Şu An Okunan
Toni Erdmann: Sahte Baba Sahte Kız

Toni Erdmann: Sahte Baba Sahte Kız

Toni Erdmann

Her daim ciddi ve meşgul bir genç kadın ile onun hayatına bayat bir mizah anlayışıyla giren ve çıkmak bilmeyen bir babanın öyküsünü anlatıyor Toni Erdmann. Maren Ade’nin filmi, hiç durmadan dönüşüm geçiren tuhaf bir komedi.


Bu yazı, Altyazı’nın Şubat 2017 tarihli 169. sayısında yayımlanmıştır.


Bu yazı, filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.


Maren Ade’nin üçüncü uzun metrajı Toni Erdmann’ın şöhreti kendisinden çok daha önce ulaştı buralara. Geçtiğimiz Mayıs ayında gerçekleşen Cannes Film Festivali’nin en tartışmalı filmlerinden biri oldu Toni Erdmann; ana jürinin herhangi bir ödüle layık bulmadığı film, neredeyse tüm eleştirmenlerin favorisiydi. Hatta şöyle söyleyelim; festival sırasında günlük yayımlanan Screen dergisinin geleneksel yıldız tablosundaki 4 üzerinden 3,8 ortalamasıyla Cannes tarihinin en yüksek yıldız puanına sahip film oluverdi. Hâl böyle olunca, Cannes’ın birbirinden ünlü yönetmenlerle dolu programının ismi görece az duyulanlarından (bir önceki filmi Herkes Gibi [Alle Anderen, 2009] ile 2009’da Berlinale’de aldığı Gümüş Ayı’yla adını duyurmuş olsa da) Maren Ade ve filmi Toni Erdmann tüm dikkatleri üzerine çekti. Sinefiller kendi kararlarını verebilmek ve film etrafındaki kamplaşmadaki yerlerini hızla alabilmek için sıra beklemeye başladılar. Bu yüzden de Toni Erdmann etrafında oluşan kutuplaşmayı (filme tapınanlar ile filme hak ettiğinin üzerinde bir değer atfedildiğini savunanlar) sanki filmin kendi ‘sivriliği’nden ziyade önden gelen şöhreti belirledi az çok. Hatta bu taraf olma telaşının, filmin iyi anlamdaki tuhaflığının geri planda kalmasına neden olduğu dahi iddia edilebilir.

Bir merakla oturup 162 dakikalık Toni Erdmann’ı izlemeye başlamış herkes en azından bir süreliğine kendisini ‘kaybolmuş’ hissetmiş olmalı. Çünkü Toni Erdmann, âdeta birer eskiz gibi çizilmiş iki karakterinin –hani neredeyse karakter değil de tipleme– bir süre ne komik ne de dramatik olabilen hikâyesine başlarken seyircisinin bir yere tutunmasına çok izin vermiyor, hele de karakterlerine. Hatta daha da ileri gidip, bile isteye karakterlerine burun kıvırmaya itiyor seyircisini, diyelim. Oldukça bayat bir espri anlayışı olan, girdiği her ortamda –istemli ya da istemsiz– hep biraz ‘uygunsuz’ kaçan, pejmürde ve yalnızlaşmış bir baba ile ifadesiz suratı, hareket etmesini engelliyor gibi duran dar takım elbiseleri ve elinden düşürmediği iş telefonuyla sadece ailesine değil herkese ‘mesafeli’ duran, kaskatı bir genç kadın. Bir baba-kız.

Toni Erdmann

Filmin üç saate yaklaşan uzunluğunun bu açıdan temel bir işlevi var; nereye tutunacağını bilemeyen izleyiciyi önce biraz boşlukta asılı bırakmak ve böylece kendi bakışına mesafe almasını sağlamak, sonra yavaş yavaş karakterlerine ısındırmak, sonra da o mesafeli bakışı canlı tutarak karakterlerine ve onların ilişkisine taze bir gözle yeniden bakmayı sağlamak. Filmin uzunluğu, tuhaf dünyasının içinde yavaşça kendinize bir yer bulmamız için gerekli sanki; çünkü bu banal, hafif yapay ve eğreti dünyanın içerisinde biz nasıl olduğunu anlayamadan birikecek olan duygular ani bir kırılmayla bir anda bambaşka yerlere taşınacak. Filmin dünyasında kendisine yer bulabilen izleyiciler muhtemelen, bu ‘soğuk tuhaflık’tan bunca duygu nasıl oldu da ortalığa böylesine saçılıp döküldü tam anlayamadan, biraz şaşkınlık içinde bitirecek filmi.

Malum Sahneye Doğru

Hikâye, eve gelen kuryeye dahi bir oyun oynamadan duramayan baba Winfried’in, yüzünde zombi makyajı, belli ki uzunca bir aradan sonra, kızını görmek için gittiği aile buluşmasıyla başlıyor. Ines’in doğum gününün erken bir kutlaması olan bu aile buluşması sırasında Winfried, sürekli bahçede telefonla konuşan kızı Ines’in aslında telefonla konuşmadığını, konuşur gibi yaptığını fark ediyor. Hayatını mütemadiyen ve açıktan ‘mış gibi’ yaparak geçiren baba Winfried, kızı Ines’i gizli gizli ‘mış gibi’ yaparken yakalayınca bir şey oluyor. Oldukça tuhaf ve hafif ilgisiz görünen bu baba, Romanya’da bir şirkette danışman olarak çalışan kızının hayatının orta yerinde aniden belirmeye karar veriyor. Film, babadan kızın hayatına doğru geçiş yaparken, karakterlere karşı duygularımız da hafifçe şekillenmeye başlıyor. Giderek de en baskın tema, ‘babadan duyulan utanç’ oluyor.

Ines’in, ‘babası ne ise, o olmayan’ üzerine kurmuş göründüğü hayatı babasının ani ve teklifsiz müdahalesine uğruyor. Winfried, daha doğrusu Toni Erdmann, kızının, memnun olmadığına çok emin olduğu hayatına el atmak, ona “yaşamın güzelliklerinden bahsetmek” istiyor çünkü. Eskiden olduğu gibi şakalaşıp gülemedikleri, beraber eğlenemedikleri için (belki köpeğinin ölümüyle birlikte) kızının mutsuz hayatı konusunda aniden endişelenmeye başlayan baba Winfried, ‘yaşam koçu’ Toni Erdmann kılığına girerek Ines’in hayatında yeni bir figüre dönüşüyor.

Toni Erdmann

Böylece, Romanya’yı Avrupa’da görece yeni bir pazar olarak değerlendiren çokuluslu şirketlerden birinde danışman olarak çalışan Ines’in dünyasına, bu dünyayı tamamen reddeden, kendi hâliyle birlikte o dünyayı da bir karikatüre dönüştüren bir karakter üzerinden girmiş oluyoruz bizler de. Bu hamlenin iki yönlü bir etkisi oluyor. Ines’in, bu oldukça ‘erkek’ iş dünyasındaki ‘kanlı’ varoluş mücadelesini izlerken, hem Ines’in gözünden bu dünyaya ait olmayan babasının yarattığı utancı izliyoruz, hem de Toni Erdmann gibi her tarafından sahtelik akan bir kişiliğin bu kurumsal ortamlarda rahatça tutunması üzerinden bu dünyanın açığa çıkan tüm ‘sahteliklerine’ tanıklık ediyoruz. Yavaş yavaş her şeyin bir performans meselesi olduğunu idrak ediyoruz. En mahrem duyguların bile.

Kısacası, takma dişleri ve kafasına oturmayan peruğuyla ortalıkta dolaşan Toni Erdmann ile daracık takım elbisesi ve ince topuklu ayakkabılarıyla sunum yapan Ines, film ilerledikçe bir ve aynı dünyanın parçaları hâline geliyorlar. Birbirlerinden çok bir farkları kalmıyor. Nihayetinde, bildiğimiz dünya bu: Sürekli farklı kimliklerle farklı performanslar hâlinde olduğumuz, en canımızı yakan ‘sahici’ duygunun birden en ‘bayat’ olduğunu fark ettiğimiz, eften püften sandığımız şeylerde anlık derinliklerle sarsıldığımız, çok derinlerimizde olduğunu sandığımız bir yaranın meğer derimizin üzerinde olduğunu fark ediverdiğimiz dünya. Tuhaf ama tanıdık. Bu baba-kızın arasındaki girift ilişkiye dair her şey de, aniden, tek bir sahnede tüm karmaşıklığıyla ortalığa saçılıveriyor. Whitney Houston’dan geliyor: ‘The Greatest Love of All’.

Aşkların En Güzeli

Filmin güldürmeyen şakalarının, özenle sakınılan iletişimlerinin, fazla kurcalamadan geçiştirilmeye çalışılan duygularının, sanki hep yanlış yerlerde yanlış kimliklerle olma azaplarının tümü, gerçekten de beklenmedik bir şekilde patlayıveriyor tek sahnede. Dünyanın en klişe komedi malzemeleri olan takma dişleri ve peruğuyla ortalıkta gezinen Toni Erdmann’ın, kızını soktuğu bir diğer utanç verici durumun içindeyiz. Kendisini Alman Konsolosu olarak tanıttığı Romanyalı bir kadının evine bir kutlamaya kızını (ya da asistanını) da sürüklemiş olan Toni Erdmann, yetmezmiş gibi, giderayak bir de performans vaat ediyor evdeki konuklara. Piyanonun başına oturarak ‘The Greatest Love of All’u çalmaya başladığında, Ines biliyor ki artık çok geç. Bütün o ‘bir şey yokmuş gibi’ yapmaların, yüzleşmeyi ertelemelerin, bağları çoktan zayıflamış bir ilişkiyi tazelemeye çalışmanın, ya kaybedildiği ya da zaten asla mümkün olmadığı için her ânı can yakan bir ‘baba-kız’ ilişkisinin, kaçmaya çalıştıkça içine saplanılan sakil durumların hepsi, ne varsa, en demodesinden bir pop şarkısında saçılıyor ortalığa: Baba ve kızı yıllar sonra tıpkı eskisi gibi birlikte vakit geçirmekte, eğlenmektedirler. Babası gurur duyduğu kızının marifetlerini misafirlere sergilemektedir. Kız kendisini babasına ispat etmek istemektedir. Babası hep yaptığı gibi kızını herkesin önünde rezil etmektedir. Kız, babasının zoruyla seyirci karşısına çıkarılmıştır. Babası kızının bu şarkıyı ne kadar güzel söylediğini bilmekte ve ona kaybettiğini sandığı bir şeyleri hatırlatmaya çalışmaktadır. Kız şarkıyı söylemekten kendine rağmen zevk almaktadır. Şarkının nostaljisi kızı ele geçirir. Kız bir an önce şarkı bitsin ister. Kız, babası onunla gurur duysun ister. Birlikte performansları çok iyidir. Birlikte performansları çok kötüdür. Performans utanç vericidir. Baba-kız birlikte ne tatlı şarkı söylemektedir. Kız yer yarılsa da içeri girsedir. Baba, son piyano öğrencisini kaybettiğinden beri bu ânı beklemektedir. Kız bas bas şarkı söylediği için rahatlamıştır. Kız şarkı nihayet bittiği için rahatlamıştır. Baba kızını geri kazanmıştır. Baba kızını sonsuza kadar kaybetmiştir…

Toni Erdmann

Liste uzayabilir, hatta tabiri caizse sonsuza uzar. Filmin ikinci saatinin sonunda, o zamana kadar ufak ufak birikmiş tüm duygular bu ânın içerisinde birden çok duyguya aynı anda evrilerek ortalığa saçılmıştır ama aynı zamanda da hiçbir şey olmamıştır. Epi topu, baba-kız eskiden seslendirdikleri bir şarkıyı beraber yeniden icra etmişlerdir. Biraz eskimiş bir şarkıyı.

Toni Erdmann’ın erdemlerinden biri, 80’lerin ortalarından bir pop şarkısına sığabilecek ne kadar duygu varsa hepsini oraya sığdırdıktan sonra, rahatça eski ketumluğuna dönebilmesi. Fakat bunca performans, kimlik, kostüm değiştirmeden sonra film asıl numarasını, baba ve kızı tüm kimliklerinden sıyırıp neredeyse soyut bir hâle getirerek yapıyor. Bir baba-kız değil de âdeta bir baba-kız fikri kalıyor geriye. Kız ‘anadan doğma’, baba devasa bir kıl yumağı. Birbirlerine dokunabildikleri tek anda bu hâldeler, âdeta birer soyutlamadan ibaret. Şehrin göbeğindeki bir parkta, bu baba ve bu kız fikri bir an için birbirlerine sıkı sıkı sarılıyor. Neredeyse psikanalitik olamayacak kadar doğrudan, komik, şefkatli ve dokunaklı bir an. Fakat, daha iyisi var; film burada bitmiyor. Bu türden bir duygusallığa yüz çevireceğinden hiç değil; ama bu âna sığınıp her şeyi mutlu mesut paketleyip bırakacak denli bir banalliğe de yüz vermeyeceğinden.

Toni Erdmann, eninde sonunda birbirlerini dönüştüren değil ama birbirlerine bir kez olsun dokunmayı başarabilen bir baba-kız hikâyesi olarak sonlanıyor. O soyut anda değil de, bir cenaze töreninde gerçekten yüz yüze geldiklerinde. Ines, işi için Singapur’a taşınmadan hemen önce, babasına karşı şefkatli bir jest olarak kabul ettiği tuhaf aksesuarlar elinde, babası o ânın fotoğrafını çekebilsin diye beklerken.


Toni Erdmann, 16 Temmuz 2021 tarihinden itibaren MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.