Şu An Okunan
Umut Limanı: İradenin İyimserliği

Umut Limanı: İradenin İyimserliği

Umut Limanı

Aki Kaurismäki’nin 2011 yapımı filmi Umut Limanı yaşamını boyacılık yaparak kazanan eski bir bohemin annesini bulmak için Londra’ya gitmeye çalışan bir göçmen çocukla kurduğu dayanışmaya odaklanıyor. Film, Türkçe adının da işaret ettiği biçimde bir umut mekânının hikâyesini anlatıyor.


Bu yazı, Altyazı’nın Temmuz-Ağustos 2012 tarihli 119. sayısında yayımlanmıştır.


 “Umut yoksa, karamsar olmak için de bir sebep kalmamış demektir.”

Kaurismäki bir röportajında böyle diyor. Bu kadar umut dolu bir film çekmesini belki de umudunu tamamen yitirmiş olmasına borçluyuz yani. Umut Limanı (Le Havre, 2011), bir liman kasabasında, dayanışma içinde bir göçmen çocuğa sahip çıkarak Londra’daki annesine kavuşabilmesi için uğraşan ve devlet aygıtının zalim göçmen politikalarına kendilerince karşı duran bir grup insanın; filmin Türkçe adının da işaret ettiği gibi bir umut mekânının hikâyesini anlatıyor.

Marcel Marx, zamanında Paris’te bohem bir hayat yaşamış olan, şimdi ise Le Havre kasabasında, insanlara yakın olunabilecek ender mesleklerden biri olduğunu düşündüğü için ayakkabı boyacılığı yaparak geçinmeye çalışan bir adam. Film, Marcel ve Vietnamlı arkadaşı Chang’in ayakkabı sandığının başında, geçip gitmekte olan ayakkabılara (çoğunluğu boyaya ihtiyaç duymayan spor ayakkabılara) bakışları ile açılıyor. Bir süre sonra kürk yakalı mantosu ile köşeden çıkan bir adam sandığın üzerine ayakkabısını koyarken etrafta kara gözlüklü, pardösülü adamlar da beliriveriyor. Tehdit altında olduğunu hisseden ve her halinden varsıllığı belli olan müşteri parasını verip hızlıca kadrajın dışına çıkarken, acı bir fren sesi eşliğindeki silah seslerini duyuyoruz. Marcel, Chang’e dönüp “neyse ki parasını ödemeye vakti oldu” diyerek yoluna devam ediyor. Bir gangster hikâyesi gibi başlayan ama ne öldürülen adamın hikâyesine ne de gangsterlere bir daha asla geri dönmeyen Umut Limanı’nın açılış sahnesi, Kaurismäki’nin yine yukarıda bahsi geçen röportajda, zenginlerin hikâyeleriyle -hatta bu örnekte hayatlarıyla bile- ilgilenmediğini söylemesinin sinemasal bir karşılığı gibi. Tıpkı yaratıcısı Kaurismäki gibi Marcel Marx da zenginlerin hayatlarıyla ilgilenmiyor…

Umut Limanı

Bu Melville-vari sahne filmin Fransız sineması ile kurduğu tek bağ değil; Kaurismäki’nin Fransa’da ve Fransızca çektiği Umut Limanı Fransız sinemasının farklı dönemlerine şapka çıkarmalarla dolu. Marcel ve Arletty Marx çifti isimlerini Fransız Şiirsel Gerçekçiliği’nin başyapıtlarından Cennetin Çocukları’nın (Les enfants du paradis, 1945) yönetmeni (Marcel Carné) ve başrol oyuncusu Arletty’den alıyorlar (gerçi soyadları onlara dair daha çok şey söylüyor belki de). Umut Limanı’nın referanslarla örülü dünyasındaki en manidar örnek ise, Marcel’in evinde sakladığı İdris’i polise ihbar eden komşusunun (neredeyse filmin yegane kötü adamının) Jean-Pierre Léaud tarafından canlandırılıyor olması. 400 Darbe’nin (Les quatre cents coups, 1959) ilgisizlikten evinden kaçan ve sinema tarihinin en meşhur kaçak çocuğu olan Antoine Doniel’i, yıllar sonra başka bir kaçak çocuğun muhbiri olarak karşımıza çıkıyor. İster istemez, 400 Darbe’nin evden kaçan ve yollar gelip de denizin kıyısında bitiverdiğinde ne yapacağını bilemeden dönüp suratımıza bakan o avare çocuğu ile Umut Limanı’nın bir konteynırın içinde günlerce aç susuz okyanusları aşan, sığındığı evde bile hemen sandığı eline alarak ayakkabı boyamaya başlayan, Marcel’in yokluğunda sokağa çıkarak çalışmaya başlayan İdris’i arasındaki bağlantılar zihnimizde kuruluveriyor. Biraz zorlasak, Antoine ve İdris’in yan yana duran hikâyelerinden, Fransa’da Fransız olmakla olmamak ya da 60’lar Fransa’sında yaşamakla bugününkinde yaşamak arasında sosyopolitik karşılaştırmalar yapabileceğimiz bir metafor olarak bile kullanabiliriz…

Görünenler ve Görünmeyenler

Jean Pierre Léaud bir yana, filmin kara pardösülü dedektifi Monet’nin bile Marcel’in etrafında, onu polis baskınlarına ve ihbarlara karşı uyarmak için gezindiğini düşünecek olursak, bu dünyada gerçekten de kötü adamlara yer yok. Filmin tıpkı zenginler gibi kötü adamları da görünmez kılan dünyasında, iyi kalpli kasabalılar ve Afrikalı göçmenler var sadece. 

Kaurismäki’nin, her daim doygun renklere boyanmış ve illa ki dekor olduklarını bağıran mekânlarında yaşayan karakterler de mekânlarla bir bütünlük teşkil ederler. Karakterlerin kıyafetleri ya dekorla aynı renk tonlarındadır ya da göze çarpan bir tezatlık oluşturmak üzere dekorla zıtlaşırlar. Mizansene özellikle yerleştirilmiş oldukları her halinden belli olan nesneler dışında “gereksiz” hiçbir detay yoktur. Diğer yandan, -illa bir parça hüznü barındırmak koşuluyla- nötr bir surat ifadesinden ödün vermeyen karakterlerin dünyasının ortasında aniden renkli bir obje, enerjik bir rock’n’roll parçası ya da bir sıcak renkli bir spot ışığı beliriverir. Kaurismäki’nin anlattığı hikâye ne kadar umutlu olursa olsun filmlerine hakim olan hüzün duygusu böyle anlarda bir süreliğine dağılır ama asla bütünüyle yok olmaz. 

Umut Limanı

Umut Limanı, Kaurismäki’nin önceki filmlerine kıyasla çok daha umutlu bir hikâye anlatıyor olsa bile, bu hüzün duygusundan muaf değil elbette. Filmin hikâyesine rağmen, mizansenlerinin her yanına sinmiş olan bu hüzün, Little Bob’un sevgilisiyle kavuştuğu an üzerlerine düşen spot ışığı ya da konserde söylediği ve tamamını dinlediğimiz şarkı gibi, detektif Monet’nin satın aldığı ve kafeye getirdiği ananas ya da Arletty’nin ölümcül bir hastalıkla mücadele ederken hastaneye istettiği sarı elbisesi gibi detaylarda kayboluyor.

Ancak, filmin ‘çifte mutlu son’ ile altını kalın çizgilerle çizdiği masalsılığına, her türlü güçlüğün üstesinden gelerek evlerine dönen Marcel ve Arletty’i bahçelerinde karşılayan -ve adeta bir Ozu filminden çıkmış gibi duran- yeni açmış kiraz çiçeklerine rağmen bile üzerimizden silkip atamadığımız daha bütüncül bir hüzün kalıyor filmden geriye. Çünkü filmin iradesinin iyimserliğine rağmen, aklımızın karanlığında, ilk defa polis tarafından yakalandıkları konteynırın içinde gördüğümüz ve yüzlerimize uzun uzun sessizce bakan göçmenler var. Ve asıl onların karamsar olmak için bir sebepleri olmadığını biliyoruz.


Umut Limanı, 11 Ağustos 2021 tarihinden itibaren MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.