Şu An Okunan
Godard’a Çıkan Yollar

Godard’a Çıkan Yollar

Oscar ödüllü Artist’le büyük şöhret kazanan Michel Hazanavicius, Godard ve Ben’de Jean-Luc Godard’ın Çinli Kız filmi üzerinde çalıştığı döneme odaklanıyor. Usta yönetmenin filmlerini çağrıştıran bu eğlenceli pastiş MUBI Türkiye’de yayında.

Bu yazı Altyazı’nın Aralık 2017 tarihli 178. sayısında yayımlanmıştır.

Godard ve Ben’in (Le Redoutable) yegâne derdi, oyunbaz bir biçimde atıfta bulunduğu Jean-Luc Godard filmlerine ‘benzemek’. Film gramerine Godard’ı anımsatacak bir katkıda bulunmak ya da politik açıdan Godard sinemasıyla diyalog kurmak gibi bir çabası yok bu keyifli seyirliğin. Renkleriyle, ses tasarımıyla, kurgusuyla Godard filmlerini çağrıştıran bir ambalaja sarılmış bir film söz konusu. Her biri ünlü Godard filmlerinden yola çıkarak isimlendirilmiş (‘Pierrot, Le Mépris’ gibi) bölümlerden oluşan formalist bir Godard kolajı da denebilir. Godard ve Ben’i yüzeysel ama zekice kurulmuş bir oyun olarak kabullenir ve Godard mirasından ayrıştırırsanız filmin hakkını daha kolayca teslim edebilirsiniz.

Michel Hazanavicius aslında Godard hakkında bir film için düşünülebilecek en beklenmedik yönetmenlerden biri. Sayısız ödüle boğulup ‘ciddi ve önemli’ bir savaş dramı çekmeye yeltenmeden önce Hazanavicius, sinemasını eski filmlerin, tür konvansiyonlarının ve sinema tarihine referansların üzerine kurmuş bir isimdi. Tüm bu referansları yeni bir şey yaratmaktan, söz konusu konvansiyonları altüst etmekten ziyade, yalnızca zararsız ve alaycı bir nostalji duygusu yaratmak için kullanıyordu. Sadece sessiz sinema dönemini akla getiren Artist (The Artist, 2011) değil, eski usul casusluk ve serüven filmlerini hatırlatan nostaljik komediler OSS 117: Le Caire, nid d’espions (2006) ve OSS 117: Rio ne Repond Plus (2009) de bu kanıyı doğrular nitelikte. Buna karşılık Godard, sinema tarihine olan borcunu öderken iddiasız parodilerin ya da basit ‘saygı duruşlarının’ ötesine geçip film grameriyle oynayan, izleyicinin temel alışkanlıklarını kıran, aykırı bir politik duruşun propagandasını yapan agresif, zorlayıcı bir usta. Başka bir deyişle, Hazanavicius’un suya sabuna dokunmayan tatlı filmleriyle Godard’ın izleyiciye meydan okuyan sineması arasında hayli mesafe var. Dolayısıyla yönetmenlik sanatına çığır açıcı katkılarda bulunmuş, kelimenin tam anlamıyla yenilikçi bir sanatçı hakkında bir film, Hazanavicius’un dünyasının bir nebze uzağına düşüyor aslında. Godard ve Ben’de Hazanavicius kendi bildiği yoldan şaşmıyor ve yönetmenin yaşamından kilit bir dönemi pastiş ve parodi arasında mekik dokuyan her zamanki üslubuyla ele alıyor.

TATLI HAYAT
Söz konusu dönem, Godard’ın politik uyanışının ve popüler sinemadan uzaklaşıp radikalleşmesinin hemen öncesine denk geliyor. Bu nedenle filmin odağında her şeyden önce yeni Godard’ın geride bırakmaya, sıyrılmaya uğraştığı kendi markasıyla; 1960’ların üretken, enerjik, ‘cool’ eski Godard imajıyla hesaplaşması yatıyor. 1960’ların sonunda yaşanan toplumsal olaylardan, çalkantılı politik ve ekonomik atmosferden etkilenen Godard radikal döneminin habercisi sayılabilecek filmlerinden Çinli Kız (La Chinoise, 1967) üzerinde çalışıyor. Ama politik kimliğindeki değişime rağmen konforlu üst sınıf yaşantısını, ünlü ve popüler olmanın çekiciliğini geride bırakmaya tam da gönüllü değil. Bir yandan değişmek isteyen ve bu değişimi filmlerine yansıtmanın yaratıcı yollarını bulmaya kafa yoran bir yönetmene tanık oluyoruz. Diğer yandan bu değişimi zorlaştıran tatlı hayatı, kolayca tüketilebilir ve hayli eğlenceli olan erken dönem Godard markasının kalıcı izlerini görüyoruz. Kariyerinin ikinci yarısında Godard’ın alamet-i farikası hâline gelen agresif, yadırgatıcı biçimsel denemeler (özellikle de görüntünün üzerine bindirilen deşifre etmesi güç metinler) de Godard ve Ben’de kendine yer buluyor, Nefret (Le Mepris, 1963) veya Kadın Kadındır (Une Femme est Une Femme, 1961) gibi renkli ve ‘rahat izlenen’ Godard klasiklerine göndermeler de.

Godard’ın politik yaklaşımındaki dönüşümü işaretleyen bu dönem, aynı zamanda yönetmenin özel hayatındaki en çalkantılı yıllardan birini kapsıyor. Çinli Kız’ı çektiği yıl Godard kendisinden on yedi yaş genç bir aktris olan Anne Wiazemsky ile evleniyor. Godard ve Ben’in Cannes’daki prömiyerinin ardından –biraz da Godard hayranlığının yarattığı savunma içgüdüsüyle– filmi fena hâlde paylayan eleştirmenler en çok da bu noktaya itiraz ettiler. Hazanavicius’un Godard sinemasına yalnızca biçimsel göndermeler vasıtasıyla saygı duruşunda bulunup yönetmenin evliliğine fazlaca yer ayırması kimilerini çok öfkelendirdi. Söz konusu eleştirilerdeki temel argüman, Godard’ın özel hayatına odaklanmanın büyük ustaya saygısızlık etmek anlamına gelmesi üzerine kurulu. Ancak ne Godard’ı ‘tabloid bir figüre’ dönüştürmek onun sinemasına saygısızlık anlamına geliyor, ne de Godard ve Ben’in yönetmene saygıda kusur etmemek gibi bir sorumluluğu veya zorunluluğu var. Üstelik bu yaklaşım; genellikle zor bir insan olarak bilinen, insan ilişkileri açısından pek de iyi şöhretli sayılamayacak Jean-Luc Godard’ı insancıl, bağ kurulabilir biçimde tasvir etmek açısından oldukça faydalı. Godard’ın ev hâlini perdeye taşımak, eşiyle –hayli kırılgan olan– ilişkisini öyküleştirmek, sanatçıya saygısızlık etmek anlamına gelmiyor.

Fakat tüm bu evlilik meselesinin Godard’dan bağımsız ve çok daha sorunlu bir yönü var; Anne Wiazemsky’nin filmdeki temsili. Hazanavicius filmin her sahnesinde Godard’a öylesine yoğun biçimde odaklanıyor ve Godard’ın ne dediğiyle, ne düşündüğüyle, ne yaptığıyla o kadar fazla ilgileniyor ki filmde Wiazemsky’ye alan sağlamayı ihmal ediyor. Aslında Wiazemsky, Robert Bresson’un başyapıtlarından Rastgele Balthazar (Au Hasard Balthazar, 1966) da dahil olmak üzere pek çok önemli filmde rol almış, Fransız sinemasının en büyük ustalarıyla çalışmış çok değerli bir oyuncu. Ama Godard ve Ben’de Stacy Martin’in hayat verdiği hâliyle Wiazemsky’yi Godard’ın karşı koyamadığı çekici bir arzu nesnesinden ya da sıkıntılı bir döneminde eşinin dertlerine bir yenisini ekleyen zayıf bir figürden fazlası olarak algılamak hayli zor.

FİLMLER ARASINDA BİR GEZİNTİ
Godard ve Ben, Jean-Luc Godard’ı yalnızca karmaşık bir değişim sürecinden geçen bir yönetmen olarak değil, aynı zamanda sinemasever kimliğiyle de betimliyor. Yönetmenin Cahiers du Cinéma’da sinema yazıları yazdığı yılları, ilk dönem filmlerinin Sinematek’te izlediği Amerikan yapımlarından ne kadar etkilendiğini göz önünde bulundurursak, son derece yerinde bir tercih bu. Godard tam anlamıyla bir sinefil; hem çok film izleyen ve sinema tarihine hâkim bir isim, hem de izlediği filmler arasında bağlar kuran ve sinema pratiği ile teorisi üzerine yeni fikirler üreten bir seyirci. Godard ve Ben, ustanın bu yönünü izleyiciyi gülümseten pek çok sahneyle perdeye taşıyor. Filmin beslendiği referanslar ağında yalnızca iyi bilinen Godard klasikleri değil, başka yönetmenlerin imzasını taşıyan diğer pek çok önemli yapıt da bulunuyor. Örneğin belki de filmin en yaratıcı sahnelerinden birinde Godard klasik filmler gösteren bir sinemaya gidip Jeanne d’Arc’ın Tutkusu (La Passion de Jeanne d’Arc, 1928) filmini büyük perdede izliyor. Ses bandının Dreyer’in sessiz başyapıtına uyum sağlayacak biçimde dizayn edildiği bu sahne kuşkusuz çift yönlü bir referans. Yalnızca Dreyer’in filmine ve Godard’ın derin sinema sevgisine atıfta bulunmuyor Hazanavicius, aynı zamanda Hayatını Yaşamak’ın (Vivre sa Vie: Film en Douze Tableaux, 1962) başlarında Anna Karina’nın benzer bir sinema salonuna gidip aynı filmi izlediği bölümü hatırlatıyor izleyiciye. Dolayısıyla bu sahne hem Godard sinemasına oyunbaz bir gönderme içeriyor hem de filmlerinden bağımsız olarak Godard’ın nasıl bir insan olduğuna dair bir şeyler söylüyor. Hazanavicius’un filmdeki en değerli başarısı, tam da bu sahnede olduğu gibi, usta yönetmen Godard ile sıradan insan Godard arasında gidip gelmesi.

Godard’ı ‘sıradan bir insan’ olarak betimlemek için kullanılan kimi sahnelerde yönetmenin ‘huysuz entelektüel’ imajı birtakım mizahi öğelerle kırılıyor. Örneğin film boyunca tekrarlanan esprilerden biri, Godard’ın sürekli kırıp durduğu ve defalarca yenisini almak zorunda kaldığı gözlükleri hakkında. Bu tarz sahneler yalnızca filmin tonunu hafifletiyor; srıf bu mizahi dokunuşlardan yola çıkıp. Godard’ın insani yönüyle ya da sanatıyla ilgili bir fikir üretmek pek olası değil. Bu nedenle bir açıdan Godard ve Ben’i biraz fazla hafif, hattâ önemsiz bulmak mümkün.

Filmin bir noktasında Louis Garrel –ikna edici biçimde canlandırdığı– Godard karakterinin dışına çıkıp izleyiciyle konuşuyor: “Ben Godard değilim, yalnızca Godard’ı canlandıran bir aktörüm. Öyle özellikle iyi de olmayan bir aktör.” Şakayla karışık benzer bir ifade Godard ve Ben’in tamamı için de kullanılabilir. Bu bir Godard filmi değil, ki bunu bir zaaf olarak görmek hata olur. Michel Hazanivicius zorlu bir Godard sınavından geçer not almaya çalışmıyor. Karşımızda eğlenceli bir Hazanavicius filmi var, Godard ise bu filmin başkarakteri sadece.

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.