Şu An Okunan
Elmalar: Unutursam Hatırlatma

Elmalar: Unutursam Hatırlatma

Altyazı Öneriyor: Haftalık Gösterim Rehberi

Yunan Tuhaf Dalgası’ndan aşina olduğumuz türde absürt bir yakın gelecek / geçmiş kuran Elmalar, bir “amnezi” salgını sırasında geçiyor. Yönetmen Christos Nikou’nun yaklaşımını farklı kılan ise bu tuhaflığı bir yabancılaştırma aracı olarak değil, kişisel bir yas hikâyesi anlatmak için kullanması.

Christos Nikou’nun ilk uzun metrajı Elmalar (Mila), Yunan Tuhaf Dalgası’ndan, çoğunlukla da Yorgos Lanthimos sinemasından tanıdık olduğumuz bir dünyada geçiyor: Gerçek dünyadan pek de farkı olmayan absürt bir yakın gelecek/geçmiş. Lanthimos’u dünyaya tanıtan Köpek Dişi (Kynodontas, 2009) filminde yardımcı yönetmen olarak çalışmış olan Nikou, bir nevi “türün” konvansiyonu hâline gelmiş bu tuhaf evreni başlangıç noktası olarak alıyor: Rastgele insanların, nedensizce ve aniden hafızasını yitirdiği bir “amnezi” salgını ve bu salgına kasıtlı olarak dahil olmayı seçmiş kahramanımız Aris. Yönetmeni benzerlerinden ayıran ise bu tuhaflığı bir tür yabancılaştırma aracı olarak değil, çok daha kişisel bir yas hikâyesi anlatmak için kullanması ve bu esnada bize “kahraman” figürünü yeniden düşünmek için alan açması. 

Karanlık ve dağınık bir evde, muhtemelen zihni ve iç dünyası da darmadağın olmuş Aris’in başını duvara vurmasıyla açılıyor Elmalar. Sayısız filmin açılış sahnesinden tanıdık olduğumuz bir yalnızlık manzarası bu. Radyoda “amneziye yakalananlar” için hastanede yeni bir program başladığı haberini duyuyoruz. 4:3 formatta çekilmiş, soluk renklerle bezeli ve bir polaroid fotoğraf karesini andıran bu dünyada her şey “analog”. Salgının varlığı bir tür distopya hissi uyandırıyor, ancak gelecekte olmadığımız da kesin. Tıpkı öncülleri gibi Nikou da gerçek dünyayla, hayal ettiği absürt/olağanüstü evren arasındaki açıyı olabildiğince dar tutuyor. Öyle ki, sanki bu dünya “dünyası başına yıkılan” bir adamın zihninin dışavurumu sadece. Bilmediğimiz bir nedenden ötürü hafızasını kaybetmiş gibi davranmaya karar veren Aris’in bakış açısı tüm dünyayı kaplasa da, iç dünyası hakkında hiçbir ipucu vermiyor bize yönetmen. Hastanedeki diğer hastalarla beraber “Yeni Bir Kimlik” programına alınan Aris, yine Tuhaf Dalga’nın alametifarikalarından olan “ifadesiz” bir surata sahip. Ancak zamanla bu ifadesizliğin de yine “her şeyi unutmuş gibi yapmak” oyununun bir parçası olduğunu anlıyoruz. Kendisi dışında herkes sıradan ifadelere, mimiklere ve jestlere sahipken, Aris belli ki unutmayı duygusuzlukla ve bir tür hissizlikle eş tutuyor: Acıyı, sevgiyi ve arzuyu, “elmayı sevip sevmediğini” bile unutmak. Kahramanımız adeta bir “Lanthimos filminde” gibi davranıyor, ama bu bir Lanthimos filmi değil. 

Hissizliğin Taklidi 

Nikou, Aris’in bu oyunu sayesinde seyirciye de geniş bir düşünme alanı açıyor. Kendini yeniden “doğurmaya” karar veren, sadece geçmişi hakkında değil, karakteri, düşünceleri, sevdikleri ve sevmedikleri hakkında da hiçbir ipucumuz olmayan bir karakteri nasıl anlayabiliriz? Daha doğrusu, bu karakter hakkında ne hissedebiliriz? Film boyunca Aris’in hafızasını kaybedip kaybetmediğini anlamaya çalışırken ve daha sonrasında ise neden kaybetmeyi seçtiğini sorgularken bu sorular dolanıyor zihnimizde. Nikou, bu seçimin altında yatan nedeni çok uzun süre ele vermeyerek âdeta tersinden bir anlatı kuruyor. Karakteri hikâye ilerledikçe klasik anlamıyla daha çok “tanımıyoruz” belki, ancak bizim onun ifadesiz suratına yansıttığımız duygular, düşünceler ve anılar -tıpkı meşhur Kuleshov efekti videosundaki gibi- sürekli değişiyor: Aris geçmişinden neden kaçıyor? Birini mi öldürmüş? Biri mi ölmüş? Başarısız mı olmuş? İflas mı etmiş? Çok mu sıkılmış? Delirmiş mi? Bir tür boşluğu doldurma çabası bu, tıpkı kendilerine verilen boş fotoğraf albümünü doldurmaya çalışan hastalarınki gibi. 

Düzenli aralıklarla çeşitli “yaşam görevleri” verilen hastalar, her hafta yeni bir şey öğrenmek/hatırlamak ve bunları çektikleri polaroid “selfie”lerle kanıtlamak zorunda. Bisiklete binmek, havuza atlamak, araba kullanmak, flört etmek ve tek gecelik ilişkiye girmek gibi. Fotoğraf albümü doldukça, hafıza da yeni anılarla doluyor- en azından teoride. Günümüzden de tanıdık olduğumuz “pics or it didn’t happen” (fotoğraf yoksa, olmamıştır) deyişini de anımsatan bu görevler, Nikou’nun mizahi ve şefkatli yaklaşımı sayesinde sığ bir sosyal medya eleştirisine dönüşmekten de kurtuluyor. Zaten halihazırda bir kimliğe ve hafızaya sahip olan Aris için oldukça tuhaf kaçan bu görevler, diğerleri için o kadar da kötü deneyimler değil. Örneğin kahramanımız yine bir görev için gittiği Teksas Katliamı’nın (Texas Chainsaw Massacre, 1974) bir gösterimi sırasında korkudan sandalyenin arkasına saklanan bir amnezi hastasıyla karşılaşıyor ve “ilk kez” bir korku filmi izleyen genç kadının tepkilerini ilgiyle izliyor. Kadın sonraki günlerde ise heyecanla araba kullanıyor, barda neşeyle dans ediyor, ağlayarak Titanik (Titanic, 1997) izliyor. Tüm bunlar onu tekrar “insan” yapıyor mu, anıların, zevklerin ve deneyimlerin “enstantaneleri” asıllarının yerini tutar mı, hayata yeniden başlanabilir mi… Bu sorulara cevap vermiyor film. Ancak daracık kadraja, soluk renklere ve salgına rağmen bir distopyaya da dönüşmüyor. Bir kaçak gibi hem dünyadan hem de kendisinden saklanan Aris’in hatırlama ve iyileşme hikâyesi bu çünkü. Radyodaki şarkının sözlerini hatırlayan zihni, şarkıya eşlik eden bedeni, kokusunu hatırlayan komşu köpeği ve çok sevdiği elmalar, tüm bu “sızıntılar” onu hayata geri çağırıyor. 

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.