Şu An Okunan
Sundance İzlenimleri II: Bir Festivalin Anatomisi

Sundance İzlenimleri II: Bir Festivalin Anatomisi

Hem film sayısı hem de iyi film potansiyeli açısından Sundance ortalamasının altında bir festivaldi. Ancak elbette heyecan verici birkaç keşfe de yer vardı. Tüyler ürpertici A Glitch in the Matrix belgeseli, 2021’in korku-gerilim sinemasına hareket katabilecek Censor ve gerçek bir bağımsız sinema ruhu taşıyan On the Count of Three, bu yılın programında öne çıkan filmler arasındaydı.

Bu yıl Sundance Film Festivali’nin daha ilk günlerinde Coda’nın en sevilen film olma ihtimali ortaya çıkınca yükselen isyanım, festival ilerledikçe ağır ağır “Canın sağ olsun” kıvamında, kanaatkâr bir baş sallamaya evrildi. Hem film sayısı hem de iyi film potansiyeli açısından Sundance ortalamasının altında bir festivaldi. Son yıllarda Never Rarely Sometimes Always’ler The Souvenir’ler The Tale’ler çıkaran festival, bu eşsiz pandemi yılında kurmaca tarafında Hallmark filmi olmadığını kanıtlamasını beklediğim Coda ve bizler için hayli bayatlamış ama Batı seyircisinin izlemekten sıkılmadığı “üçüncü dünyada acılar içindeki güçlü kadın” hikâyesi Hive’ı öne sürdü. Festivalin blöfünü gördük, ama uslu çocuklar gibi tabağımızdaki her şeyi silip süpürdük. Sonuçta Sundance’teyiz, şakası yok, uyursan ölürsün. 

Apple TV+’ın milyon dolarlar dökerek satın aldığı Coda, doğuştan işitme engelli ailesinin duyabilen tek üyesi Ruby’nin billur sesiyle ailesi arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığı, masalsı bir başarı hikâyesi anlatıyor. Sektörde pek rastlamadığımız şekilde işitme engelli oyuncularla çalışılması, filmin ilgi çekici belki de tek özelliği. Bu anlamda, yeniden çevrimi olduğu Fransız filmi Hayatımın Şarkısı’nın (La Famille Bélier, 2014) düştüğü hataya düşmediği söylenebilir. Ancak doğuştan işitme engelli bireylerin hep tekrarladığı üzere, onlarla müzikten mahrumiyet arasında sıklıkla kurulan romantik ve trajik ilişki duyabilenlerin başkaları adına kurdukları bir düşkünlük fantezisinden başka bir şey değil. Coda’nın aynı temelsiz varsayımı yeniden inşa etmesi işitme engellilerin sinemadaki temsili adına kötü haber. Bütün bunlar bir yana, sinema ruhu taşıyan yaratıcı bir bağımsızla buluşmayı bekliyorsanız beklentilerinizi düşürmenizi tavsiye ederim. En azından müziğin başrolde olduğu tipik başarı hikâyelerinin seviyesine kadar düşürün. Sonra biraz daha inin. Zira yönetmen Sian Heder’in bir sinema filmi çektiğini hatırladığı anlar maalesef sayılı. Filmin bu kadar sevilmesi, şu sıralar sırt sıvazlayan, teselli eden, sıcak öykülere duyduğumuz ihtiyaçla yakından ilgili olmalı.

“Gerçek hikâye” avantajı

Dünya Sineması yarışmasında Coda-vari bir başarı yakalayan Kosova filmi Hive ise savaşın yaralarını taşıyan bir ülkede tüm ataerkil engellere rağmen kurulan sağlam bir kadın dayanışmasının öyküsü. Filmin en güçlü karakteri Fahriye’nin hiçbirine şaşırmayacağınız aşamalardan geçtikten sonra kendini bulması, yokluklar içinde dik duran kadın öykülerinden oryantalist bir haz alan festival programcılarını hayli etkilemiş olsa gerek. Özellikle de filmin tepe tepe kullandığı “gerçek hikâye” avantajı sayesinde. Hive doğru zamanda doğru kitleye sunulan bir film olarak, Sundance başarısı sonrası Kosova’dan Oscar’ın En İyi Uluslararası Film yarışmasına gönderilecek ve yeteri kadar festival dolaştıktan sonra gelecek yıl bu zamanlarda belki de adaylar arasına girecek.

Hive

Ödüllü belgesellere geçiş yaparsak, ilk günden beri dillerden düşmeyen Flee’yi mutlaka anmak gerek. Cannes Film Festivali programından Sundance’e transfer edilen Flee, ilk bakışta defalarca izlediğimiz bir mülteci öyküsünün animasyon versiyonu gibi görünse de fark yaratan karakter portresiyle merak uyandırıcı ve yaratıcı bir belgesel formuna kavuşuyor. Yine çok sevilen Summer of Soul (…Or, When the Revolution Could Not Be Televised) ise 1969’da herkesin gözü önünde yaşanmış ancak daha sonra anılara hapsolmuş bir müzik festivalini 50 yıllık uykusundan uyandırıyor. Siyah hareket için büyük önem taşıyan Harlem Kültür Festivali’nin gerçekleştirdiği kültürel devrim, toplumun siyah kesimine aşıladığı inanç, gidermeye niyetlendiği yoğun dayanışma ihtiyacı belgeselin başrollerinde. Konseri izlemenin keyfi bir yana, siyah harekette bazı taşları yerine oturtan, önemli bir tamamlayıcı oluyor Summer of Soul

Festivalin şanını kurtaran belgeseller

Belgesellerden devam edelim, çünkü ne varsa belgesellerde var. A Glitch in the Matrix, uzun uzun hayran olmak için birkaç kez daha izlemek isteyeceğiniz, acayip bir Rodney Ascher belgeseli. The Matrix misali bir simülasyonun içinde yaşadığımızı düşünen kişilerin bakış açılarını dinliyor ve kimseyle dalga geçemeyecek kadar karanlık bir ciddiyetin içine düşüyoruz. Belki de katılımcıların sadece avatarlarını görebildiğimiz için, farklı bir boyutla haberleşiyormuşuz gibi tuhaf bir his peyda oluyor. Yetmiyor, Philip K. Dick’in 1977’de paranoyanın doruklarındayken yaptığı tüyler ürpertici bir konuşmadan parçalar izliyoruz ve kendimizi filmin başında olduğumuz yerden bin ışık yılı uzakta buluyoruz. A Glitch in the Matrix’in derdi seyirciyi bir simülasyonda yaşadığına ikna etmek değil, ama konuyla ilgili ufkumuzu genişletir ve biraz da tüyleri ürpertirken, bunu başarmaya çok yaklaştığı birkaç an yakaladığını itiraf etmek gerek. Room 237 ve The Nightmare’in tahtında A Glitch in the Matrix’e de yer açıyorum hemen. Çok çekişmeli bir alan olmasına rağmen, Sundance’in en iyi belgeselini izlediğime eminim, ama kanıtlayamam.

Geceyarısı bölümündeki A Glitch in the Matrix’in yanı sıra, belgesel seçkisindeki üç film daha festivalin şanını kurtaracak kadar çarpıcı. Sundance’in en heyecanlandıran filmlerinden The Most Beautiful Boy in the World’de Venedik’te Ölüm’ün (Morte a Venezia, 1971) Tadzio’su Björn Andrésen’in hayatını altüst eden bu rolü alışını ve ardından yaşananları izlemek hayli sarsıcı bir deneyim. Andrésen’in, Luchino Visconti’nin seçmeleri yaptığı odanın kapısında belirmesinden itibaren maruz kaldığı her şey, 15 yaşındaki o çocuk adına büyük bir üzüntü ve panik duygusuna sevk ediyor izleyeni. Kaderine terk edilmiş, güzellikle damgalanmış, rahatça sömürülmüş, gönülsüz ve içine kapanık bir genç adamın vardığı nokta aklımızdan geçirmediğimiz kadar karanlık. Belgeselin Andrésen’i ikinci kez sömürmemek için gösterdiği çaba takdire şayan. Venedik’te Ölüm’ü artık eski gözlerle seyredemeyiz.

Karantina, salgın, panik

The Most Beautiful Boy in the World
’ün rahatsız ediciliğinden kopmaya fırsat bulamadan bir başka “gerçek olamayacak kadar tuhaf ama gerçek” hikâyeye kapılıp gidiyoruz: Misha and the Wolves. Hakkında ne kadar az okursanız seyir deneyiminiz için o kadar iyi olacağından, Kurtlarla Yaşam adıyla Türkçeye de çevrilen anı kitabının ardındaki gerçeklerin sizi hayretler içinde bırakacağını garanti edelim, yeter. Üçüncü olarak bu yılki filmlerin birçoğuna açık açık veya gizli gizli hâkim olan karantina, salgın, kapalı alanda yaşam, kıstırılmışlık, paranoya, panik, kaçış gibi hayatımızın içinden konuların resmi temsilcisi konumundaki tek belgeselden bahsedelim: Nanfu Wang’ın yönettiği In the Same Breath. Daha önce ülkesi Çin’in tek çocuk politikasını sarsıcı şekilde portreleyen Wang, kişisel sebeplerle salgının başında kendini Wuhan’da bulunca belgeselci refleksiyle vakit kaybetmeden çekim yapmaya başlamış. Çin’deki Komünist Parti’nin salgının durdurulamaz bir hâl almasına neden olan hatalı hamlelerine ateş püskürerek izlediğimiz In the Same Breath, benzer süreçlerden geçen Türkiye dahil birçok ülkenin aynı aymazlığa düştüğünü hatırlayınca daha da kıymetleniyor. Salgının orta yerinde milliyetçi masallarla pışpışlanan toplumlara dair önemli çıkarımlarda bulunuyor Wang. İzlediklerimiz o kadar tanıdık ki, sadece Çin’in öyküsü olamaz. Pandemi döneminin ilk kayda değer belgeseli, özellikle her şeyin başladığı günlerle ilgili boşlukları doldurduğu için 2021’de çokça konuşulacak.

Violation

Geceyarısı bölümündeki altı filmden üçünü festivalin en iyileri listesine ekliyorum. Bunlardan biri olan A Glitch in the Matrix’ten yukarıda bahsettim. Kalan ikisi 2021’in korku/gerilim sinemasını biraz olsun hareketlendirebilir. Özellikle Censor, türü sevenlere dünyanın en iyi fikri gibi gelen öyküsü, iştah kabartan atmosferi ve ince işçiliğiyle göz alan bir dönem portresiyle pamuklara sarmak isteyeceğiniz, tam sinefil işi bir film. Birleşik Krallık’ın 8o’ler video piyasasındaki korku/istismar filmi çılgınlığının o dönemde baskın olan sansür politikasıyla iç içe anlatıldığı Censor, sansüre takıntılı bir yönetmenin kendi tarzındaki manifestosu. Uzun zamandır bir korku filminden bu kadar zevk almamıştım. Yönetmen Prano Bailey-Bond’un adını acilen ezberlemeli. Diğer kayda değer Geceyarısı filmi Violation’daki kan ve şiddet seviyesi, Censor’da sansürlenen temsili istismar filmlerinde görüldüğünden çok daha yüksek. Bir ilişki gerilimi olarak başlayıp ikinci yarısında çok daha tekinsiz topraklara giren filmde, hipnotize edici bir sahicilikle oynayan Madeleine Sims-Fewer’ın yazar ve yönetmenlerden biri olması özellikle dikkat çekici. Violation, benzer birçok filmin gidemediği uçlara kadar gidiyor, normalde kameranın görmezden geldiği anları açıkça sergiliyor ve seyirciyi uzun uzun şoke etmekten hiç çekinmiyor. Bu sebeple herkese göre olmadığını eklemekte yarar var.

Festivalden ödülsüz dönse de çok sevilen Judas and the Black Messiah, sinemadaki Kara Panterler temsilini daha insani bir noktaya taşıdığı için tarihsel açıdan ilgi çekici. Etkileyici performansıyla Daniel Kaluuya’nın En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Oscar adaylığı kesin gibi görünüyor. Ancak filmin sinemasal hedefleri, benzerini defalarca izlediğimiz bir köstebek öyküsünü gerçeklere dayanarak anlatmakla sınırlı. Aynı günlerde geçen Summer of Soul (…Or, When the Revolution Could Not Be Televised) ile art arda izlendiğinde kurmaca ile belgesel arasında aynı dönemin ruhuna dair, ilginç bir denklik yakayabilirsiniz. Ötesini sevenlerine bağışlıyorum.

Silahlanmaya iki farklı bakış

Amerika’daki bireysel ve kontrolsüz silahlanmanın sonuçlarıyla ilgili çok farklı tonlarda benzer mesajlar veren iki film takıldı radarıma. Bunlardan ilki Mass, tek cümlelik konusuyla izleyiciye büyük bir vaatte bulunuyor: Bir okul katliamından yıllar sonra katilin ailesi kurbanlardan birinin ailesiyle yüzleşir. Dört güçlü oyuncusuyla büyük kısmı tek odada geçen Mass’in iki kozu var, performanslar ve diyaloglar. Parkland’daki lise katliamından sonra harekete geçen senarist-yönetmen Fran Kranz, yer yer tanık olması zor, gerçek zamanlı bir yüzleşme kurgulamış. Ancak filmin ana mekânı olan kiliseyle ve inancın kurtarıcılığı fikriyle kurduğu ilişki, odağını kaybetme tehlikesi yarattığı kadar ortaya saçtığı mesaj kaygısı yüzünden değerini de aşağı çekiyor. Diğer yandan bu hikâyenin özellikle sinemada anlatılmasını gerektiren bir hâli yok; hem verimsiz mekân kullanımı hem de sıkıcı kamera açıları sinemaya henüz yabancı bir yönetmenin habercisi. Filmden sonra mutlaka bir tiyatro oyununa da dönüştürülecek ve ele aldığı konu itibarıyla uzun yıllar sahnelenecektir.

Aradığım bağımsız sinema tadını bulduğum, festivalin en iyi ilk filmlerinden On the Count of Three, kendi silahlarıyla birbirini öldürmeye niyetlenen, intihara meyilli iki eski dostun komik ama karanlık hikâyesini anlatıyor. Direkt olarak bireysel silahlanma eleştirisi yapmasa da konuya temas etme şekliyle, Mass’in ağır ve şifalı havasından yer yer daha etkili. Hem bir buddy filmi hem de karanlık bir suç komedisi olarak, aynı zamanda başrol oyuncusu olan yönetmeni Jerrod Carmichael’in gelecek işlerini merak ettiriyor doğrusu. 

Ve şimdi, nihayet biraz uyuyabiliriz.

On the Count of Three
© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.