanırsa, tarih ve sinema sahnesinde “bir kez daha” ABD kazanmış olacak. Tıpkı Rekabet’in (Challengers, 2024) sonundaki maçta olduğu gibi, taraf tutmanın o kadar kolay olmadığı bir karşılaşma var filmin finalinde. Karakterimizin tarafını tutup tutmamak konusunda da aynı sulardayız. Tarih, Safdie’nin parlak gözlerinden yeniden sahnelenirken, bilinen doğrular da yer değiştiriyor. Bir de böyle izleyin tarih oyununu diyor sanki film bize.

“Biz Yaptık”

Marty karakterini hem Uncut Gems’in Adam Sandler’ına hem de Soygun’un Robert Pattinson’ına benzetmek mümkün. Dürtüsel doğası, etik olarak sürekli gri bölgelerde dolanması, hızla akan ve bir türlü durmayan zihni, çıkarcılığı, suçla olan gelgitli evliliği ve kadınlarla olan problematik ilişkisi. Yine de flmi klasik bir anti-kahraman hikâyesi olarak okuduğumuzda, ana karakterimiz için yazılan kaderin Soygun ve Uncut Gems’ten çok daha aydınlık olduğunu söyleyebiliriz. Diğer ikisinin tersine Marty, bir yerde kendini sabote etmeyi bırakmayı başarıyor ve yetişkinliğe adım atıyor (bunun “aile babası” olarak resmedilmesi biraz fazla Amerikan. Biz bunu “ötekini düşünebilmek” olarak çevirelim şimdilik.)

Muhteşem Marty

Safdie, diğer filmlerinin tersine film boyunca da daha “yetişkin” bir anlatı kuruyor. Bir kez daha fazlasıyla hızlı ve dürtüsel bir estetik söz konusu. Ancak bu sefer yukarıda da bahsettiğim üzere belirgin bir siyasi arka plan ve sınıfsal eleştiri var. Sınıfsal bilinci dürtüselliğiyle iç içe geçmiş Marty’nin. İsyanı da yıkıcılığı da – politik olmasa da – sınıfsal bir öfkeden besleniyor. Ancak aynı zamanda Amerikan rüyasının bireyci masallarıyla bencilleşip kötücülleşmiş, kendisini de etrafındakileri de (özellikle de kadınları) sömüren, çelişkilerle dolu biri. Marty para çalıyor, aklı fikri parada. Ancak bir yandan da sürekli dilinde şu sözler var: “Kazandığımda bunun şu kadar katını vereceğim sana…”, “Bu para bana sadece turnuvaya gitmek için lazım.” “Sadece hakkımı istiyorum.”

Annesine Mısır’dan bir mücevher yerine piramitlerden bir parça getirmesi mesela. Piramitleri kastederek “onları biz yaptık” deyişi. Bu sahne, Uncut Gems’in başında izlediğimiz, kayadan mücevherin çıkarıldığı sahneyle aynı açıdan çekilmiş. Bu sefer bir yerlerden çalınıp gaspedilen, parıl parıl bir kaya değil; sade, süssüz, sıradan bir taş var elinde kahramanımızın. Biz yaptık diyor. Gerçek ya da kurmaca, her şeyinizi, biz yaptık. 


Muhteşem Marty’nin sinemalardaki gösterimi devam ediyor.

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.