Şu An Okunan
Sınır: Karanlık Bir Masal

Sınır: Karanlık Bir Masal

Sınır

2018 yılında Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde büyük ödülü kazanan Sınır ertesi yıl İsveç’in Oscar adayı oldu. İran asıllı İsveçli yönetmen Ali Abbasi’nin imzasını taşıyan film, kimlik ve aidiyet temaları etrafında dolaşırken her türlü sınırı sorgulayan şaşırtıcı ve fantastik bir gerilim.


Bu yazı, Altyazı’nın Mayıs-Haziran 2019 tarihli 189. sayısında yayımlanmıştır.


İran asıllı İsveçli yönetmen Ali Abbasi’nin son filmi Sınır’ın (Gräns, 2018) senaryosu, İskandinav Büyülü Gerçekçiliği akımının öncülerinden John Ajvide Lindqvist’in aynı adlı öyküsünden Abbasi tarafından sinemaya uyarlanmış. 2008’de yine Lindqvist’in romanından uyarlanan Gir Kanıma (Låt den Rätte Komma in, 2008) büyük bir başarı kazanmış, ardından 2010 yılında ABD’de yeniden çekilmişti. Sınır hem Gir Kanıma’yla, hem de Abbasi’nin 2016 yılında Berlin’de ilk film kategorisinde yarışan filmi Shelley’yle (2016) birçok ortak özellik taşıyor: Borgesvari bir ironi, Kafkaesk tuhaflıklar, sıradan karakterlerle mitolojik canlıların türler arası yakınlaşmaları ve bugünün politik meselelerini metaforik bir dille konuşan hikâyeler.

Sınır, Ali Abbasi’nin kendi ifadesiyle kırk yaşındaki bir kadının büyüme ve gerçek kimliğini keşfetme hikâyesi. İsveç’in kırsalında geçen hikâye sıradan bir gündeliğin akışı içinde, gümrük memuru Tina’nın hayatını takip ederek başlıyor. Ancak hayatı her ne kadar sıradan olsa da Tina, filmin ilk karesinden itibaren sıradışılığıyla izleyiciyi çarpan bir karakter. Eva Melander’in hayranlık uyandıran oyunculuğu ve filme En İyi Yabancı Film’in yanı sıra, En İyi Makyaj dalında da Oscar adaylığı getiren başarılı makyaj tasarımı sayesinde, Tina karakteri ürkütücü olduğu kadar, tuhaf bir biçimde çekici ve insanda bakma arzusu uyandıran bir çirkinliğe sahip. Ama Tina’yı ürkütücü kılan sadece çirkinliği değil. Tina yabani bir hayvana ait derin ve vahşi bakışları, olağanüstü sezgi gücü ve suçluluk duygusunu koklayabilme yeteneğiyle çirkinliğinin ötesinde tedirgin edici bir karakter.

Gümrük memuru olarak çalışan ve sınırdan geçen insanları delici bakışlarıyla takip eden Tina bir suçluyla karşılaştığında, âdeta tüm duyuları harekete geçiyor. Dudakları geriliyor, gözbebekleri irileşiyor ve burnu iz süren bir avcı gibi onu hedefine götürüyor. Bu tuhaf yeteneği sayesinde şaşmaz bir kesinlikle, sınırdan kimisi birkaç şişe fazladan içki, kimisi çocuk pornosu dolu bir hard disk geçirmeye çalışan insanları sadece koklayarak tespit edebiliyor. Tina işinde o kadar iyi ki, polisle birlikte çalışarak tek başına uzun zamandır takip edilen bir çocuk pornosu çetesinin yakalanmasını sağlıyor. Kendisi de dahil olmak üzere kimse Tina’nın bu doğaüstü görünen yeteneğini açıklayamıyor ama işe yaradığı sürece kimse fazla sorgulamıyor da.

Sınır

İşyerinin dışındaysa Tina’nın hayatı o kadar da kolay değil. Bu sefer sokakta sürekli delici bakışlarla takip edilen Tina’nın kendisi. Etrafındaki herkesten o kadar farklı ki, göze batmadan hareket etmesi, bir an olsun farklı olduğunu unutup sıradan hissetmesi mümkün değil. Tina insanlara değil, ormana ait. İnsanların aksine, ormanın canlıları Tina’dan kaçmıyor. Tina’da onları çeken, onlara güven veren bir aşinalık var. Tina gecelerini, işsiz ve alkolik erkek arkadaşıyla geçirmek yerine, evinin etrafını saran ormanın derinliklerinde bazen kızıl bir tilkiyle, bazen dev bir ren geyiğiyle geçirmeyi tercih ediyor. Orman Tina’nın kendini ait hissettiği tek yer. Babası erkek arkadaşının Tina’yı maddi çıkarları için kullandığını düşünüyor. Tina da bunun farkında ama yine de etrafında bir insanın olmasından memnun. Çünkü bakımevindeki babasının günden güne silinen hafızasıyla birlikte, hayatta gerçek anlamda sevgi ve kabul gördüğü tek sığınağı da kaybetmek üzere.

Yurtsuz Bırakılmanın Öfkesi

Tina tam da kendisine kurduğu bu küçük dünyada, daha fazlasını ummadan yaşamaya razı olmuşken, bir gün karşısına sormayı bıraktığı tüm soruların cevaplarıyla birlikte Vore çıkıyor. Gümrük koridorunun karanlığında belirdiği anda Tina, Vore’yi fark ediyor. Zaten Vore de Tina gibi pek gözden kaçacak bir tip değil. Bu gizemli yolcu ve Tina arasındaki benzerlik, daha ilk bakışta paylaştıkları fiziksel özelliklerde kolayca görülüyor. Ama aralarındaki türdeşlik sadece çirkinliklerinde saklı değil. Yıldırım çarpması sonucu vücutlarında oluşmuş izler ve kuyruk sokumlarındaki ameliyat yarası ikilinin sadece çirkinliklerini değil, benzer bir tarihi, aynı kaderi de paylaşmış iki canlı olduklarını gösteriyor. Vore’yi tanıdıkça Tina, kromozom bozukluğuyla doğan bir ucube olmadığını, kendisini hayat boyu hiçbir yere ait hissetmemesinin asıl nedenini öğreniyor. Yalnız, kimsesiz, yurtsuz bırakılmış olmanın; ona ait olan her şeyin insanlar tarafından zalimce yok edilmiş olduğunu öğrenmenin taşıması güç öfkesiyle tanışıyor.

Filmin ilk on dakikasından sonra olanları, her sahnede beklenmedik gelişmelerle giderek daha da tuhaflaşan olay örgüsünün sürprizlerini açık etmeden anlatmak mümkün değil. Vore ve Tina arasındaki yakınlaşma, sıradışı bir aşk hikâyesi olarak başlayıp Gotik korku öğeleriyle gerilim dozu her dakika artan karanlık bir masala, sonunda da giderek bağlandığımız bu karakterlerle ilgili tüm yargılarımızı sarsacak bir intikam hikâyesine dönüşüyor. Filmde sinema tarihinin belki de en tuhaf ve rahatsız edici sevişme sahnesinden Tina ve Vore’nin ilişkisine paralel akan bir pedofili hikâyesine, hazmı zor birçok an var. İzleyiciyi her ânında şaşırtıp kolaylıkla taraf tutamayacağı bir konumda bırakan Sınır, rahatsız edici ve kafa karıştırıcı bir izleme deneyimi.

Kimlikler Arasındaki Sınırlar

Sınır’ın etrafında dolandığı en önemli temalar kimlik ve aidiyet. Yabancılık, aidiyet duygusundan yoksunluk, birbiriyle çatışan kimlikleri taşımanın yarattığı kafa karışıklığı… Bunlar hayatının ilk yirmi yılını İran’da geçirdikten sonra İsveç’e göçen yönetmen Ali Abbasi’nin kendi deneyimiyle de örtüşen temalar. Abbasi artık bu çift kimliklilik hâlini kabul ettiğini ve bunu kendisi için bir avantaja dönüştürmeye karar verdiğini söylüyor. Sınır bu çabanın ürünü bir bakıma. Bugün gelişmiş ülkeler göçmen ve mülteci akınına karşı sınırlarını giderek daha da kalın çizgilere dönüştürme telaşındayken, filmin meselesi kurduğu küçük ve masalsı dünyadan katmanlar hâlinde genişleyerek evrenselleşiyor. Ayrıca Sınır’ın kimlik teması üzerinden kurduğu evrensellik, sadece ulusaşırı bir kimlik karmaşasının yarattığı politik meselelerle de sınırlı değil. Tina’nın Vore’ye duyduğu tutkunun peşinden gitme cesaretiyle filmde kimlik teması, kuir cinsellik, heteronormativitenin sınırları ve cinsiyet rolleri etrafında örülen duvarları da kapsayan açılımlarla zenginleşiyor.

Sınır

Yine de Sınır’ı benzerlerinden ayıran en önemli özellik, kimlik meselesi hakkında tek bir hikâye üzerinden farklı katmanlarda söz söylemekle yetinmemesi. Sınır’ın en etkileyici yanı Abbasi’nin Lindqvist’in metnini uyarlarken yaptığı katkılarla, bir göçmen olarak kendi dışarlıklı hissiyatını, hikâyenin geçtiği topraklarda doğan ve 2000’lerin başından beri örnekleri sayılı olsa da etkisi kuvvetle hissedilen İskandinav Büyülü Gerçekçiliği akımının geleneğinin içine yerleştirme becerisi. Film asıl meselesini de kimlikler üstü bir temadan, İskandinav Büyülü Gerçekçiliği’nin temel meselesi olan ‘tür’ ve ‘türcülük’ meselesinden alıyor. Avrupa’nın çevre duyarlılığı en gelişmiş ülkelerinde doğan İskandinav Büyülü Gerçekçiliği akımı, pagan mitolojisinden devraldığı anlatım geleneğiyle insan türünün gezegende yarattığı yıkımı karanlık intikam masallarına dönüştürerek anlatan bir akım.

Buradaki ironi durup düşünmeye değer: Büyülü Gerçekçilik, 1930’larda adlandırılıp Borges, Marquez, Allende gibi Latin Amerikalı yazarlarla 40’lar, 50’ler boyunca altın çağını yaşamış bir akım. O günden bu yana Büyülü Gerçekçilik ile Gerçeküstücülüğü birbirinden ayıran sınırlar tartışılıp duruyor. Bu tartışmanın politik olarak kilitlendiği mesele, sömürge toplumlarında doğan Büyülü Gerçekçilik akımını, muktedirin topraklarında anlatılan Gerçeküstücü hikâyelerden ayırmak için neden farklı bir adlandırmaya ihtiyaç duyduğumuz. Avrupa’nın en güçlü refah toplumlarında doğan İskandinav Büyülü Gerçekçiliği, bu tartışmayı artık geçersiz değilse de nispeten gereksiz kılmış durumda. Baskın çıkan bir taraf varsa, o artık ayrıcalıklarını korumak için giderek sınırlarını daraltan muktedir değil, o sınırları delip geçen dışarıda bırakılan.

Türler Arasında

Zaten dışarıda kalanın kimlik değil tür üzerinden tanımlandığı bir hikâye dünyasında artık hiçbir sınır korunaklı değil. Sınır hem sinemasal türlerin, hem anlatısal akımların, hem de konu aldığı karakterlerin kimliklerinin sınırlarını delik deşik ederek artık geçirgen olmayan, güvenli hiçbir sınırın kalmadığını anlatıyor. Şimdi hesap ödeme zamanı.

Karanlığın içinden çıkıp gelen gizemli yolcu Vore’ye göre insan türü bir hastalık. Sınır tanımaz bencilliğiyle türünün devamını sağlayacak çocuklarını bile kendi tatmini için kullanmaktan kaçınmayan bir parazit. Tina hikâye ilerledikçe bu tuhaf beyaz atlı prensin bir intikam meleği olduğunu keşfediyor. Buradan sonra vereceği her karar Tina için çok zor. Vore’nin yaptıklarının ahlaki olarak arkasında durmak mümkün görünmüyor. Ama filmin kurduğu dünya içinde insan olarak kendi ahlakımıza tutunmamız da mümkün değil. İnsan ahlakı artık o kadar kirli, sınırları muğlak ve güçlünün elinde ki, Tina ve Vore’yi anlamak için yeni bir ahlaka, yeni kimliklere ve sınırlara ihtiyacımız var. İşte Sınır’ın asıl gücü, hâlâ korunaklı sandığımız son sınırın, doğa ile diğer türler arasına çizdiğimiz sınırların insan türünün devamını tehdit eden bir yıkımla ortadan kalktığını, değişimin kaçınılmaz olduğunu hatırlatmasında.


Sınır, 6 Mart 2021 tarihinden itibaren MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.