Şu An Okunan
Jim’in Buluşturduğu İnsanlar: Meeting Jim Üzerine Bir Söyleşi

Jim’in Buluşturduğu İnsanlar: Meeting Jim Üzerine Bir Söyleşi

Ece Ger’in belgeseli Meeting Jim, anlattığı karakterin 60 yıla yakın bir süredir üç ayrı kentte yaydığı umudu, insanları bir araya getirme kabiliyetini içtenlikle, kendisi de bu umuttan feyz alarak anlatıyor. Jim Haynes’le tanıştığınızda insanları hakikaten dinleyerek ne tür ağlar inşa edilebileceğine tanık olacaksınız. Uluslararası genç bir ekibe sahip olan film, festivallerdeki ve BBC Scotland’daki özel gösterimlerinin ardından BluTV’de yayında.

Kimdir bu Jim Haynes? Hem sıradan bir Amerikalı, hem de Edinburgh, Londra ve Paris’in kültürel hayatını değiştirmiş bir tür süper kahraman. Onun süper gücü insanların yüzlerini ve isimlerini hatırlamak, onlara vakit ayırarak onları hakikaten dinlemek. Hem sıradan hem de tanışınca unutamayacağınız türden biri Jim. 60’lı ve 70’li yıllarda Avrupa’da karşı-kültüre dair ne varsa hepsinin içinde yer almış, avangard tiyatro ve edebiyat dünyasındaki pek çok isme ilham kaynağı olmuş biri. David Bowie’nin ilk çaldığı mekân olan Arts Lab ya da Pink Floyd’la birlikte anılan yeraltı kulübü U.F.O.’nun, Fringe Festivali’nin, Traverse Tiyatrosu’nun yaratıcılarından o. Ece Ger’in yönettiği belgesel, Jim’i Avrupa boheminin ulaşılmaz bir üyesi olarak değil, kahvaltı sofrasının başında, reçelini yiyen sıradan biri olarak gösteriyor bize. İlk sinema projesinde Jim Haynes’i anlatmayı seçen Ece Ger ve filmin ortak yapımcılarından -aynı zamanda ses kayıtçısı/tasarımcısı- Oğuzhan Akalın ile Meeting Jim‘in nasıl hayata geçtiğini konuştuk.

Bilgi Üniversitesi’nin ardından İngiltere’de University of Kent’te sinemada okumaya başladınız. Bu belgeselin hayata geçme nedeni olan Jim Haynes’le ise Paris’te tanıştınız. Şehirler çoğalınca insanın aklı da karışıyor. Her şey nasıl başladı?
Ece Ger: Aslında her şey tesadüflerle ilerledi. Ben Jim Haynes’i hiç tanımıyordum. University of Kent’te şöyle bir yüksek lisans programı var: ikinci ve üçüncü dönemi Paris’te geçiriyorsunuz. Ben de iki dönem Paris’teydim, kısa filmlerim vardı, daha çok kurmaca film alanıyla ilgiliydim. Bu program kapsamında Paris’te Yüksek Lisans yaptığım dönemde bizim üniversitede sürekli seminerler olur, önemli isimler gelirdi. Bir gün çok önemli bir film eleştirmeni geldi, Dina Iordanova, dünya sinemasının Paris’teki temsilleri üzerine çalışıyordu. Hocam beni onunla tanıştırdı, kendisi de sonrasında kısa filmlerimi izledi. Sonra Dina bana şöyle dedi: “birkaç gün sonra Jim Haynes diye biriyle tanışacağım, senin de tanışman gerektiğini hissediyorum.” Sonrasında bir gün kendimizi Jim’in evinin önünde bulduk. Kapısını hiçbir zaman kilitlemeyen biri, her an birileri çat kapı gelebilsin diye. Biz de kapıyı çaldık ve “içeri buyrun” sesini duyduk. Giriş o giriş…

Yönetmen Ece Ger (Başka Sinema Ayvalık Film Festivali’nde Meeting Jim gösterimi öncesi)

Jim’in 40 yıldır Paris’te sürdürdüğü, herkese açık olan pazar sofraları belgeselin ana eksenini oluşturuyor diyebiliriz. Film ekibi de bu sofradan geçti mi?
Oğuzhan Akalın: Pazar yemeklerinin bizim belgeselimiz için çok önemli bir yeri var zira filmin kamera arkasındaki çekirdeki ekip orada bir araya geldi. Ece’nin Jim’le tanışmasından sonraki ilk haftasonu pazar yemeğine gittik evine. İnsanlar soruyor bazen bu kadar farklı milletlerden insanlar nasıl oluyor da bir araya gelip Jim Haynes’in öyküsünü anlatıyor diye. Ekipte daha önceden tanışan bir tek ben ve Ece varız aslında. İspanyol yapımcımız Marta Benavides Hidalgo ve Kübalı görüntü yönetmenimiz Gilliam de la Torre ile Jim’in evindeki pazar yemeklerinde bağ kurduk.

Jim (sağda) pazar yemeklerinden birinde önlüğüyle

EG: Oğuzhan’la birlikte bir çiftin yanına gittik ve Gillliam’ın Küba’da belgesel ve video-art ile ilgilendiğini öğrendik. Orada kurulan bağ filmin çıkış noktası oldu. Yapımcımız Marta aslında bir bilgisayar mühendisi, sinemayla alakası yoktu. Ben onlarla tanıştıktan sonra, “ileride Jim’le ilgili bir film yapmak istersem dahil olur musunuz” dediğimde çok istekli oldular.Filmde öyküsünü anlattığımız, Jim sofralarında tanışan binlerce insandan biri de biz olmuş olduk aslında. Oranın havasını soluduktan sonra bir şey yapmalıyız, “bu durumu kaydetmem lazım” hissi oldu bizde. Bu tanışmadan yaklaşık altı ay sonra kitle fonlamasıyla filme bütçe yaratmaya başlamıştık. Sonra İngiltere’den ortağımız Başak Othan Kocaoğlu ve Alman ortağımız Rainer Kölmel dahil oldu…

Daha önce belgesel çekme fikriniz var mıydı hiç?
EG: Bende hiç yoktu aslında. Bu öykü ve karşılaşmalar kendi kendine belgeseli gündemime getirdi. Ben hep kurmacayla ilgilenmiştim. Jim’in hikayesine dair bir film yapma fikri ilk doğduğunda kurmaca bir film olabileceğini düşünmüştük sonrasında ise belgesel olmasına karar verdik. Öykünün gerektirdiklerine baktık. Dört kişilik çekirdek ekibimizde birbirimize gönderdiğimiz, Meeting Jim için ilham aldığımız bazı belgeseller vardı. Şimdi hemen aklıma gelen film 1984 yapımı bir belgesel. Tosca’s Kiss adı, emekli opera sanatçılarını anlatıyor. Özellikle filmde kameranın kullanılış şekli bize çok ilham verdi. Dediğim gibi ben hep kurmacayla ilgileneceğimi sanıyordum, ama bir sonraki filmim yine bir belgesel projesi olacak gibi. Henüz netleşmediği için çok fazla bilgi vermeyeyim…

Jim öyle bir karakter ki, başka türlü bir belgesel olsa, onun etrafında ördüğü ağlardan geçen ünlü isimleri anlatıp dururdu: Samuel Beckett, Salvador Dalí, David Bowie, Pink Floyd… Oysa biz onun trende karşılaşıp tanıdığı garsonun öyküsünü, pazar sofralarını, sabah kahvaltılarını izliyoruz…
EG: Bizim meselemiz Jim’i ifade eden bir film yapmaktı. Jim’in dünyasında ünlülerle diğerleri arasında kesinlikle bir ayrım yok. Herkesin ismini, yüzünü hatırlıyor, muazzam bir fotografik hafızası var. Herkese eşit derecede önem veriyor, onları dinliyor. Belgeselin de onun bakışını yansıtmasını istedik. Onun tanıştığı insanlar arasında kimse diğerlerinden daha önemli değildi. Bunu yansıtmak için özellikle çaba sarf ettik.

OA: Ben de bununla ilgili şöyle bir anekdot anlatayım. Şunu çok yaşadık: Bir restorana gidiyoruz mesela, herkese herkesi o sırada tanıyor, herkes farklı şehirlerden. Biraz muhabbet edilir. Garson gelince Jim’in ilk sorusu “ismin ne” olur. Sonra “nerelisin” diye sorar. Ardından da masadaki sekiz kişiyi onunla tanıştırır. Hepsinin az önce anlattıklarını ezberlemiş gibi. Mesela “Oğuzhan İstanbul’dan geliyor, fotoğrafçı vs.” diye insanlara tanıtır… Bu hareketi yeni karşılaştığı insanları inanılmaz etkiliyor. Onları pazar yemeklerine davet ediyor ve sonra pek çoğunun geldiğini görüyorsunuz. Biz altı haftalık çekim sürecinde bunu defalarca gördük.

Jim’in sofralarda kurduğu ağ filmin gösterimlerinde de devam ediyor mu? Jim buradaki gösterimlere sağlık sorunu nedeniyle katılamadı ama, DasDas’taki gösterime online olarak bağlandığını biliyoruz…
EG: Jim geçirdiği rahatsızlık sebebiyle eskisi kadar seyahat edemiyor. 2018 yılında, Edinburgh Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinde bizimleydi. Sonrasında, Paris’teki gösterimlere, Odessa Film Festivali’ne ve Fringe Festivali’ndeki özel gösterime katılabildi. DasDas’ta Mert Fırat gösterim sonrası özel bir etkinlik organize etti. Jim’in ilk İstanbul pazar yemeği hayata geçmiş oldu, Paris’teki gelenek buraya taşındı. Film gösterimi sonrası Jim’e Skype üzerinden bağlanarak izleyicilerle buluşmasını sağladı ve bence bu da unutulmaz bir andı. Pek çok kişinin bu yeni tanıştığı adamı ekranda görünce duygulandığını görebilirdiniz. Bu pazar yemekleri İstanbul’da devam edecek gibi duruyor. Jim’in kurduğu sofraların yarattığı etkinin belgeselden taşarak buradaki insanlara da geçmeye başladığını hissetmek çok mutluluk verici. Bu ağ genişlemeye devam eder umarız. Film Türkiye’de BluTV üzerinden izlenebiliyor olacak ve umuyoruz ki pek çok kişiye ulaşacak.

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.