Şu An Okunan
Da 5 Bloods: Vietnam’ı Yeniden Düşünmek

Da 5 Bloods: Vietnam’ı Yeniden Düşünmek

Netflix’te gösterime giren son filmi Da 5 Bloods’da Spike Lee, kalabalık bir olay örgüsü üzerinden ABD’nin ırkçılık tarihiyle hesaplaşırken aynı zamanda Vietnam Savaşı’na dair bir tür alternatif tarihyazımına da girişiyor.

Alper Yıldırım

Amerikan siyah sinemasının usta yönetmeni Spike Lee’nin dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapması planlanan, ancak festivalin salgın nedeniyle iptal edilmesiyle beklenenden erken izleyiciyle buluşan son filmi Da 5 Bloods (2020), ABD’de siyah vatandaş George Floyd’un bir polis tarafından öldürülmesiyle ülkenin dört bir yanında başlayan kitlesel eylemler sürerken Netflix’te gösterime girerek sinema gündemine oturdu. Kariyeri boyunca siyahların sinemadaki temsiliyet alanını genişletmeye çalışan yönetmen, iki yıl önce Oscar ödüllerinde En İyi Senaryo ödülü kazanan Karanlıkla Karşı Karşıya’da (BlacKkKlansman, 2018) olduğu gibi bu filminde de güncel siyasi konjonktürü tarihle paralel ele alıyor. Vietnam Savaşı’nda görev almış dört siyah asker Paul, Otis, Eddie ve Melvin’in yıllar sonra Vietnam’a dönerek savaş sırasında sakladıkları bir kasa altını ve kaybettikleri arkadaşları Fırtına Norman’ın cenazesini bulmak üzere Vietnam’ın ormanlarına yaptığı yolculuğa odaklanan Da 5 Bloods, ABD’deki ırkçılıkla ve Amerikan sinemasındaki Vietnam Savaşı filmleriyle bir hesaplaşmaya giriyor ve bu hesaplaşmayı çarpıcı bir dille ortaya koyuyor.

Karanlıkla Karşı Karşıya’da Amerikan sinemasının en önemli filmleri arasında sayılan Rüzgâr Gibi Geçti (Gone With the Wind, 1939) ve Bir Ulusun Doğuşu’ndan (The Birth of a Nation, 1915) kesitler göstererek bu “çok önemli” filmlerdeki ırkçılığı teşhir eden Lee, bu tutumunu Da 5 Bloods’da da sürdürüyor ve Rambo gibi “beyaz adamın Vietnam’daki kahramanlıkları”nı anlatan filmleri tiye alıyor. Lee’nin eleştirel tutumunu gizlemek gibi bir niyeti yok. Öyle ki, Eddie karakterinin “Hollywood hıyarları filmlerde Vietnam’a dönüp savaşı kazanmaya çalıştılar” dediğine şahit oluyoruz. Ayrıca Muhammed Ali’nin Vietnam Savaşı’na niçin katılmayacağını açıkladığı konuşmayla başlayan ve Martin Luther King’in bir konuşmasıyla kapanan film boyunca, siyahların tarihinde önemli roller oynamış figürlerin arşiv görüntülerini görüyoruz. Bütün bunlara, film sırasında ABD’nin nüfusunun yalnızca yüzde 11’i siyah olmasına rağmen savaştaki askerlerin üçte birinin siyah olduğunu öğrenmemiz gibi unsurları ekleyince, Lee’nin ırkçılıkla ve ırkçılığın tarihiyle hesaplaşması açık bir hâl alıyor. Lee’nin seyircisinin yüzüne soğuk su çarparcasına takındığı bu öfkeli ve tavizsiz tavır, yönetmenin önceki filmlerini de göz önünde bulundurduğumuzda, sinemasının vazgeçilmez unsurlarından biri olarak dikkat çekiyor.

Da 5 Bloods, Vietnam Savaşı’ndaki beyaz kahramanları konu alan filmleri tiye almanın ötesinde, Francis Ford Coppola’nın Vietnam Savaşı sırasında ABD ordusuna isyan ederek yerel bir kabilenin başına geçen Albay Kurtz’ü yakalayıp infaz etmekle görevlendirilen Yüzbaşı Willard’ın yolculuğunu ve Kurtz’le karşılaşmasını işleyen Kıyamet’le (Apocalypse Now, 1979) daha doğrudan ve derinlemesine bir ilişki kuruyor. Dört emekli askerin, henüz filmin başlarında Ho Chi Minh şehrindeki ‘Apocalypse Now’ adlı mekânda eğlendiklerini görüyoruz. Ho Chi Minh şehri, yahut eski adıyla Saygon, Vietnam ormanlarında geçen Kıyamet’in de başladığı şehir. Belli başlı nehir ve orman planlarında Kıyamet’i anımsatan çekimlere başvuran Lee, aynı zamanda Richard Wagner’in ‘Die Walküre’si gibi Kıyamet’te yer alan müziklerden de faydalanıyor. Ayrıca Kıyamet’in uzun versiyonlarında Vietnam’da yaşamakta olan sömürgeci bir Fransız ailenin varlığını gördüğümüz gibi, Da 5 Bloods’da da bölgedeki yasadışı faaliyetleriyle haksız zenginleşme sağlayan Fransız iş insanı Desroche’u görüyoruz ve böylece Lee, Vietnam’daki sömürünün tarihsel sürekliliğine işaret etmiş oluyor. Yine de, bir röportajda Kıyamet filmini çok sevdiğini belirten Lee’nin filmle kurduğu ilişki, Kıyamet’i yalnızca takdir etmekten ibaret değil. İlk bakışta Coppola’nın filmini yalnızca olumluyor izlenimi veren Da 5 Bloods, Kıyamet’te ABD hava kuvvetlerinin bir Kuzey Vietnam yerleşkesine saldırısı sırasında Albay Kilgore’un askerlerini motive etmek için çaldığı ve savaşa destansı bir hava katan Wagner’in ‘Die Walküre’sini çok farklı bir şekilde kullanıyor. Emekli askerlerin Vietnam ormanlarına doğru yola koyulduğu sahnede, Eddie turistik bir gezideymişçesine etrafı kameraya alırken ve David tekneye takılmaması için ipe asılı bir ayakkabıyla ‘mücadele ederken’ kullanılan ‘Die Walküre’, ortaya neredeyse bir güldürü unsuru çıkarıyor. Bu gibi örneklerle Da 5 Bloods, Kıyamet’in savaşa kattığı destansı havayı kendine özgü anlatımıyla tersine çeviriyor, böylece faydalandığı pastiş tekniğini, pastişi –parodinin aksine– gizli amaçlardan ve alaycı güdülerden yoksun boş bir ironi olarak değerlendiren Fredric Jameson’ın deyimiyle “ölü bir dilde konuşma” olmaktan kurtarıyor.

KALABALIK BİR FİLM
Birden fazla alt-öykü barındırması ve çeşitli türlerden beslenmesi bakımından kalabalık bir film olan Da 5 Bloods boyunca ağırlığını hissettiğimiz sorunları, yine karakterlerin ağzından dinlemek mümkün görünüyor. Öncelikle Vietnamlı rehber Vinh’in filmin sonlarında “Bir kere savaşa katıldıysan o savaş hiç bitmiyor. Zihninde ya da gerçek hayatta farklı şekillerde devam ediyor” cümlesi, filmin üzerinde durduğu temel sorunların başında geliyor. Bu durumu gerek Apocalypse Now kulübünün çıkışında dilenci çocuğun çatapat atmasıyla askerlerin yere yatıp savunma pozisyonuna geçmesinde, gerekse film boyunca savaştan sonra yaşadığı travma sonrası stres bozukluğuna bağlı öfke krizlerine ve halüsinasyonlarına şahit olduğumuz Paul karakterinde görüyoruz. Diğeriyse, Fırtına Norm’un ısrarla belirttiği nokta, yani siyahların da ülkeleri için savaşıp hayatlarını kaybettiği, hattâ ABD için hayatını kaybeden ilk kişinin bir siyah olduğu yönündeki hatırlatmaları. Bu noktada, İkinci Dünya Savaşı sırasında İtalya’da savaşan bir grup siyah askeri konu edinen St. Anna Mucizesi’nin (Miracle at St. Anna, 2008) ilk cümlesinin siyah asker Hector’un “Dostum, biz de bu ülke için savaştık” olduğunu hatırlayınca, Lee’nin sinemasındaki bu ısrarcı süreklilik bir kez daha kendisini gösteriyor.

Ancak Lee, St. Anna Mucizesi’nde olduğu gibi, Da 5 Bloods’da da çeşitli alt-öykülerle kalabalık bir olay örgüsü kuruyor: David ile Hedy’nin aşk öyküsü, Otis’in hiç tanışmadığı çocuğuyla karşılaşması, mayın sahnesinde Hedy ve arkadaşlarının aniden belirerek yolculuğa dâhil olması… Fakat bu kalabalığın, filmin biçimsel yoğunluğunu da düşünürsek, iki buçuk saatlik bu filmi güçlendirdiğini söylemek güç. Zira, her ne kadar alt-öyküler kendi içlerinde belirli bir amaca hizmet etse de, filmin geneline baktığımızda tutarlı bir bütünlük görmek zorlaşıyor; bu yoğunluğun ortasında seyircinin neye uğradığını şaşırma ve filmin içinde kaybolma olasılığı ortaya çıkıyor. Ancak bu tutarsız görünümü destansılığın beslendiği sinemasal tutarlılığın kasıtlı bir şekilde bozguna uğratılması veya Vietnam Savaşı’na dair yeni bir ‘tarihyazımı’ denemesinin yan etkisi olarak yorumlamak da mümkün. Yine de, çetelerin kol gezdiği bir savaş alanında bir kasa altının nasıl el değmeden kalabildiği veya mayın sahnesinde Hedy ve arkadaşlarının nasıl ve niçin aniden orada beliriverdiği gibi senaryoya dair soru işaretleri varlığını sürdürüyor. Bu nedenle Da 5 Bloods güçlü sinema diline rağmen kalabalıklığından ve senaryosuna dair soru işaretlerinden dolayı çok daha iyi bir film olma ihtimalinin kıyısından dönüyor.

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.