Şu An Okunan
Ulrich Seidl’la Cennet Üçlemesi Üzerine Söyleşi

Ulrich Seidl’la Cennet Üçlemesi Üzerine Söyleşi

Ulrich Seidl, 2012 ve 2013 yıllarında arka arkaya üç büyük festivalde dünya prömiyerini yapan Cennet Üçlemesi’yle dönemin en çarpıcı işlerinden birisine imza atmıştı. Aşk, inanç ve umut kavramlarına odaklanan üç film, Seidl’ı da son yılların en çok ses getiren sinemacılarından biri yapmıştı. Avusturyalı yönetmenle 2013 yılının Temmuz ayında buluşmuş ve Cennet Üçlemesi başta olmak üzere pek çok konuyu konuşmuştuk.

Söyleşi: Evrim Kaya

Fotoğraf: Gevorg Gasparyan


Bu söyleşi, Altyazı’nın Ekim 2013 tarihli 132. sayısında yayımlanmıştır.


Adını İncil’e göre hep var olacak üç kavram olan aşk, inanç ve umuttan alan Cennet Üçlemesi kimilerine göre Ulrich Seidl’a yapışan “provokatif yönetmen” yaftasını güçlendirdi, kimilerine göre ise Seidl, Avusturya taşrasının aşırılıklarından evrensel hikâyelere giden bir yolda ciddiye alınması gereken, olgun bir yönetmen olduğunu ispat etti. Her koşulda Seidl bir sene gibi kısa bir süre içinde prömiyerleri Cannes, Venedik ve Berlin gibi üç büyük festivalde yapılan üç filmle geçen yılın en çok dikkat çeken yönetmenlerinden biri oldu.

Gözlerini ilk filmi Modeller’den (Models, 1999) beri, hem taşrasını iyi tanıdığı memleketi Avusturya’nın hem de Avrupa’nın, refah ve kültüre boyalı yüzeyinin altındaki kire pasa dikmiş olan Seidl’ı karakterize eden en önemli özellik, en sansasyonel temaları merkeze alırken olabilecek en soğukkanlı tarzı kullanması. Yönetmenin refahın altında saklanan baskı ve yalnızlığı, ahlakın temelindeki ahlaksızlığı duyumsatan bütünlüklü bir filmografi oluşturan tarzının en güzel örneklerini içeren üçlemesi, aynı aileye mensup üç kadının bir yaz tatilinde başından geçenleri merkeze alıyor: Orta yaşlı iki kardeşten biri ‘seks turisti’ olarak Kenya’ya giderken, Avusturya’da kalan kardeşi iznini elinde Meryem Ana heykelciğiyle kapı kapı gezip misyonerlik yaparak değerlendiriyor. O sırada bir zayıflama kampında olan kızı ise ergenliğin getirdiği dertlerle boğuşuyor. Pek şaşırtıcı olmayan bir ironiyle Cennet: Aşk (Paradies: Liebe, 2012) sevgisizliğin, Cennet: İnanç (Paradies: Glaube, 2012) inançsızlığın resmini çizerken, son film Cennet: Umut (Paradies: Hoffnung,  2013) Seidl standartlarında çok da umutsuz olmayan hikâyesiyle diğerlerinden biraz ayrılıyor. En son İstanbul Film Festivali’nde filmlerin üçünü de görme şansı bulmuştuk. Temmuz ayında Erivan’da düzenlenen 10. Uluslararası Altın Kayısı Film Festivali’nin konuğu olan yönetmenle konuşma fırsatını kaçırmadık ve özellikle çalışma şekli üzerine kimi ipuçları yakaladık.

Cennet Üçlemesi’nde birbirine karakterlerin akrabalıkları üzerinden bağlanan üç hikâyeyi, üç filmle anlatıyorsunuz ama aklınızdaki ilk fikir bu değildi galiba.

İlk düşüncem üç farklı kadının farklı arzuları, özlemleri üzerine tek bir film yapmaktı. Onları bir yaz tatili içinde geçen paralel hikâyelerin kahramanları olarak yazdım. Ama uygulamada işin biraz kontrolden çıktığı söylenebilir; zira çekimlerin sonunda 90 saatlik malzeme birikmişti. Tek bir film yapacaksam, bunun altı saatlik bir film olması gerekeceğini fark ettim. Ama esas sorun tam olarak bu değildi. Altı saatlik bir film yapmakta kategorik olarak bir sorun yok. Ama sonradan bu üç hikâyenin de çok yoğun olduğunu, tek bir filmin duygu bütünlüğünde anlatılamayacaklarını anladım. Üç ayrı film yapmak tek çözüm gibi geldi.

O kadar fazla malzeme gözünüzü korkutmadı mı?

Hayır korkutmadı. Çalışma şeklimin temeli, pek çok olasılığı açık bırakmaya dayanıyor. Yapmak istediğim filmi bulana kadar her olasılığı deniyorum. Hikâyeyi senaryo kullanmadan kronolojik sırayla çekiyorum. O yüzden istediğim noktada yeniden yazma şansım oluyor hep. Oturup o günkü malzemeyi izledikten sonra ertesi güne karar veriyorum. Doğaçlamalarla geldiğim noktada hikâyeyi hep yeniden kurabiliyorum, sonunda başka hiçbir şey değişmese bile vurgu yaptığım şeyler değişiyor.

Üçlemeye adını veren Hıristiyan değerleri sizin için ne ifade ediyor?

Dindar olsanız da olmasanız da herkesin hayatında yeri olan şeyler olduğu için bu üç fikrin peşinden gittim; herkes aşkı arar, herkesin umudu vardır, daha genel düşünüldüğünde inanç da herkesi bağlar. Sadece dinî inançlardan da söz etmiyorum. Ama dinî inançların özel bir tarafı olmasa bir misyonerin peşinden gitmezdim elbette.

“Bir sömürgeci aristokratla sanat sineması yapmaya çalışan bir ekip arasındaki farkı anlatmak çok zor.”

Bir şeylerin “peşinden giden” sinemacının bakışı, bir turistin bakışına benzer mi?

Benzer tabii, belki de bu yüzden benzer muameleye, kuşkulara maruz kaldık Cennet: Aşk’ı çekerken. Ama elbette sömürgecilik tarihinin de etkisi vardı. Afrikalılarda Batılılara karşı kırılması mümkün olmayan bir önyargı var, bir sömürgeci aristokratla sanat sineması yapmaya çalışan bir ekip arasındaki farkı anlatmak çok zor. Bugünkü koşullar da çok iyi değil, turizm küresel bir canavar, çok güzel ama çok korkunç. Turizm, özellikle de seks turizmi kendi toplumumuzla ilgili çok şey anlatıyor, ben de bu konuyu bu yüzden seçtim. Erkeklerin ‘seks turisti’ olarak seyahat etmesi biraz kabul görmüş bir şey ama kadınlarınki hâlâ tabu, o yüzden onun üstüne gittim ben de.

Kenya’da Aşk’ı çekmek Avusturya’da İnanç ve Umut’u çekmekten daha mı zor oldu?

Her filmin başka başka zorlukları vardır. Araştırma ve hazırlık, işin büyük bir kısmını oluşturur. Ben aslında bir yönetmen olarak işimin temelde mümkün olduğunca farklı kültürlerle ilişkiye girmek olduğunu düşünüyorum. Örneğin Import/Export’u (2007) yaparken Ukrayna’daki insan ticaretine odaklandım, ki daha önce bu konuda hiçbir şey bilmiyordum. Benim bütün filmlerimin kökleri gerçekliktedir. Çekimler başladıktan sonra senaryoyu değiştirme şansına sahip olmak istememin nedenlerinden biri de bu: Kurmaca bir noktada kendi sınırlarını bulur belki ama araştırmanın sonu yoktur.

Hâlâ bir belgeselci gibi düşünüyor gibisiniz…

Tam olarak öyle değil. Çektiğim filmler tarz ve atmosfer olarak belgesel gibi, oyunculardan da mümkün olduğunca otantik olmalarını istiyorum. Ama aynı zamanda görüntülerim çok yapay olabiliyor. Aşk’ta zengin Batılı kadınlar şezlonglarında yatarken onlardan bir iple ayrılmış plajın diğer ucundaki Kenyalı gençlerin olduğu sahneyi düşünün. Bu görüntü tamamen benim uydurduğum bir şeydi mesela.

Genelde şöyle çalışıyorum: İki aktöre de sahnenin amacını açıklıyorum örneğin, ama ikisi de diğer oyuncunun ne yapacağını tam olarak bilmiyor. Doğaçlamaya yer bırakan bir şey bu. Sonra da mümkün olan en iyi sahneyi bulana kadar küçük müdahalelerde bulunuyorum, “şurası oldu, burası olmadı” gibi.

Hem doğaçlama istiyorsunuz, hem de bedenlerine çok fazla dikkat yöneltiyorsunuz, oyunculardan beklediğiniz şeyler oldukça zor görünüyor. Bu bağlamda oyuncu seçimi de zor oluyor mu?

Evet, kesinlikle. Aşk’taki sugar mama Teresa rolü için seçim yaparken kesinlikle profesyonel bir oyuncu istediğimi biliyordum. Aşırı kilolu olması ve kamera önünde doğaçlama yapabilmesi lazımdı. Doğaçlama yapabilen bir oyuncu aramak zaten yeteri kadar zor bir iştir, Almanca konuşan oyuncuların yüzde sekseni hemen elenir, yüzde yirmiyle kalakalırsınız. Bunun üstüne vücudunu teşhir etmesi, mahrem sahnelerde oynaması gerekiyordu. Bir de bu oyuncunun çocukları, kocası, bir ailesi olduğunu hesaba katınca çok zorlandım. Oyuncu seçiminin ardından üç oyuncuyla Kenya’ya gidip çekim yapılan mekâna nasıl tepki verdiklerini, oraya uyum sağlayıp sağlayamadıklarını denedim önce. Sıcak bir havada bikini içinde nasıl hissedeceklerini, plajdaki Kenyalı oğlanlarla nasıl etkileşime gireceklerini ancak Kenya’ya gittikten sonra gördüm, denemeden bilemezdim.

Cennet: Aşk

Oyuncu seçimi hep böyle yoğun bir iş midir sizin için?

Genelde böyle oluyor. Yanlış oyuncularla çalışırsanız film başarısız olacaktır, bu kadar basit. Kimse önüne geçemez bunun. Bu yüzden yaratım süreci kadar önemsiyorum ben bu aşamayı. Örneğin Import/Export’u yaparken çekimin ilk günü her sahneyi iki farklı aktrisle iki kez çektim. İkisini de izledikten sonra hangisiyle çalışacağıma karar verdim.

Ama bu durumda oyuncular hayal kırıklığı yaşamıyor mu?

O kadar kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum. Oyuncu seçimi bir süreçtir, uzun sürebilir, oyuncuların buna alışmaları gerekir. Esas mesele yavaş yavaş karşılıklı güven kazanmak, birbirine yakın bir ilişki kurmaktır. Bu süreç de ilk iletişimden başlayıp film bitene dek devam eder. Başka yönetmenlerin ne yaptıklarına dair bir fikrim yok, genelde başkalarıyla ilgili sorular sormam ama benim filmlerim söz konusuyken oyuncular bunun oyunun bir parçası olduğunu biliyorlar artık.

Yine de onları asıl zorlayan, karakterlerin pek de estetize olmayan teşhir edilme şekilleri olsa gerek. Mesela Aşk’ın farklı ülkelerde farklı gösterimlerini izlemiş biri olarak söylüyorum, yalnızca bikini giyen bir şişman kadın bile seyirciyi her yerde, her seferinde güldürebiliyor. Mizantroplukla, sömürü sineması yapmakla da suçlandınız, tümüyle haksız mıydı bu suçlamalar sizce?

Her izleyici farklı bir filmi izler. Bazı insanlar benim filmlerimde gülüyor, evet doğru. Öte yandan bazıları hiç gülmüyor, hatta bazıları gülen insanlara tepki gösteriyor. Bence temelde mesele utanç duygusuyla ilgili, kendi utanç duygunuzla karşı karşıya geldiğinizde gülmenin kurtarıcı, rahatlatıcı bir yanı vardır. Sadece şişman bir insanın varlığını komik bulan insanlar kendi standartları ve önyargıları içinde yargıda bulunuyorlar. Her zaman her izleyici kendi değerler bütününde yargılar gördüğü şeyi. Halbuki benim filmlerim asla yargılayıcı değildir. Ben onları birer ayna gibi görüyorum: Gördüğünüz her şey sizden yansıyanlardır. Herkesin verdiği tepki kendiyle ilgili bir şey söyler, biri gülerken başka biri analitik bakabilir, başka biri acı çekebilir. Filmin özünde olan şeyler değildir bunlar; izleyiciyle etkileşimde ortaya çıkan şeylerdir.

Böyle de olsa iki farklı yönetmenin tuttuğu ayna hep farklı şeyleri öne çıkarıyor. Sizin filmografiniz içinde bile durum böyle sanki. Hatta yaşlandıkça yumuşadığınız çok konuşuldu, örneğin Umut bu üçlemenin diğer iki filmine kıyasla bile çok yumuşak bir film. Hiç açık suistimal, taciz, şiddet sahnesi yok.

Evet, Umut için çok konuşuldu bu. Ama doktorun kızı suistimal etmesiyle biten bir hikâye fazla kolay olurdu. İnsanlar benden bunu bekliyormuş belli ki. Sonra da hemen “Ulrich Seidl’ın kalbi yumuşamış” demeye başladılar. Halbuki mesele bu değil. Çocuklarla çalışan bir yönetmenseniz –Umut’ta Melanie (Lenz) 13 yaşındaydı– bu kendine has bir sorumluluk getirir ve daha dikkatli olursunuz. Eski Ulrich Seidl da olsa böyle yapardı, inanın.

Çok kontrollü bir yönetmen gibi konuştunuz hep. Yeterince dikkatli olmadığınız zamanlar olmadı mı?

Hayır. Benim yaptığım şekilde araştırma yaptığınızda çok fazla karar ânıyla karşı karşıya kalırsınız. Kendime sürekli belli bir resmin doğru mu yanlış mı olduğunu sorarım, izleyiciyi nasıl hissettirdiğini hep kontrol ederim.

İnsanların Ulrich Seidl’dan belli bir türde filmler beklediğini hissediyorsunuz. Bu noktada bu beklentilerle bilinçli şekilde oynuyor olabilir misiniz?

Sanat filmi denen şeyi yapıyorsanız bir filmden diğerine tutarlı bir yolculuk yapıyorsunuz demektir. Eleştirmenlerin ya da izleyicilerin söylediği şeyler beni etkilemez. Hiçbir zaman bir sonraki filmimle daha fazla tabu yıkayım, ya da tam tersini yapıp birden uslanayım da insanlar şaşırsın diye bir baskı hissetmem. Böyle hissetmem çok yanlış olurdu, filmlerin ve yönetmenlerin filmografilerinin kendi içlerinde anlamları vardır. Bu da anlık değişecek bir şey değildir, dediğim gibi dış etkenlerle iletişim içinde de değişmemelidir. Sinemanın anlamı daha evrensel, zamansız bir yerlerdedir. Ulrich Seidl sineması diye bir şey varsa, bütünlüklü bir anlamı, tutarlılığı olması gerekir.

Bir sonraki adımınızı biliyor gibisiniz.

Kilerlerle ilgili bir belgesel üzerinde çalışıyorum şimdi. Avusturya’da insanların kilerlerini araştırıyorum. Karşıma çok ilginç şeyler çıktı, herkesin şaşırtıcı derecede farklı bir kileri var sanki.

Sizin nasıl bir kileriniz var?

Sıkıcı bir şarap mahzeni. Daha sapkın bir şey olmasını umuyordunuz, biliyorum.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.