Şu An Okunan
Pandemi Mevsimi: Netflix ve Kıyamet

Pandemi Mevsimi: Netflix ve Kıyamet

Army of the Dead

Tür sineması tutkunluğu, yapay zekâya yazdırılmış hissi veren formül senaryolar, giriş niteliğinde hikâyeler… Netflix’in seyirci eğilimlerini ölçen algoritmaya dayalı yoğun üretim modeli dijital platformların ve sinemanın geleceğine dair neler söylüyor?

Pandemiyle beraber, başta Netflix olmak üzere tüm dijital platformlar kendi “vizyon takvimlerini” daha da öne çıkarmaya başladı. Hızla değişen bu endüstri dinamikleri üzerine hâlihazırda zaten çokça konuşulmuş ve yazılıp çizilmiş durumda. Normalde sinema salonlarına eşlik ettikleri, pandemi sırasında ise salonların kapanmasından doğan boşluğu doldurdukları düşünülen dijital mecraların –özellikle de Netflix’in– yarattığı normlar, zamanla daha da yerleşmeye ve anaakımlaşmaya başladı. Bunun bir mecra olarak sinema ya da televizyona dair radikal bir eksen kayması olup olmadığını ise zaman gösterecek. Öte yandan, Steven Spielberg’ün kurucusu olduğu Amblin Partners yakın zamanda, Netflix’e senelik belli sayıda film çekmek için bir anlaşma imzaladı. Bu da “büyük sinemanın” sembolik olarak dijitale iyice göz kırpmaya başladığının ve muhtemelen kâr modelini kökünden değiştirmeye karar verdiğinin bir göstergesi sayılabilir. Bu yazı tüm bu büyük sorular ve tartışmalardan ziyade, Netflix’in algoritmaya dayalı aşırı üretim modelinin şekillendirdiğini düşündüğüm ve pandemiyle daha da ayyuka çıkan, hikâyeler arası bir bağlantıya odaklanıyor: Önü alınamaz bir tür sineması tutkunluğu, sanki yapay zekâya yazdırılmış gibi görünen formül senaryolar ve Kutlukhan Kutlu’nun deyişiyle “her şeyin 101’i” tadında, giriş niteliğinde hikâyeler. Bu gözlemi bu yazı özelinde son dönemdeki post-apokaliptik anlatılarla sınırlı tutmayı düşünsem de, benzer bir şemanın Netflix’in bu sene çıkardığı pek çok film için geçerli olduğunu söyleyebilirim, The Woman in the Window’dan I Care a Lot’a ve The Old Guard’a. Ek olarak, buradaki gözlemin filmlere dair iyi/kötü ekseninde bir değer yargısı belirtmekten ziyade Netflix’in hikâyelere ve anlatılara “ne yaptığına” dair bir fikir yürütme çabası olduğunu da belirtmek gerek.

Türlerin Dayanılmaz Güvenilirliği

Seyirci davranışına dair yıllar içinde daha da çok bilgi elde eden endüstrinin, özellikle tür filmlerini mevsimlere ve yılın çeşitli zamanlarına yayması, bu sayede takvimi en verimli hâle getirmesi zaten bilinen bir strateji. Ancak seyirci davranışı denen şey, ne film ne de TV endüstrisi için hiçbir zaman tam olarak tahmin edilebilir ve hesaplanabilir değil. Buradaki risk faktörü, bazen kâr da getiren yaratıcı, kural bozan ve kategori dışı işlere alan açabiliyor. Peki seyirciyi artık sürekli gelişme ve öğrenme hâlindeki bir algoritma yardımıyla çok daha yakından takip eden Netflix’in vizyon takvimi nasıl işliyor? Daha doğrusu izlediğimiz hikâyeler, bu algoritmanın “dakika dakika” takibinden nasıl etkileniyor? Algoritması ve seyircisi hakkında ser verip sır vermemesiyle bilinen Netflix’le ilgili bildiğimiz şeylerden biri, öneri ve ölçme sistemini temelde tür kategorileri üzerine kurmuş olması. Daha platformun ilk kuruluşundan itibaren içeriklerini “alt-alt-alt” türlere ayırdığını biliyoruz: Mesela “güçlü-siyah-kadın-karakterli-bilimkurgu-gerilim-aksiyon” gibi. Bu muğlak algoritmanın –yine bildiğimiz kadarıyla– garip bir işleyişi var. Sistem seyirciden öğrendiklerini ona “öneri” olarak geri gönderiyor, seyirci onun önerdiklerinden seçmeye başladıkça kendi kendini tasdikleyen bir kısırdöngüye giriyor.

Oxygen
Oxygen

Endüstrinin “yaz vizyonuna şu kadar köpekbalığı, şu kadar korku filmi”, “tatillere beş çocuk filmi”, “kış vizyonuna şu kadar biyografi ve dönem filmi”, “baharda da biraz romantik komedi” şeklinde işleyen ve türler üzerine kurulu verimlilik mekanizması, Netflix’te benzer fakat daha ayrıntılı bir biçimde işliyor. Filmi duraklattığımız ânı bile izleyip kaydedebilen, buradan da kendince sonuçlar çıkaran Netflix, neredeyse repliklere ve kelimelere kadar uzayan detaylı bir veri elde edebiliyor. O hâlde pandemi yılını bir tür endüstri “mevsimi” olarak görebilir ve Army of the Dead’den Sweet Tooth’a, Awake’ten Love, Death & Robots’a, Oxygen’den The Mitchells vs. the Machines’e, Netflix’in son dönemdeki post-apokaliptik anlatılardan bir izlek oluşturabilir miyiz? Temelde Hollywood, yüzeyde ise artık “Netflix kodları” diyebileceğimiz özelliklere sahip bu yapımları birbiriyle konuşturmak mümkün mü?

Kategoriler, Etiketler, Kimlikler

Bu saydıklarım arasında göze batacak derecede formül odaklı ve yapay zekâ ürünü gibi duran yapım, insanların uyuma yetilerini kaybettiği bir kıyamet sonrası dünyada geçen Awake. Yapay zekâ ürünü derken bir yandan filmin inceliksizliğine dair abartılı bir portre çizmeyi amaçlıyor, bir yandan da filmin algoritmadan etkileniş şekline dikkat çekmek istiyorum. Son dönemde bu tür “cin fikirlerle” yola çıkan ve insanlığın çok temel bir duyusu ya da yetisi kaybolsaydı ne olurdu sorusunun peşinden giden filmlere bir yenisini ekliyor Awake: Eğer insanlar uyuyamasalardı ne olurdu? İnsanların ses çıkaramadığı (A Quiet Place) ve gözlerini kullanamadığı (Bird Box) dünyalar hayal eden filmlerin izinden giden bir başka post-apokaliptik film olan The Silence için, “sanki Netflix algoritmasının elinden çıkmış” yorumu zaten yapılmıştı. Bu yorumu Awake’e uyarlarsak, öncelikle yeni bir dünya kurmak konusunda ne kadar yetersiz ve belli ki isteksiz olduğundan bahsederek başlayabiliriz.

Awake
Awake

Elimizde Porto Riko kökenli ABD’li oyuncu Gina Rodriguez’in canlandırdığı, eşinden boşanmış ve iki çocuk sahibi, eski ordu mensubu, güçlü bir anne figürü var. Ailesiyle sorunlu ilişkileri olan ama dünyayı kurtarırken bu bağları yeniden güçlendirmesi beklenen bu ebeveyn figürü, zaten türün bir vazgeçilmezi. Peki kültürel çeşitliliği “bir marka değeri” hâline getirmiş Netflix bünyesinde bu aileye ne oluyor? Netflix, öncelikle cis-beyaz-erkek-heteroseksüel baba figürünü alıp kültürel “ötekisine” dönüştürüyor. Ancak diyaloglar, hikâye akışı ve karakter aksları aynı kalıyor, tüm ayrıntılardan (dolayısıyla inceliklerden) arınıyor. Cin fikir ise sadece bir fikir olarak kalıyor, felaketin sebebine dair hiçbir heyecan ya da merak vaat etmiyor film, dolayısıyla cevap da vermiyor. Doğrudan konuya girmek isteyen, karakterlerle, atmosfer kurmakla ya da arka plan hikâyesiyle zaman kaybetmek istemeyen, kendinden bile sıkılmışa benzeyen bir film var karşımızda. Türü görünürde “beyazlığından ve erkekliğinden” arındıran film, karakterlerini algoritmik bir kategori basitliğinde tutarak etnik kimliği ve toplumsal cinsiyeti de birer etiket hâline getiriyor.

Kaybedecek Zaman Yok

Tüm bu yapının zaten senelerdir vizyona giren ve yine tür kategorileri üzerinden üretilen ticari filmlerden bir farkı olmadığı iddia edilebilir. Bu noktada yukarıda bahsettiğim “zaman kaybetmek istememe” meselesini Netflix üzerinden biraz daha açabiliriz. Awake gibi Zack Snyder imzalı zombi filmi Army of the Dead’de de duygusal ilişkilerin normalden çok daha güdük kaldığını görüyoruz. Atmosferi kuran açılış sekansları ve kurulum bölümleri ise ya fazlaca süslenip hızlıca geçiliyor ya da doğrudan atlanıyor. Army of the Dead’de Snyder bunu uca taşınmış bir video klip estetiği yardımıyla yapıyor. Başvurduğu bu yöntem yeni değil, bizi ilgilendiren tarafıysa bu klibin içine sıkıştırılmış koskocaman arka plan hikâyesi –sadece dünyanın değil, karakterin de geçmişi. Hızlıca önümüzden geçen planlarda önce dünyanın zombiler tarafından işgal edilişini, sonra bu zombilere karşı şehri koruyan bir çeteyi, daha sonra da bu çetenin bir üyesinin eşini öldürmek zorunda kalışını ve kızına yaşattığı acı ânı izliyoruz. Bir daha hiç göremeyeceğimiz karakterler bile mevcut bu açılışta. Bu tercih Awake’in kurulumu neredeyse tamamen atlayışıyla birlikte ele alındığında, sanki algoritmanın yapımcılara bir öğüdünü işaret ediyor: “Açılışı kısa kes”. Çoğu kişinin filmi izleyip izlememeye ilk birkaç dakikada karar verdiği bilgisi, muhtemelen duygusal ilişkilerin derinleştiği daha yavaş tempolu sahnelerin izleme verisiyle bir araya geliyor. Böylece ortaya en verimli olacak şekilde hem başından hem de ortalarından kırpılmış bir ürün çıkıyor.

Sweet Tooth
Sweet Tooth

Başta saydığım post-apokaliptik yapımlara dönecek olursak, tüm bunların bu sene Netflix vizyonunda yer almasının elbette tesadüf olmadığını söylemek gerek. Hem tür kategorisi olarak hem de belirli estetik ve tematik tercihleriyle yer yer ortaklaşıyor bu filmler. Örneğin Netflix’in en başarılı orijinal yapımlarından Stranger Things’in izinden giden Love and Monsters ve Sweet Tooth da; Black Mirror kanalından ilerleyen Love, Death & Robots ve The Mitchells vs. the Machines de sırtını türün kült örneklerine ve bir nostalji hissine dayıyor. Dünyanın sonunu ister teknoloji, ister virüsler, canavarlar ya da zombiler, isterse iklim felaketi getirsin; tüm bu yapımlarda biçimsel bir “cafcaflılık” hâli çarpıyor göze. Parlak renk paletiyle, yaratıcılığın sınırlarını zorlayan cin fikirlerle, hızlandırılmış kurgu ve gittikçe daha da çocuklaşan bir duygusal dünyayla “seyirci durdur tuşuna basmasın” diye çırpınıyorlar sanki.

Yazıyı bitirirken tüm bu gözlemlerin daima spekülatif bir tarafı olduğunu ve algoritmanın sonunun illaki karanlık olmadığını belirtmiş olalım. Sadece bir türe ve döneme ait olan bu gözlemler, nihayetinde pandemi çatısı altında birleşiyor ve “felakete görkemli bir hazırlık” hissi uyandırıyor insanda. Geleceğe dair doğru tahmini hangisinin yaptığını öğrenmek için ise neyse ki henüz biraz daha zamanımız var.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.