Şu An Okunan
Mavi En Sıcak Renktir: Sevişerek Büyümek

Mavi En Sıcak Renktir: Sevişerek Büyümek

Mavi En Sıcak Renktir

Tunus asıllı Fransız yönetmen Abdellatif Kechiche’in 2013 yapımı filmi Mavi En Sıcak Renktir hem iki kadının arzu dolu aşkını konu alan taptaze bir aşk filmi hem de hayata yeni atılan bir ergenin heyecan verici büyüme hikâyesi.


Bu yazı, Altyazı’nın Kasım 2013 tarihli 133. sayısında yayımlanmıştır.


Öteki sürekli gidiş, yolculuk durumundadır; iççağrısı gereği, göçebedir, kaçıcıdır; ben, seven kişi, karşıt iççağrı gereği, oturganım, kımıldamam, hazır durumda, bekleme durumundayım, acı içinde öyle oturmuşum, tren garının yitik bir köşesindeki bir paket gibi.

‘Bir Aşk Söyleminden Parçalar’, Roland Barthes

Bu yılın en çok konuşulan ve en çok övgü toplayan filmi Mavi En Sıcak Renktir (La vie d’Adèle) oldu. İzleyicileri ve eleştirmenleri en çok meşgul eden “mesele” ise filmin seks sahnesiydi. Bir yandan sahnenin süresi tartışılırken, bir yandan da, iki kadının sevişmesi söz konusu olduğundan, tartışma lezbiyenliğin temsillerine vardı. Filmin ilham aldığı çizgi romanın yazarı Julie Maroh, sahneyi sahte ve pornografik bulduğunu, bunun bir erkek fantezisini yansıttığını ifade ederken, filmin setinde çalışan hiç kimsenin lezbiyen olmamasından dem vurdu. (1) Tüm söyleşilerde Abdellatif Kechiche’e mutlaka yöneltilen sorulardan biri de, neden bir lezbiyen aşk hikâyesi çekmek istediğiyle ilgili. Yönetmen ise tekrar tekrar bir aşk filmi çektiğini, bedensel tutku ve onun sonuçlarıyla ilgilendiğini açıklarken, bunun iki kadının aşkı olmasının bir tür tesadüf olduğunu yineledi durdu. Bu kaçamak cevap tabii kimilerini pek tatmin etmedi, tartışma sürüyor: Bir ‘erkek’, lezbiyen aşk hikâyesi çekme ehliyetine sahip midir? Hangi şartlarda sahip olabilir? Her şey bir yana, bu kadar güçlü ve çarpıcı bir filmle ilgili en çok tartışılan şeyin seks sahnesi olması aslında başlı başına bir tartışma konusu: Kadın cinselliği ne kadar da ‘ilginç’ hâlâ!

Aslında, tavrından ve temsil tercihlerinden bağımsız olarak, Kechiche’in iki kadının sevişmesini hem de tüm ayrıntılarıyla (!) 10 dakika boyunca izletmesi, kendi içinde oldukça önemli bir adım. Her ne kadar bu sahne, erkekler için üretilmiş lezbiyen pornolara benzetilse de, daha dikkatli baktığımızda ve bu sahneyi, filmin akışı içinde ve ana karakter Adèle’in gelişim sürecinin parçası olarak değerlendirdiğimizde, önemli bir fark göze çarpıyor. İki kadının sevişmesini gösteren pornografik filmler genellikle erkeklerde bu iki kadına katılma ve oradaki “eksiği” kapama arzusu uyandırmak üzere tasarlanmıştır. Ancak, Mavi En Sıcak Renktir’in yapısı içinde bu türden bir ‘arzu’nun devreye girmesi engelleniyor. Adèle, Emma ile sevişmeden önce, okulundaki erkeklerden biriyle, üstelik de oldukça yakışıklı ve sempatik bir erkekle sevişiyor. Ancak bu sahne o kadar sıkıcı, o kadar erotizmden, tutkudan ve herhangi bir haz ihtimalinden uzak ki… Öncesinde bir erkeğin “yetersizliğine” şahit olmuş olmak Adèle ile Emma’nın sevişmesini bir erkek fantezisi olarak izleme ihtimalini neredeyse sıfıra indiriyor. Bu iki kadının, aralarına katılıp onları “doyuma ulaştıracak” bir erkeğe ihtiyaçları yok, birbirlerine fazlasıyla yetiyorlar. İşin içinde bir penis (ya da muadili bir seks oyuncağı) olmasa da iki kadın orgazm olabiliyor. Hem de nasıl! Bu hamleyle film, lezbiyen ilişkilerle ilgili varsayılan pek çok klişeyi alt üst ediyor. Bir partide Samir’in dile getirdiği bir diğer varsayım olan kadınların “daha yumuşak, daha şefkatli” seviştiği konusu da bariz biçimde kapanıyor. Öyle ki, bedensel haz, tutku ve cinsel arzu bu ilişkinin çekirdeğini oluşturuyor. Bu iki kadın erkeklerle birlikte olamadıkları için birbirlerine muhtaç kalmış değiller (yine lezbiyenlikle ilgili bir başka varsayım), başka kimseyle böyle bir hazzı paylaşamadıkları ve böylesine bir doyuma ulaşamadıkları için birlikteler. Dolayısıyla, Kechiche’in ilk anda kaçamakmış gibi görünen cevabı, yani bu filmin ‘tutku tarafından yönlendirilen şehevi aşk’ üzerine olduğu (2) yerine oturuveriyor. Filmde kahraman olarak iki kadının yer alması çok ‘bilinçli’ bir seçim olmayabilir ama bunun her halükârda lezbiyenlikle ilgili pek çok önyargıyı kıran bir tercih olduğunu söylemek gerek.

Adèle’in Dudakları

Lezbiyenliğin temsilinin aksine, daha genel anlamda kadın temsili, filmin bilinçli, açıkça mesele edindiği ve pek çok farklı düzlemde ele aldığı konulardan biri. Emma’nın ressam olması, Adèle ile birlikte gezdikleri sergilerde karşılaştıkları nü tablolar, heykeller ve nihayetinde Adèle’in Emma’ya çıplak poz vermesi bütün bir Batılı görsel sanat geleneğini tartışmaya açıyor. Yüzyıllardır kadın bedeninin ve dolayısıyla ‘kadınlığın’ ne şekilde temsil edildiği etraflıca tartışılmış, feminist sanatçılar tarafından sorgulanmış ve alt üst edilmiş bir mesele. Adèle ile Emma’nın ilişkisinin, hakim iktidar ilişkileri sarmalında nasıl eriyip gittiğini de ikilinin bakma/bakılma konumlarını takip ederek anlayabiliriz. Kim kime bakıyor; kim o bakışın öznesi, kim nesnesi haline geliyor? İkilinin ilk karşılaşması bir bakışmayla, yani ‘eşit’ koşullarda gerçekleşiyor. İkisi de birbirine bakıyor, ikisi de birbirini arzuluyor. Ancak, zamanla bu denge bozuluyor ve Emma ‘sanatçı’ pozisyonunu benimsedikçe, yani bakışın öznesi olarak konumlandıkça aynı zamanda eril bir iktidarı da benimser hale geliyor. Adèle ise onun bakışının nesnesi konumuna itiliyor. Bakma/bakılma konumlarına paralel olarak ilişkideki tüm diğer konumlar da hakim erkek egemen yapının dikte ettiği şekilde yerine yerleşiveriyor. Filmin ilk bölümünde (3) Adèle özgürlüğü ve başına buyrukluğuyla bizi etkilerken onu ikinci bölümde “evin hanımı” olarak misafirlere yemek pişirip sunarken izliyoruz. Emma ise iktidar sahibi erkek rolüne kendini gittikçe daha fazla kaptırıyor. O kadar ki, Adèle’in başka biriyle birlikte olduğunu öğrendiğinde ona okkalı bir tokat atmaktan çekinmiyor.

Mavi En Sıcak Renktir

Filmin Adèle’e olan tavrı –özellikle de onu kadrajlama biçimi– bu bağlamda oldukça ilginç. Kechiche genel olarak yakın planlardan hoşlanan bir yönetmen ama bu filmde bu tavrını aşırı uca taşımış, Adèle’i (hem oyuncu olan Adèle Exarchopoulos’u hem de karakter olarak Adèle’i) fetişleştirmiş. Kamera tüm film boyunca Adèle’in dudaklarına odaklanıyor, biraz ayrıldığı durumlarda, örneğin Adèle’i uyurken biraz daha geniş planda gördüğümüzde de öyle bir açıdan (poposunu ön plana alarak) gösteriyor ki, ona bir cinsel nesne olarak bakmamak neredeyse imkânsız oluyor izleyici için. Ancak, bir karakter olarak Adèle’i inanılmaz etkileyici yapan ve sinema tarihinin belki de en kanlı canlı kadın karakterlerinden biri olmasını sağlayan da tam bu türden bir nesneleştirilmeye direnişinde yatıyor. Biz Adèle’in dudaklarına bakaduralım, o hayatı dolu dolu yaşamaya ve yeni hazlar keşfetmeye büyük bir heyecanla devam ediyor. Asla bizim bakışımızın kafesinde hapis kalmıyor, sürekli olarak hareket halinde, şehrin sokaklarında dünyayı araştırmaya devam ediyor. Hayalindeki mesleği yapıyor, dans ediyor… (Lykke Li’nin Adèle’in dansına eşlik eden şarkısı ‘I Follow Rivers’ filmi izleyen herkesin aklında uzun süre çalmaya devam edecek gibi.) Adèle filmin ‘kahramanı’ olmayı, yani bir özne olmayı inatla sürdürüyor. Kameranın/yönetmenin ya da Emma’nın onu bir nesneye dönüştürmesine izin vermiyor. Kechiche de belli ki bu karaktere hayran, söyleşilerinde Adèle’in tavrını “kahramanca” diye nitelendiriyor. (4)

Emma için ipleri koparan durumlardan biri de Adèle’in bu tavrı oluyor belki de: Onun Emma’nın mutlak boyunduruğuna girmeyip ihtiyacı olan yakınlığı, heyecanı ve hazzı aramaya devam etmesi… (5) Adèle, “bir tren garında terk edilip bırakılmış bir paket” gibi hissediyor olabilir ama hareketsizliği, çakılıp kalmayı, bekleyip uyuşmayı reddediyor. Filmin başından beri yaptığı şekilde yoluna, hayata devam ediyor. Adèle sürekli bir oluş halinde, hayatla birlikte akan, belli bir kimliğe bir duruma sabitlenemeyen, ele avuca sığmaz bir kadın. İkilinin ilk buluşmalarında, Emma’nın Sartre’dan neden etkilendiğini açıklarken “kendi özgürlüğümü ve kendi değerlerimi onaylamamda bana iyi geldi” demesi ve bunun üzerine Adèle’in ondan kendisine felsefe öğretmesini istemesi oldukça ironik. Emma’nın sözleriyle eylemleri arasındaki tutarsızlık, Kechiche’in filmde asıl açığa çıkarmaya çalıştığı ve eğitimli elitlerin mustarip olduğu bir tür ikiyüzlülük olarak ele aldığı bir mesele gibi görünüyor.

Marivaudage

Kechiche, gençlerin derslerdeki tartışmaları üzerinden derdini anlatmayı Mavi En Sıcak Renktir’de de sürdürüyor. Adèle’in pek severek katıldığı edebiyat dersinin tanık olduğumuz konusu, ‘aşkın metafiziği’ni dert edinmiş bir 17. yüzyıl Fransız yazarı olan Pierre de Marivaux. Ele aldıkları eser ise ‘La vie de Marianne’ (Marianne’ın hayatı) –tıpkı La vie d’Adèle (Adèle’in hayatı) gibi. Marivaux’nun romanı yarım kalmış, Marianne’ın hayatının nasıl sürdüğünü bilmiyoruz, tıpkı Adèle’in Emma’dan ayrılıp da o köşeyi döndükten sonra hayatının nasıl sürdüğünü bilemediğimiz gibi. Kechiche bu durumdan hoşlanıyor gibi; pek çok söyleşisinde yeni başlangıçların taşıdığı umutla ilgilendiğini anlatıyor. Yönetmene göre tüm acılar gelip geçici ve nihayetinde dönüştürücü bir güce sahip; hayat tam da bu tür döngülerden oluşuyor. Hatta, kalp kırıklığını takip eden yalnızlığın cesaret sağladığına inanıyor. (6)

Kechiche, Marivaux’ya başka açılardan da kafa yormuş gibi. Marivaux, dili kullanmadaki ustalığı ve bu ustalığıyla gösteriş yapmaktan çekinmemesiyle tanınıyor –bu türden ağdalı yazma üslubuna ‘Marivaudage’ denmesine neden olacak kadar. Oyunlarındaki âşık karakterler duygularını telaffuz ederken o kadar süslü ve ağdalı bir dil kullanıyorlar ki sözleri aşklarını açık ediyor da olabilir, gizliyor da… Aşk hem görünür kılınıyor hem de saklanıyor. Marivaux’nun oyunları şık Paris salonlarında oynanmış ve dolayısıyla da varlıklı ve seçkin sınıfın zevklerine hitap edecek şekilde yazılmış, ancak bir yandan da bu sınıfın hâl ve tavırlarını alaya da alan komediler bunlar. Kechiche de Mavi En Sıcak Renktir’de benzer bir meseleyi, yani aşkın ifadesinin ve deneyiminin sınıfsal bağlamla ilişkisini dert edinmiş. Bir yandan da konu edindiği bu meseleyi anlatırken olabilecek en yalın dili kullanmak istemiş. Hatta Kechiche’in Mavi En Sıcak Renktir’de benimsediği üslup, hem kendi sineması içinde hem de genel anlamda farklı bir estetik arayışına işaret ediyor.

Mavi En Sıcak Renktir

Kechiche bir söyleşisinde Mavi En Sıcak Renktir’deki seks sahnesini mümkün olduğunca ‘güzel’ çekmek istediğini ve bu filminde daha önce hiç yapmadığı kadar renk, doku ve ışıkla ilgilendiğini söylüyor. Ancak, Kechiche’in bu yöndeki tercihleri asla Marivaux’nun kahramanlarının süslü cümleleri gibi bir şeyleri ‘gizlemek’, söylenenleri sonradan inkâr etmeye yarayacak şekilde muğlaklaştırmak şeklinde değil; tam tersine olabilecek en dürüst şekilde ifade etme amacını taşıyor. Bu nedenle de süssüz, dolaysız bir tavır benimsiyor. (Adèle ağlarken burnundan boşalan sümüklerin ağzına akmasını hatırlayın.) Böylece, Mavi En Sıcak Renktir’de aşka en açık seçik haliyle tanık oluyoruz. Adèle asla bir şey gizleme derdinde değil, kalbini çekincesizce açıyor, duygularını açıkça paylaşıyor. Kechiche’in bunları izleyen kamerası kusursuz dudakları ya da doğa manzaralarını değil de ağzın kenarına bulaşan makarna sosunu ve dişlekliği estetize ediyor; mesafeli değil izleyiciye adeta dokunan, samimi ve tensel bir üslup kullanıyor.

Yemeğin Ele Verdikleri

Mavi En Sıcak Renktir’i Kaçak’la (L’esquive, 2003) birlikte düşündüğümüzde Kechiche’in toplumun alt tabaklarının yüksek kültürle nasıl ilişki kurduğuna dair bir merakı olduğunu söyleyebiliriz. Kaçak’ta varoşlarda yaşayan gençler yine Marivaux’nun bir oyununu sahneliyorlar. Oyunda evlendirilmek üzere olan soylu iki kişi birbirlerinin ‘gerçek yüzü’nü görme umuduyla hizmetçi kılığına giriyor. Çeşitli komik olaylardan sonra, birbirlerinin kim olduğundan habersiz, âşık oluyorlar. Ancak toplumsal statüleri gereği birlikte olamayacaklarına inandıkları için işler iyice karışıyor. Kechiche’in filmindeki gençler bu oyunun provasını yaparken öğretmenleri onlara kılık değiştirseler de konuşma biçimlerinin ve beden dillerinin sınıflarını yansıtması gerektiğini hatırlatıyor. Mavi En Sıcak Renktir’de Kechiche bu durumun iyice üzerine gidiyor, seçkin ince zevki, öğrenilmiş estetik değerleri, tüm bunların sınıfsal yapılarla ilişkisini ve nihayetinde aşkın bunlardan nasıl etkilendiğini sorguluyor.

Mavi En Sıcak Renktir’in sanata yaklaşımını da bu şekilde, kültürel sermaye bağlamında ele almak gerekiyor. Filmde, Emma’da beden bulan görsel/güzel sanatlar hakim iktidar ilişkilerini pekiştiren bir role sahip. Kechiche, Adèle’e uygun gördüğü öğretmenlik mesleğini onurlu, bencillikten uzak, fedâkarlık gerektiren bir iş olarak tanımlıyor ve özellikle de anonim olması üzerinde duruyor, başkalarından itibar görmek için yapılmıyor olmasını övüyor. Buna karşılık Mavi En Sıcak Renktir’de sık sık Emma’nın nasıl da başkalarının onayına ihtiyaç duyduğuna, bir galericinin beğenisini kazanmak için nasıl da yanıp tutuştuğuna şahit oluyoruz.

Mavi En Sıcak Renktir

Emma ile Adèle arasında pek çok sorun olabilir ama en belirgin olan ve nihayetinde ilişkilerinin kopmasına neden olan sorun aralarındaki sınıfsal farklılığın kültürel yansımalarından kaynaklanıyor. Aşkları henüz tazeyken Emma için Adèle’in evinde makarna yemek ya da o Sartre’dan bahsederken Adèle’in Sartre’ı Bob Marley’yle karşılaştırması rahatsız edici olmuyor. Ama Emma iktidar basamaklarını tırmandıkça ve sınıfsal kaygıları belirginleştikçe, istiridye ve iyi şaraptan anlamak önem kazanıyor onun için. Adèle’in iş sahibi olup para kazanması tek başına yeterli olmuyor. Emma’nın yeni sevgilisiyle seks Adèle’le olduğu gibi değil belki ama onunla Egon Schiele ile Gustav Klimt arasındaki farkı tartışabiliyor. Emma’nın arkadaşları arasında Adèle’e gerçekten yakınlık gösteren ve ona samimiyetle yaklaşan tek kişinin Arap asıllı Samir olması da tesadüf olmasa gerek. Kechiche’in hikâyesinde aşk cinsel ayrımcılığı ve homofobiyi yeniyor ama sınıfsal ayrımcılığın sinsi taktiklerinden kendini koruyamıyor. “Bir devrim aynı zamanda cinsel bir devrimi de kapsamadığı sürece tamamlanmamıştır.” (7) diyen Kechiche, Mavi En Sıcak Renktir’de cinsel devrimin de tek başına yeterli olmadığını, sınıfsal bariyerler kalkmadan ilişkilerin ve en tutkulu aşkların dahi sermaye odaklı ataerkil iktidar yapılarının içine yuvarlanıp kaybolacağını dile getiren bir filmle çıkıyor karşımıza.


NOTLAR

(1) Kevin Jagernauth, “‘Blue Is The Warmest Color’ Author Julie Maroh Not Pleased With Graphic Sex In Film, Calls It ‘Porn’”, erişim 19 Ekim 2013.
(2) Kevin Jagernauth, “‘Blue Is The Warmest Colour’: Lea Seydoux Felt Like A ‘Prostitute,’ Director Says Sex Scenes Didn’t Go Far Enough”, erişim 19 Ekim 2013.
(3) Filmin orijinal adı: La Vie d’Adèle-Chapitre 1 et 2.
(4) “An interview Abdellatif Kechiche director of Cannes winner Blue Is the Warmest Colour”.
(5) Emma’nın hamile bir kadını tercih etmesi de tesadüf olmamalı.
(6) “An interview Abdellatif Kechiche director of Cannes winner Blue Is the Warmest Colour”.
(7) Danai Molocha, “Abdellatif Kechiche: The Dedicated Voice of Franco-Tunisian Cinema,” erişim 19 Ekim 2013.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.