Şu An Okunan
The Florida Project: Sihirli Kalenin Sınırlarında

The Florida Project: Sihirli Kalenin Sınırlarında

The Florida Project

Sistemin kusup attığı yersiz yurtsuzların barındığı, toplu konutları andıran bir motelde geçen The Florida Project rengârenk bir yaz hikâyesi. Yönetmen Sean Baker, Disneyland’in hemen yanıbaşındaki bu mor renkli kötü Disneyland kopyasında yaşayan karakterlerine büyük bir sevgiyle yaklaşıyor.


Bu yazı, Altyazı’nın Şubat 2018 tarihli 180. sayısında yayımlanmıştır.


Adını iki trans seks işçisinin bir gününü anlatan ve tamamı iPhone’la çekilen Tangerine (2015) filmiyle duyuran Sean Baker’ın son filmi The Florida Project (2017), “sınırlardaki” karakterlerinin enerjisine yetişmeye çalışan titrek kamerasını yine sokağa, merkezin dışına, kahramanlarının tam dibine yerleştiren ve coşkusu her karesinden taşan sıradışı bir masal. Amerikan bağımsız sinemasının öne çıkan isimlerinden Baker, sınırda yaşayan ve marjinalize edilen karakterlere kariyerinin başından beri duyduğu sempatiyi bu filminde de devam ettiriyor. Karakterlerinin neredeyse peşinden koşan ve sürekli kamerayı onların göz hizasına yerleştiren yönetmen, kendi ifadesiyle “marjinal olana dışarıdan bakmamak” için büyük bir çaba sarf ediyor. Tangerine’de olduğu gibi bu filminde de amatör oyuncularla çalışmayı tercih eden Baker, yer yer etnografik bir meraka dönüşen büyük bir sevgi besliyor karakterlerine. Ana karakterleri altı yaşındaki küçük Moonee ile genç annesi Halley olan film, Florida’daki Disneyland’in sınırlarında yer alan, alt sınıftan kimseler için alternatif bir toplu konut işlevi gören, sanki merkezin dışarı kustuğu çöplerden ve artıklardan besleniyormuş gibi duran Magic Castle (Sihirli Kale) motelinde geçiyor. Bu hikâyeyi bir masala dönüştürense, anaakım anlatılarda mutlaka tehlikeli, tekinsiz ve renksiz olarak resmedilen bu mekânlarda yaşayan ve hikâyeleri trajik bir şekilde sonlanan bu insanların, başlarına geleceklere dair tüm korkularımızı boşa çıkarması. Biz her an kötü bir şey olacak diye beklerken, Moonee ve arkadaşları koşacak, gülecek, çığlık atacak, küfredecek, ağızlarının suyu akarak dondurma yiyecek ve biz onların hızına zor yetişeceğiz. Hem odağına aldığı karakterlerle, hem duyusal estetiği ve karakterlerinin yanı başından ayrılmayan kamerasıyla, hem de ‘beklenen tehlikenin gelmemesi’ üzerinden kurduğu politik sözüyle geçtiğimiz senenin en iyilerinden American Honey’yi (2016) anımsatan The Florida Project, her telden çalan rengârenk bir “aile filmi”.

Disneyland ve Ötekisi

Film, ismini Walt Disney’in 1950’lerde hayata geçirdiği Disneyland projesinin ilk versiyonlarından biri olan ‘Florida Project’ten alıyor. Özellikle parlak renklerden beslenen gösterişli estetiği, insanı hayrete düşüren taklit yeteneği ve sıfırdan bir dünya yaratma kapasitesiyle Disneyland, Baudrillard’a göre imajların ve simülasyonların kendi gerçekliğini yarattığı gösteri toplumun paradigmatik örneklerinden biridir. Farklı masalların dünyasından fırlamış şatoların, evlerin, otellerin ve restoranların arasında gezinirken, özel olarak tasarlanmış bitki örtüsünün içine gizlenmiş hoparlörden film müzikleri işitebileceğiniz bu dünya, takıntılı bir titizlikle düzenlenmiştir. Merkezde büyük bir şato yer alır ve park onun etrafında Karayip Korsanları’ndan Disney prenseslerine, Kayıp Balık Nemo’dan Oyuncak Hikâyesi’ne, farklı kollara doğru açılır. Yaratma, kontrol etme ve sergilemeye dair bu takıntılı tavrıyla Disneyland, bir yandan da Hollywood sinemasının ulaşmak istediği bir ideal, bir arzu nesnesi gibidir de. Çünkü anaakım sinema da tıpkı Disneyland’inki gibi tamamen kurmaca, hayalî ama inandırıcı bir dünya yaratma, var olan gerçekliği en mükemmel şekilde taklit etme peşindedir.

The Florida Project ise kendi karakterleri için yarattığı kale şeklindeki “küçük krallığı” pastel tonda bir mora boyuyor ve adını Sihirli Kale koyuyor. Biraz ötedeki Disneyland’in Sihirli Krallık (Magic Kingdom) tema parkına gitmek isteyen turistlerden birkaçı, yanlışlıkla da olsa bazen bu motele uğrayıveriyor (“Ben bu çöplükte kalmam!” diye isyan etseler de). Moonee ve alt komşusu Scooty’nin yeni arkadaşları Jancey’yi ziyaret ettikleri karşı motelin ismi ise ‘Futureland’ (Geleceğin Dünyası/Mekânı). Elbette bu isimler, yersiz yurtsuz otel sakinlerinin bir ay dolunca yönetim sorun çıkarmasın diye geceyi dışarıda geçirdiği ve haftalık kirayı zar zor çıkardığı bu derme çatma motellerin üzerinde oldukça ironik duruyor. Boyası dökülen, bir kaleden ziyade toplu konutları andıran bu moteller, hem mekânsal hem de metaforik olarak Disneyland’in periferisi, artığı, kötü bir kopyası ve ötekisi işlevi görüyor.

The Florida Project

Moonee ve Scooty, Jancey’ye kendi “mahallelerini” tanıtırken bu öteki olma hâli daha da belirginleşiyor. Turistlere hitap eden ve dinlenme tesislerini anımsatan kitsch bir estetiğe sahip birkaç mekânın önünden geçiyorlar: Kendisi de devasa bir plastik portakal olan portakal pazarı, üzerinde dev bir büyücü heykeli yer alan hediye dükkânı ve yine dev bir külah şeklinde tasarlanmış dondurmacı. Bu dükkânların bulunduğu bölge, Disneyland’in fikrinden ve biraz ötedeki varlığından beslenen kötü bir kopya, bir banliyö, merkeze ulaşmadan önceki bir geçiş alanı âdeta. Sean Baker’ın bu sahnelerde kamerasını uzağa konumlandırması ve arka plandaki dev dükkânların önünde minicik kalan karakterlerini soldan sağa yürürken çekmesi de bu “geçiş mekânı” havasını güçlendiriyor. Sürekli devam eden bu yol, sanki Disneyland’e gidiyormuş gibi duran ama hiçbir zaman oraya ulaşamayan bir tünele benziyor.

Bir seferinde Moonee ve Scooty Jancey’yi daha da uzağa götürüyorlar ve yine pastel renklerle boyalı, yıkık dökük ve terk edilmiş birtakım evlerin içinde geziyorlar. Muhtemelen ABD’de 2008’de yaşanan emlak krizi nedeniyle boşalan bu evler, ülkenin her tarafında kredi borçlarını ödeyemeyen ailelerin çürümeye terk ettiği binlerce evden sadece birkaçı. Moonee heyecanla anlatıyor, bu oda benim odam olacak, şurada yatağım, şurada ise kitaplığım… Scooty ise duvarları parçalıyor, aynaları kırıyor, klozeti camdan aşağı fırlatıyor. Son olarak hep beraber şömineyi yakıyor ve bir yangın çıkartıyorlar. Bu yangın, motel sakinleri için bir gösteriye dönüşüyor, “televizyondakinden bile daha iyi!” diyor Halley. Küçücük bir odada yaşam mücadelesi veren bu insanların bomboş evlerin yanışını neşeyle izlemesi elbette oldukça ironik bir görüntü yaratıyor. Tüketimin fetişize edilerek doruk noktasına ulaştığı Disneyland’in sınırlarında yaşayan, sürekli çöp ve artık üreten bir ekonominin kenara fırlattığı bu evsiz insanlar, az ötelerinde çürümeye bırakılmış bu evlerle kendileri arasındaki görünmez sınırla dalga geçiyorlar sanki.

Alternatif Krallık

Her hâliyle bir banliyöyü andıran bu geçiş mekânında tüm karakterler yersiz yurtsuz, göçebe ve geçici belki. Ama Baker’ın yaptığı en önemli hamle, özellikle kara film ikonografisinin vazgeçilmezi olan bu karanlık, tekinsiz ve geçici yol üstü mekânlarını alternatif bir “krallığa” dönüştürmek oluyor. Bu filmde geçicilik ve yersiz yurtsuzluk tehlikeye değil, özgürlüğe işaret ediyor. Bu enerjik ve özgür ruh, çocukların gamsızlığında, olur olmaz her şeyle dalga geçişlerinde, yasakları delişlerinde ve ebeveynleri dahil her türlü otoriteye oyunbaz bir şekilde başkaldırışlarında vücut buluyor. Yeni gelenlerin arabalarına tüküren, kirletmemeleri gereken masaların üzerinde zıplayan, motelin elektrik şalterini kapatıp ortalığı ayağa kaldıran bu çocukların başına, beklenenin aksine hiçbir şey gelmiyor. American Honey’de Andrea Arnold evsiz Star’ı nasıl “tehlikeli” gözüken mekânlara ve durumlara sokup sonra onu oradan dans ede ede, güle oynaya çıkarıyorsa; Baker da çocuklarının başına hiçbir şey gelmesine izin vermeyerek onlara alternatif bir masal hediye etmiş oluyor. İki film de ABD’nin periferisinde, arka sokaklarında, görünmez/geçici mekânlarında dolaşıyor ve hafızamızdaki karanlık imgelere inat parlak renkleri ve duyusal estetikleriyle sınırlara dair algımızı tepetaklak ediyor. Öte yandan, kamera American Honey’de olduğu gibi karakterlerini sürekli arkadan takip etmesine rağmen, Baker hep orta ölçekler kullanarak onlara belirli bir mesafeden yaklaşıyor. Böylece bir yandan seyircisini bu evrene dahil ederken, bir yandan da karakterlerin fetişleşmesine izin vermiyor.

The Florida Project

Yarattığı bu alternatif masalsı evrene rağmen, Baker’ın politik gerçeklerden kopuk tozpembe bir tablo çizdiğini söylemek de yanlış olur. Nasıl ki Tangerine seks işçiliğine dair üretmeye çalıştığı alternatif temsile şiddeti de dahil ediyorsa, The Florida Project de anlatısını romantize etmeden, meselenin farklı boyutlarını da hikâyeye dahil ederek kuruyor. Halley seks işçiliğine başladığında etrafından aldığı tepkiler bu noktada önem kazanıyor. Başından beri çocukları tacizcilerden koruyan, kirasını ödeyemeyenlere müsamaha gösteren, tüm motelin bir nevi “babası” hâline gelmiş olan yönetici Bobby, Halley’nin seks işçiliği yaptığını öğrendiğinde ona karşı ahlakçı bir tavır sergiliyor örneğin. Moteldekiler Halley’ye selam vermemeye başlıyor, en yakın arkadaşı onu tamamen terk ediyor ve Sosyal Hizmetler görevlileri çocuğunu almak için kapısına dayanıyor. Film boyunca sürekli gülüp çığlık atan Moonee’yi üzgün gördüğümüz tek sahne de bu sahne oluyor. “Beni sinirlendirmek mi istiyorsunuz?” diye bağırıyor görevliye gözleri yaşlı bir şekilde. Hayır, annesinin vurdumduymazlığı yüzünden değil, kendi başına özgürce oradan oraya koştuğu için değil, küfrettiği ya da tükürdüğü için değil; moteldekilerin ahlakçı tavrı yüzünden zarar görüyor Moonee. Başından beri hissettiğimiz “bu karakterlerin başına bir şey gelecek” korkusu, devlet mekanizması hikâyeye girdiği anda gerçeğe dönüşüyor ve Moonee kendisini koruması gereken görevlilerin elinden koşarak kaçıyor. Halley’nin “Siz çocuğumun kaçmasına neden oluyorsunuz ama ‘uyumsuz’ olan ben oluyorum, öyle mi?” diye isyan edişi de bundan. Otoriteler ve toplum nazarındaki tüm bu “uyumsuzluğuna” rağmen film boyunca Halley’nin kızıyla beraberken tüm dertlerini bir kenara bıraktığını, yağmurun altında ıslandığını, oradan oraya koşuşturduğunu, çığlık çığlığa gülüştüğünü ve bu dünya her ne ise, oradaki her şeyini kızıyla paylaştığını görüyoruz. Onlarınki başka türden, kabına sığmayan bir sevgi ve en önemlisi Moonee mutlu bir çocuk.

Baker, Tangerine’de olduğu gibi hikâyesini iki arkadaşın el ele tutuşmasıyla bitiriyor, üstelik bu sefer, ilk defa kadraja giren “masallar diyarı” Disneyland’e kaçıyorlar. Moonee ve Jancey sınırı aşıyor, kenarda kalmayı reddediyor ve gizlice merkeze sızıyorlar. Bu devasa gösteri dünyasındaki görünmezliklerini ve yersiz yurtsuzluklarını harekete ve özgürlüğe dönüştürüyor, sihirli şatonun ufuklarında gözden kayboluyorlar.


The Florida Project, 28 Mayıs 2021 tarihinden itibaren MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.