38. Tokyo Uluslararası Film Festivali İzlenimleri: Köklere Dönüş ve Hasarlı Aileler
38. Tokyo Uluslararası Film Festivali, 5 Kasım’da gerçekleşen kapanış töreniyle sona erdi. Festivalde öne çıkan Sato and Sato, Echoes of Motherhood, Kiiroiko ve Saikai Paradise filmlerine dair değerlendirmeleri Altyazı okurlarına sunuyoruz.
Tokyo Uluslararası Film Festivali’nin ‘Gazetecilik Programı’ kapsamında davetli olarak beş günlüğüne festivali takip etme fırsatı yakaladım. Kısıtlı zamana karşı çok zengin bir program arasından seçim yapmak zor oldu. Bu süre zarfından tercihimi, genç kuşak Japon yönetmenlerin filmlerine odaklanmaktan yana kullandım. İzleyebildiğim filmler, belki tesadüf eseri, büyük oranda aile kavramı ve aile içi ilişkilerin türevlerine odaklanıyordu. Bu filmlerden dört tanesi üzerinde kısa notlar düşerek, günümüz Japon toplumunun genç kuşak yönetmenlerin gözünden nasıl algılandığı üzerine biraz kafa yormak istiyorum.
Festivalin “Women’s Empowerment” bölümünde gösterilen Sato and Sato (Sato-san to Sato-san, 2025), ana akımla da flört eden, genç bir çiftin ilişkisinin on beş yılını gösteren, dünyanın birçok ülkesinden örneklerini gördüğümüz bir anlatıya sahip kâğıt üstünde. Bir süre beyaz yakalı olarak çalıştıktan sonra kendisini en iyi sinemada ifade edebileceğini düşünüp bu alana yönelen yönetmen Amano Chihiro’nun bir önceki filmi Mrs. Noisy (Misesu Noizi, 2019) de festivalde gösterilmiş. Sato and Sato, üniversite yıllarında birlikte olmaya başlayan, evlenen, çocuk çocuğa karışan Sachi ve Tamotsu’nun dünyasına götürüyor seyirciyi. İkili üniversitede tanışıyor, aşık oluyor. Okul sonrası Sachi, bir ofiste çalışırken Tamotsu baro sınavlarına hazırlanıyor ama birkaç denemeye rağmen başarılı olamıyor. Sachi, sevgilisinin daha fazla motive olabilmesi için birlikte çalışmayı teklif ediyor. Bir sonraki sınavı Sachi geçerken, Tomatsu yine kazanamıyor. Avukatlık bürosunda çalışıp evi geçindirme sorumluluğu Sachi’ye devredilirken, evde kalmak ve yeni doğan bebekle ilgilenmek ise Tomatsu’ya kalıyor.
Bu devir işlemi, bir yandan da toplumsal cinsiyet rollerinin de devri anlamına geliyor! Amano Chiriro, modern bir toplum olmasına rağmen, değişen bu cinsiyet rollerinin yarattığı kırgınlıkları ve harekete geçirdiği fay hatlarını iki tarafa da mesafesini koruyarak, yargılamadan organik bir biçimde göstermeyi başarıyor. Sachi’nin bir kadın olarak, toplumun kendisinden beklentilerini de karşılama mecburiyetleriyle birlikte gösterdiği çabayı da, Tomatsu’nun çocuğu ve evi ihmal etmeme gayretini de görüyoruz. Ancak Tomatsu’nun başarısızlığı devam ettikçe hem ‘erkeklik egosu’ kırılganlaşıyor hem de kendine karşı nefreti artıyor. Yönetmen bu noktada çok rahat sömürülebilecek bir alan varken, tercih etmiyor. Mümkün olduğu kadar iki tarafı da makul bir noktada tutmaya çalışıyor. Ki, bu filmin en doğru sorusuna getiriyor bizleri: “Yaptıklarımızı kimin için yaparız?”
Bu soru Tomatsu’nun kendisini ‘ezik’ hissetmesinin, nenesinin hastalığı bahanesiyle geçmişine kaçma çabasının, Sachi’yi de kendini iyi hissettiği bu geçmişe çekme uğraşının nedenlerinin billurlaşması sağlıyor. Doğru cevap, çoğu zaman doğru soruda saklıdır çünkü! Tomatsu’nun yıllar sonra baro sınavını kazandıktan sonra kutlamak için bir araya gelinen aile yemeğinde ortaya çıkan görüntü Sachi’nin yüzleşmekten en çok korktuğu anı da resmediyor. Hem kendisinin hem de eşinin ailesinin Tomatsu’nun başarısı karşısındaki sevinç ve övgü dolu sözleri, söz konusu sınavı yıllar önce kazanmış ve evini bir arada tutmayı başarmış Sachi için hayal kırıklığına dönüşüyor. Sachi’nin gözlerindeki öfke, Japonya’da bir kuşak kadının güçlü temsiline dönüşüyor böylece.

Festivalin ana yarışmasında yer alan Nakagawa Ryûtarô imzalı Echoes of Motherhood (2025) çekirdek aile tartışmasına başka boyutlar da ekleyerek bakıyordu günümüz Japon toplumuna. Daha önce festival kapsamında gösterilmiş olan Tokyo Sunrise (Hashire, zetsubô ni oitsukarenai hayasa de, 2015) ve Summer Blooms (Shigatsu no nagai yume, 2017) filmlerini tamamlayan üçüncü halka olan Echoes of Motherhood, adından da anlaşılacağı üzerine annelik üzerine ve geleneksel kalıpların sınırlarını zorlayan bir yapım.
Ryûtarô, üçlemenin ilk halkası Tokyo Sunrise‘da yakın arkadaşının ölümünün ardından, bıraktığı çizimdeki gizemi çözmek üzere yola çıkan bir gencin hikâyesini alıyordu merkezine. Summer Blooms‘un teması da benzerlikler taşıyordu. Eski sevgilisinin intiharından üç yıl sonra altığı bir mektupla geçmişiyle yüzleşmek sorunda kalan bir kadının dünyasına götürüyordu film seyirciyi. Bu iki film, kayıp, suçluluk ve yas etrafında bugünün toplumuna ve ilişkilerine bakıyordu. İlkinde arkadaşlık, ikincisinde sevgililik temaları üzerine kurulu anlatı Echoes of Motherhood‘da ebeveynliğe de odaklanıyor.
Aslına bakılırsa bu film de bir kayıp ihtimali üzerine kuruyor hikâyesini. Hamile olduğunu henüz öğrenen Michi, bir süredir görüşmediği annesi Kanako’nun ölmek üzere olduğu haberini alınca memleketine döner. Film ses kayıtları üzerinden geçmiş ve bugün arasında ilişki kurarken, iki kadının da hayalleri/sanrılarıyla annelik ile kurduğu ilişkinin kırılganlığını göstermeye çalışıyor. Kanako, örnek bir anne değildir! Michi de bunu kanıksamış gibidir. Ancak kaybetme korkusu bir yandan geçmişi tetiklerken iki taraf için de kısa da olsa bir gelecek ihtimalini ortaya çıkarır. Annenin, Michi’nin babasıyla olan sorunlu geçmişi, ayrıca filmde tam işaret edilmese de ima edilen belli belirsiz ‘bir başka aşk hikâyesi’nin varlığı üzerinden yaşadığı hayal kırıklığı devam etmektedir. Kanako kendi başına kalmaya niyetlidir ve Michi’yi kovar ilk başta. Öte yandan yas, Michi’nin dünyasında vardır zaten hali hazırda. Kocası Toshizo, yakın bir arkadaşının kaybının yasını tutmaktadır hâlâ ve bu genç kadını huzursuz etmektedir. Michi, annesinin ses kayıtlarını keşfedip onun geçmişine dair bilgiler edindikçe yargılarını bir yana bırakır ve ikili yıllar sonra birbirini anlamaya başlar. Michi’nin babasına duyduğu öfkeyle Tozhizo’yu iyi bir baba olamamakla itham eden Kanako’nun inadı da kırılır bir noktada.
Yönetmen geleneksel annelik rollerini reddeden bir kadın karakteri anlatırken, önce onu sevimsiz bulmamızın yolunu açıyor sanki. Ancak Kanako’nun geçmişini anlamaya başladıkça biz de Michi gibi ona karşı merhamet duygularını kuşanıyoruz. Bu oyunbazlık filmin duygusun çok daha güçlü bir biçimde geçmesini sağlıyor seyirciye. Tabii Kanako’yu Japon sinemasının en büyük yönetmenlerinden Naomi Kawase’nin canlandırması da filme ayrı heyecan katıyor. Otuz yıla yaklaşan sinema kariyerinde elliden fazla yapıma yönetmen olarak imza atan Kawase, sadece altı filmde rol almıştı. 2025 yılında ise üç filmde görünerek yeni bir kapı mı aralıyor acaba? Bu filmin yanı sıra Barcelona doğumlu yönetmen Luis Miñarro’nun Emergency Exit (2025) ve David Verbeek’in iyi eleştiriler alan The Wolf, the Fox and the Leopard (2025) filmlerinde de rol aldı. Kawase, kamera önüne de çok yakışıyor. Umarız devam eder.

Mika Imai’nin yazıp, yönetip, kurguladığı “Asya’nın Geleceği” bölümünde gösterilen Kiiroiko (2025), aile olma/ olamama meselesine bir başka pencereden bakıyor. Mika Imai, ‘minimal sinema’ yapımının çağdaş karşılıklarından birisi olarak kabul edilebilir. Festival kataloğunda ilk dilinin Japon İşaret Dili olduğu ifade ediliyor. Zaten ilk filmi Until Rainbow Dawn (Nijiiro no Asa ga Kuru made, 2018) ve ikinci filmi Ginger & Honey Milk (2021) işitme engelli karakterleri hikâyelerinin merkezine almıştı. Bu iki film, gençlik ve aşk teması üzerinden ilerlerken, bu kez yaşlı bir adam ile bir çocuğun dostluğuna götürüyor seyirciyi yönetmen. Mekânımız ise Tayvan’ın başkenti Taipei. Huysuz bir ihtiyar olan işitme engelli Chen, sokakta kaybolmuş turist bir Japon bir çocukla karşılaşır. Çocuk da işitme engellidir. Çocuğu Taipei’deki işitme engelliler merkezine götürüp bırakır. Fakat bir tür ‘lost in translation’ durumu söz konusudur. Japon işaret dili ile Tayvan işaret dili farklılıklar gösterir. Çocuğun meramını anlamak ve babasını bulmak için Chen mecburen yardım etmek zorunda kalır. Çünkü Japon işaret dilini bilen ulaşılabilir tek kişi odur. Bu dili biliyor olmasının nedeni ise çocukluğunu Japon işgali döneminde geçirmiş olmasıdır. Öte yanda çocuğun babası da işitme engellidir ve o da dergini kimselere anlatamaz. En nihayetinde Japon ve Tayvanlı işitme engelli topluluğu harekete geçer bir sorun çözülür.
Kiiroiko, eşini kaybettikten sonra içine kapanan ve huysuz bir ihtiyara dönüşen Chen ile annesini kaybetmiş küçük çocuk arasındaki ilişki bir tür karşılıklı birbirini onarma işlevi görüyor. Chen, kaybının ardından görüşmediği oğlunu yeniden kabul ederken, başka türlü aile ihtimallerine de kapı aralıyor film. İşitme engelli amatör oyuncuların rol aldığı yapım aynı zamanda başka türlü sinema olanaklarına da kapı aralıyor. Küçük ve güçlü hikâyelerin yaratılabileceği bir dünyaya açılan kapı.

Saikai Paradise‘ın (2025) yönetmeni Tsuruoka Keiko da bu kapıdan girenlerden. Küçük, kişisel bir filmle yer alıyordu festivalde. Yönetmenliğin yanı sıra, senaryo, görüntü yönetmenliği ve kurgu sorumluluklarını da üstelenen sanatçı, taşraya davet ediyordu seyirciyi. Filmin, bir dönem bizim sinemamıza da hakim olan ‘taşraya dönüş’ hikâyeleriyle akrabalıkları olduğunu belirtmeden geçmeyeyim. İlişkisi bitmiş, yaratıcılığı tıkanmış bir aktörün doğup büyüdüğü topraklara geri dönmesi ve kendisini yeniden bulma sürecini anlatan Saikai Paradise, aileyi daha geniş anlamda kurmaya ve anlamlandırmaya çalışan bir film. Ancak bu filmin kahramanı Kazunari’nin kaçışıyla, Sato and Sato‘nun karakterinin taşraya kaçışı arasında da fark var. Kazanuri, kaçmaktan çok yüzleşmek için orada gibi. Ailesini, küçük kardeşini geride bırakmış, hayli de mesafeler kat etmiş bir isim olmasına rağmen, bir türlü kuramadığı ailesinin çöküşüyle birlikte yeniden sıfır noktasına dönmek arzusu onu getiriyor çocukluğunun geçtiği yere. Yönetmen, karakteri buna meyletse de melankoliye izin vermiyor çoğu zaman. Hattâ Kazanuri’nin kederlerinden çok, kasabanın gerçekliğine daha sadık kalıyor. Bu tutum, yukarıda anılan filmlerde de fazlasıyla mevcut öte yandan. Sorun ne kadar ağır olursa olsun, dramatik yapı inşa edilirken duygu sömürüsü yapmamaya özen gösteren, karakterlerin dünyasına mesafe koymakta mahir ve seyirciyi manipüle etmemeye çalışan anlatılar hepsi.
Saikai Paradise‘a dönersek. Bir dönemin gençliğinin merkezi olmuş, filmin adını aldığı eğlence parkının yıkıntıları içinden geçerek kendisini yeniden inşa etme çabasının temelini atan Kazanuri, ailesiyle de başka türlü bir ilişki kurmanın fırsatlarını iyi değerlendiriyor.
Bu dört yapımının yanı sıra yazıya dâhil edilmeyen Poca Pon (2025) ve About Me (2025) filmleri günümüz Japon sinemasında ölüm, suçluluk, yüzleşme ve aile gibi temaların sıkça kullanıldığına dair güçlü bir kanı oluşturuyor. Türlü biçim, hikâye ve estetik tercihleriyle ele alınsa da bu temalar, bir yanıyla Japonya’nın dünya üzerindeki ‘gelenekle modernin çatıştığı yer’ imajını güçlendirirken; ayrıntılar ve yerel kodlar yalnızca tarihsel bir çatışmanın değil, aynı zamanda bir devamlılığın da söz konusu olduğunu gösteriyor. En azından bu yılın Tokyo Uluslararası Film Festivali’nde benim izlemeyi tercih ettiklerim böyleydi!
1997- 2014 yılları arasında Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde çalıştı. Birçok dergide yazıları yayınlandı. Yayınlanmış iki kitabı bulunuyor. Halen Gazete Duvar ve Evrensel’de düzenli olarak film eleştirisi yazıyor.


