Şu An Okunan
Venedik Günlükleri 2021 #2: The Card Counter, È Stata la Mano di Dio, The Lost Daughter

Venedik Günlükleri 2021 #2: The Card Counter, È Stata la Mano di Dio, The Lost Daughter

The Hand of God

Paul Schrader’ın alışıldık temalarına geri döndüğü The Card Counter, Paolo Sorrentino’nun yolu Napoli ve Maradona’dan geçen filmi È Stata la Mano di Dio ve Maggie Gyllenhaal’un Ferrante uyarlaması The Lost Daughter… Venedik Film Festivali’nde yarışma tüm hızıyla devam ediyor.

Venedik Film Festivali ikinci gününe ne yazık ki pek de hoş bir başlangıç yapmadı. Uzun güvenlik kontrolü ve ateş ölçme kuyrukları özellikle sabah sekiz buçuk gösterimlerinde birçok insanın filme geç kalmasına sebep olunca şikâyet sesleri yükselmeye başladı. İçeri girmek için bekleyen onca insana rağmen salonda boş koltuklar kalırken, biletlere erişim ve organizasyon konusunda festivalde bazı pürüzler olduğu aşikâr.

The Card Counter
The Card Counter

Bu yıl festivalin öne çıkan filmlerden bir tanesi de 2017 yılında yine Venedik’te gösterilen First Reformed’la kariyerinin geç bir döneminde yeniden yükselişe geçen Paul Schrader’a ait. Başrolleri Oscar Isaac, Tye Sheridan, Tiffany Haddish ve Willem Dafoe’nun paylaştığı The Card Counter, yönetmenin First Reformed’da kurduğu estetik yapı ve anlatı biçimiyle aynı çizgide ilerliyor. Gerek senarist gerek yönetmen sıfatıyla kariyerinin başından beri kendi varoluşlarıyla çatışma hâlinde yalnız adamların zihinlerini incelemekten vazgeçmeyen Schrader’ın bu filminde bizlerle tanıştırdığı karakter William ‘Tell’ Tillich de böyle biri. Ordudayken Ebu Gureyb Cezaevi’ndeki mahkûmlara işkence yapan, sonrasında üstleri ceza almadığı hâlde kendisi sekiz yıl hapis yatan Tillich, cezası sona erse de kendini cezalandırmaktan vazgeçmeyen bir adam. Bu yüzden de bir şehirden ötekine amaçsızca sürüklenerek kumar oynamaya mahkûm etmiş kendisini. Kendisiyle aynı sebeplerden hüküm giyen bir askerin oğlu onu bulup bu olayların asıl sorumlusunu öldürme niyetini açıklayınca Tillich bu genci manevi kurtuluşa giden bir yol olarak görmeye başlar. Çocuğun borçlarını ödemek ve hayata geri dönmesini sağlamak için de La Linda adında, kumar bahisçilerini temsil eden bir kadınla anlaşıp dünya poker şampiyonasına katılmaya karar verir. Schrader tıpkı First Reformed’taki gibi anlatı ritmini karakterin geçmişini kâğıda döktüğü ve ona dış sesin eşlik ettiği sahnelerle sağlıyor. Kumarhane ve otellerdeki gösterişli mizansenlerle Tillich’in manastır hücresini andıran odası üzerinden iç ve dış dünya arasındaki tezat vurgulanmak istenmiş. Buna karşılık Ebu Gureyb hapishanesinde geçen flashback sekansları balık gözü lensin eğilip bükülmüş perspektifiyle kaotik ve baş döndürücü bir atmosfer vaat ediyor seyirciye. 

Tipik bir Schrader anlatısından bekleyeceğimiz üzere karakterin ufukta görülen kurtuluşa ulaşmak ne yazık ki o kadar kolay değil Tillich için. Filmin kötü adamı Dafoe’nun fısıldadığı “her insan kendi eylemlerinden sorumludur” sözleri Tillich’in yardım etmeye çalıştığı gence yönelik tutumunun ahlaki yönünün sınırlarını vurguluyor. Schrader, başkalarını kurtararak kendini bağışlayamayacağını fark eden Tillich’in hikâyesini, Amerikan Jigolo’da (American Gigolo, 1980) yaptığı gibi Bresson’un Yankesici’sine (Pickpocket, 1959) benzer bir şekilde  bir insan temasının somut ve umut dolu bir şekilde hissedildiği bir sonla noktalıyor. The Card Counter senaryo matematiği, estetik tercihleri ve insan varoluşuna bakışıyla tipik bir Paul Schrader filmi. Yetkin bir yönetmenlik becerisi ortaya koyan filmin Schrader sevenleri tatmin edeceği kesin.

The Hand of God
È Stata la Mano di Dio

Paolo Sorrentino’nun ilk gösterimi aynı gün yapılan yarı otobiyografik filmi È Stata la Mano di Dio (The Hand of God), tıpkı Schrader’ın filmi gibi İtalyan ustanın sinemasına hâkim temaların, estetiğin ve sinema referanslarının zirve yaptığı hayli kişisel bir anlatı sunuyor. Sorrentino’nun âdeta alter-egosu olarak yarattığı Fabietto Schisa adlı Napolili gencin ailesi ve büyüme sancıları etrafında şekillenen film, yönetmenin on altı yaşındayken hayatını altüst eden bir aile trajedisini anlatının merkezinde konumlandırıyor (Fazla detaya girmeden bu olayın ana karakterimizin annesini, babasını ve Maradona’yı ilgilendirdiğini söylemek yeterli olacaktır). Sanki Sorrentino için her şeyin başladığı nokta bu trajediymiş gibi, hikâyenin kalan kısmı ise daha parçalı ve bir araya getirilmiş anekdotları andıran bir yapıya sahip.

Fabietto’nun çok odaklı bir anlatıyı mümkün kılan kalabalık ailesi birbirinden renkli, dikkat çeken karakterlerle dolu. Elinden kocaman bir ricotta peyniri düşmeyen ağzı bozuk Signora Gentile, film boyunca banyodan çıkmayan Daniela, Fabietto’nun ilk cinsel deneyimiyle yakından ilgilenen yaşlı üst kat komşuları asilzade Baronessa ve azizlerin ona çocuk sahibi olması için yardım ettiğine inanan depresif ve ateşli Patrizia Teyze bunlardan sadece birkaçı. Patrizia, Fabietto’nun saplantılı bir şekilde hayallerini süslese de kalbinde ondan da önemli yere sahip olan biri daha var: Diego Maradona! Neredeyse tüm aile üyeleri için mitik bir konuma yükselmiş futbolcunun beklenmedik bir anda Napoli’ye transfer olması da Fabietto’nun hayatının dönüm noktalarından biri aslında. Film, taşradan Roma’ya gitme hayalleri ve kalabalık aile motifiyle Federico Fellini’nin Aylaklar’ı (I Vitelloni, 1953) ve Amarcord’u (1973) arasında dolaşırken, büyük memeli kadınlardan gözlerini ayıramayan erkek karakterleriyle de büyük ustanın tarzının izinden gidiyor. Buna karşın yönetmenlerin otobiyografik büyüme hikâyelerinde bir türlü peşimizi bırakmayan hâkim erkek bakışı karşısında göz devirmemek elde değil. Yine de Sorrentino sinema ve futbol gibi popüler uğraşlarda kutsal ya da büyülü olanın biz insanların gündelik yaşamlarındaki vazgeçilmez konumunu bizzat fark eden bir yönetmen. È Stata la Mano di Dio’yla da hayatın gerçekliğinden usanıp ilüzyonlara sığınmayı tercih eden taraftarlara, sinefillere ve fanatiklere bir kez daha kucak açıyor.

The Lost Daughter
The Lost Daughter

Cannes Film Festivali’nde Ana Yarışma jürisindeki koltuğundan kalkar kalkmaz Venedik’e Altın Aslan için yarışmaya giden Maggie Gyllenhaal, Elena Ferrante’nin ‘Kayıp Kız’ romanından uyarladığı The Lost Daughter’la cesur bir ilk filme imza atıyor. Başrollerinde Olivia Colman, Jessie Buckley ve Dakota Johnson’ı izlediğimiz film özellikle anneliğe yüklenen anlamların ağırlığı altında ezilen ve yaptığı seçimlerden ötürü kendini suçlamayı bir türlü bırakamayan Leda’ya odaklanıyor. Deniz kenarında tatil yapmaya gelen bu orta yaşlı karşılaştırmalı edebiyat profesörünün anne-kız ilişkileri karşısındaki tedirginliği sahilde karşılaştığı Nina isimli genç bir anneyi ve kızını gözlemlemeye başlamasıyla belirgin hâle geliyor ilk başta. Başlarda Leda’nın neler yaşadığını bilmesek de kaygı dolu bakışları ve huzursuzluğu geçmişte başından korkunç bir trajedi geçtiğini düşündürüyor neredeyse. Bu noktada hikâye, geçmiş ile günümüz arasında geliş-gidişlerle Leda’nın kendi arzuları, işi ve iki küçük kızı arasında verdiği mücadelelere yoğunlaşıyor. Leda’nın sahildeyken Nina’nın kızının oyuncak bebeğini alması hikâyenin kilit noktalarından biri. Çaldığı oyuncak yüzünden Nina ile kızının, kendisinin geçmişte yaşadığı krizlerle boğuşmasını seyretmekten tuhaf ve acılı bir zevk alan Leda için bu bebek geçmiş ve şimdi arasında bir köprü görevi görüyor. Zamansal gelgitler kurguya dinamik bir yapı kazandırsa da anlatı parçaları giderek birbirinden uzaklaşıyor ve dağılıyormuş hissi uyandırıyor. Kayıp bebeğin aranması ve Leda’nın çocuklarıyla olan kavgaları eksenindeki olayların bir noktadan sonra tekrara düşmesi filmin gereğinden uzun tutulduğunu düşündürüyor. Olivia Colman ile karakterin gençliğini canlandıran Jessie Buckley etkileyici performanslar sergilerken Nina rolündeki Dakota Johnson’ın onların gölgesinde kaldığı filmin eksikleri olduğu kesin. Yine de Gyllenhaal hayatı boyunca kendisine “kötü anne” yaftasını yapıştıran bir kadının verdiği bu kendini kabullenme mücadelesini layığıyla ekrana taşıyor ve bize de gelecek filmlerini sabırsızlıkla beklemek düşüyor.


78. Venedik Film Festivali’ni takip eden Öykü Sofuoğlu’nun festival izlenimleri Altyazı’da. Günlüklerin tamamına ulaşmak için tıklayın: ‘Venedik Günlükleri 2021

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.