Şu An Okunan
Miss Holokost Survivor: Beş Cümlede Holokost

Miss Holokost Survivor: Beş Cümlede Holokost

Miss Holokost Survivor

Miss Holokost Survivor, soykırımdan sağ kurtulan Yahudi kadınlar için düzenlenen bir “güzellik yarışması”na odaklanıyor. Eytan İpeker’in belgeseli bu sarsıcı etkinliğe bakarken acıların metalaştırılmasını sessizce yargılayan bir üslup geliştirmeyi başarıyor.

Miss Holokost Survivor’ın (2020) ikinci bir ismi daha var. İlki, yani Türkiye’deki gösterimlerinde kullanılan isim –kuşkusuz ülkede popülerlik kazanan Survivor yarışmasına da ironik bir atıfta bulanarak– anlatının merkezindeki ‘Soykırımdan Kurtulanlar Güzellik Yarışması’na işaret ediyor. Aynı zamanda, Nazi toplama kamplarından sağ kurtulmuş yetmiş-doksan yaş arasındaki kadınlar hayrına İsrail’de düzenlenen bu yarışmanın birincisine, yani güzellik kraliçesine de işaret ediyor: Miss Holokost Survivor. Eytan İpeker’in yönetip kurguladığı belgeselin uluslararası etkinliklerde kullanılan ismi The Pageant ise daha geniş bir anlam dağarcığına sahip; tören, nümayiş, gösteri, geçit töreni gibi anlamlara geliyor. Daha az çarpıcı olmakla birlikte, belgeselin dünyasına dair de daha fazla ipucu taşıyan bir isim bu: Karşımızda tek bir karakteri, örneğin bir güzellik kraliçesini merkeze koyan, bir karakterin dünyasına enine boyuna bakan bir film yok. Son derece kararlı bir biçimde karakter odaklı yapı yerine, acıların yarıştırıldığı ‘gösteri’yi merkeze koyuyor Miss Holokost Survivor. Bu filmi izlemek, soykırım hafızasını taşıyan bedenlerin imajlara çevrildiği bir nevi geçit töreni izlemek gibi.

Karakterler ve mekânlar arasında süzülürken politik odağın ucunu kaybetmemek, o eksende kalabilmek… Eytan İpeker’in kurgusunu yaptığı diğer filmlerde de gözlemlediğimiz bir maharet bu. Miss Holokost Survivor’la aynı film festivallerinde gösterilen Mimaroğlu’nun (2020) İlhan Mimaroğlu’na odaklanacakmış gibi yaparken merceği usulca eşi Güngör Mimaroğlu’na çevirmesini, oradan beklenmedik bir hamleyle oğulları Rüstem Batum’a sıçramasını hatırlayın, ya da Ah Gözel İstanbul’un (2020) şehrin zamanları içinde dolaşan sarı yağmurluklu seyyahını. Bunlar çok farklı estetikte örnekler olsa da Miss Holokost Survivor’ın montaj bakımından asıl gücünün de buralarda bir yerlerde saklı olduğu söylenebilir. Yarışmanın yapıldığı salonun barkovizyonuna vuran yıldız şeklindeki spot ışıklarından yarışmacıların kıyafetlerine dönüşecek yıldızlı kumaşlara, caddelerde duvarlara asılmış soykırım fotoğraflarından kumaşların dikildiği atölyelere, soykırım müzelerindeki toplama kampı mankenlerinden gerçek bedenlere usulca süzülen, seyirciyi en son yarışma salonunun zeminindeki çöplerle baş başa bırakan bir montaj bu. Yarışmanın hakikatini, etrafında örülen milliyetçi söylemler kadar bu tuhaf ve pek çok açıdan insafsız gösteriyi var eden materyalde; billboardlarda, imajlarda, kumaşlarda, fotoğraflarda, rötuşlarda, doldurulacak formlarda, klasörlerde, geride bırakılan objelerde arayan bir montaj.

“Pes etmedik”, “ayaktayız ve size hikâyelerimizi anlatacağız”, “sağ kurtuldum, çok mesudum”… Film boyunca peşi sıra şarkılarla, yönlendirmelerle, direktiflerle, bazen şefkatle bazen sabırsızlıkla bu tür sözlerin yarışmacılara dayatılmasına tanıklık ediyoruz. Burada kuşkusuz müthiş bir duygusal ve retorik agresyon var. Ancak diğer yanda da, soykırımdan kurtulanların anıları, sözleri, bakışları, göçüp gidenlerin yoklukları (örneğin ilk yarışmanın kazananı Chava Hershkowitz’in yokluğu), hikâyelerini anlatma ihtiyaçları ve bu ihtiyacı karşılayacak başka toplumsal mekanizmaların eksikliğinin bilgisi var. Bir yandan söz konusu yarışmanın agresyonu, yaşam hikâyelerini imajlara çevirmenin, özete dökme sabırsızlığı anlatılırken, bir yandan da soykırımdan kurtulanların acılarına nasıl bakılır? İlkinin ikincinin üstünü örtmemesi nasıl mümkün olur? Yarışmanın tarihi silip duran, kısa özetlere çeviren hız ve şiddetini anlatan bir filmin, bir yandan da tarihselliği kaybetmemesi, bu yaşam hikâyelerinin kıymetini koruması mümkün mü? Yönetmen/kurgucu Eytan İpeker’in, yapımcı Yoel Meranda’nın ve yaratıcı süreçte yer alan herkesin kendine sorduğu temel sorulardan birinin bu olduğunu düşünüyorum.

Suskun İtirazlar

Film bu zorluğun üstesinden, büyük oranda montajda şekillendiğini tahmin ettiğim bir yöntemle geliyor. Kuşkusuz bir yandan da çekimler sırasında, yüzlere, yerlere, eşyalara uzun süre bakan sabit yakın planların kararlılıkla alınmış olması sayesinde mümkün olan bir yöntem bu: Soykırımdan kurtulanların mevcut olduğu ortamlarda film onların mevcudiyetine öncelik veriyor; sessizliklerine bakıyor, hikâyelerini dinliyor… Yarışma hazırlıklarında suskun itirazlarını, tereddütlerini görmeye çalışıyor; hikâyelerini ise organizasyon tarafından bölünene kadar dinliyor (ki uzun yakın plan çekimler bölünme anlarını yakalamaları açısından da kritik bir yere oturuyor). Yarışmanın düzenleyicileri konuşurken ise her zaman onlara ya da onlarla ilintili şeylere bakmıyoruz; bazen kumaşlara, bazen formlara, çoğu kez de onları dinleyen yarışmacılara çevriliyor bakış.

Örneğin filmde ilk olarak, çekimler sırasında doksan iki yaşında olan 2013’ün kraliçesi Şoşanna Kolmer’le tanıştırılmamız oldukça önemli. Yüzünü tam karşıdan gördüğümüz ilk insan o. Holokost’la ilgili travmatik deneyimlerini dinlediğimiz Kolmer, toplama kamplarındaki Nazilerin kötü yürekliliğini “hiçbir şeyden haberleri yokmuş gibi yapmaları”yla ilişkilendiriyor. Uzunca bakıyor ona kamera. Sessizliğini de izliyor. Öte yandan, organizatör Heli Ben-David’in kendi geçmişinin güzellik yarışması hikâyesini paylaştığı sekansta yüzünü görmüyor, fotoğraf albümünde kalıyoruz. Kamera ve montajın dili, herhangi bir güzellik yarışması ile bu yarışma arasında kapanmaz bir fark olduğunu anlatıyor; böylelikle soykırım hafızasından Hıristiyan-Yahudi (Judeo-Christian) mitolojisini ve İsrail milliyetçiliğini besleyen bir yarışma üretilmiş olmasının doğallaştırılmasına imkân tanımıyor.

Yarışmanın Acımasızlığı

Gözlemci belgesellerde, özellikle de kurumları merkeze alan gözlemci belgesellerde (ki soykırımdan kurtulanların yaşadığı huzurevini ve yarışmayı merkeze aldığı düşünülürse Miss Holokost Survivor da böyle görülebilir aslında), kameranın yargılayıcı olmama ilkesiyle öznelere aldığı mesafe çoğu kez filmin yaratıcılarının durduğu yerle ilgili kuşkular yaratabilir. İpeker’in filminde böyle bir durum yok. Çünkü çok uzun süre çekim yapıldığı ve bu çekimlerden özellikle filmin duruşunu şekillendirecek parçaların seçilmiş olduğu çok açık. Örneğin İpeker’in, Bir+Bir’e verdiği söyleşide “kollarında kamp numaraları damgalanmış insanlara yarışmacı numarası vermenin garipliği” olarak nitelediği durum, olası yan anlamları göğüsleyen bir politik cesaretle uzun uzadıya veriliyor; yarışmacıların numaralarla çağrılmaları, formlar doldurmak zorunda bırakılmaları, İkinci Dünya Savaşı’na dair travmatik anılarına dair kısa anlatımlarıyla iç içe geçiyor. Yarışmanın insafsızlığını, sözü şekillendirme gücünü vermek adına neyi ne zaman göstereceğini çok iyi biliyor film. Organizatör ve bağışçılar tarafından öznelere dayatılan müthiş bir söylem bolluğu olduğu için özellikle de sessizlik anlarına dikkat kesiliyor. Örneğin, barış isteğini dile getiren bir yarışmacının spiker tarafından nasıl da “Donald Trump’a mesajınız var mı?” sorusuna maruz bırakıldığını ve “yok” cevabının yarattığı soğuk rüzgârları yakalıyor; Sara Netanyahu’nun salona teşrif etmesi ve İsrail milli marşının çalması gibi anların nasıl da tüm sözleri, hikâyeleri, acıları, kısaca tarihi yuttuğunu, odağı soykırımdan kurtulanların suskun yüzlerine çevirerek dile getirebiliyor. Yaşam hikâyesinin kısacık bir özete indirgenmesine itiraz eden yarışmacıya karşı organizatör Heli Ben-David’in sert ve soğukkanlı tutumunu aktarmaktan imtina etmiyor: “Sunucu tüm hikâyenizi okuyamaz, beş cümle okuyacak sadece”, “Her şeyi kelimesi kelimesine yazamayız.”… Bu gibi lafların ve “pes etmedik” diyen şarkıların tekrarında buluyor film yarışmanın acımasızlığını; ya da gösteriye gelen (muhtemelen bağışçılara ve siyasetçilere ait) lüks arabaların kapılarının tekrar tekrar açılmasında.

Karşımızda sadece gözlemci bir belgesel yok. Gerçeklik ile imajlar, soykırımın belleği ile yarışmanın yüzeyselliği arasındaki uçuruma işaret edip geri çekilen bir belgesel yok. Durmaksızın çelişki ve ironi doğuran yüzeylere bakmanın kolaycılığına kendini hapseden bir belgesel de değil Miss Holokost Survivor. Neocon/neoliberal Evanjeliklerin ve İsrail sağının her yere, her söze sinen, yeri geldiğinde çelişki ve duygulardan da (yaşam hikâyelerinin bütünüyle anlatılamayacak olmasının malum oluşundan, “Afrika’daki fakirlerin” dahi soykırımdan kurtulanlara yardım etmesinden vb.) beslenmesini bilen, pragmatik ve pişkin retoriklerini görünür kılan ve somutlaştıran bir film bu. Onlar soykırımdan kurtulanların “iç dünya”larına baktıklarını iddia ededursun, Miss Holokost Survivor usulca yarışmanın “dış dünyası”nı tasvir ederek iç mekanizmalarını ele veriyor.


Miss Holokost Survivor, 28 Temmuz 2021 tarihinden itibaren MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.