Şu An Okunan
Aptallık Çağının Belgeleri

Aptallık Çağının Belgeleri

Chasing Ice

İnkâr edilmesi mümkün olmayan onca kanıta ve işarete karşın siyasi iktidarlar İklim Krizi’ni görmezden gelmeye, bu konuda sorumluluk almaktan kaçınmaya devam ediyor. Peki İklim Krizi belgeselleri bize gezegenin bugününe ve yarınına dair neler söylüyor?

Bu yazı, Altyazı’nın Mart-Nisan 2020 tarihli 194. sayısında yayımlanmıştır.

Greta Thunberg’in geçen Eylül ayında New York’taki Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nde öfkeli bir ses tonuyla yaptığı konuşmanın videosu sosyal medyaya düştüğünde, ABD’nin sağcı trolleri bu gözüpek eylemciye “aşırı solcu” etiketi yapıştırmakta gecikmedi. Ardından alabildiğine manipülatif, küçümseyici, hattâ örgülü saçlarına atfen onu Nazilerin ari ırk propagandasında kullandığı genç kızlara benzetmeye varan (aynı anda hem solcu, hem de Nazi nasıl olunuyorsa!) pespaye bir karalama kampanyası yürütüldü, hatırlanırsa.

On altı yaşında bir genç, dünya liderlerinin yüzüne karşı “geleceğimizi çalıyorsunuz” diye haykırarak haddini aşmış, muhafazakârların tahammül sınırlarını zorlamıştı. Sadece onların mı? Bu konuşmadan çok önce, okulunu haftada bir gün boykot ederek sesini duyurmaya çalışan Greta’nın güya sinsi bir lobinin ürünü olduğunu kanıtlamaya kendini adamış, –eylem fotoğrafını ilk kimler twitledi benzeri ‘kanıtlar’a dayandırdığı– sansasyonel iddialarını kitaplaştırarak Amazon’dan satışa çıkaran Kanadalı “gazeteci” Cory Morningstar gibi, bir ergene saldırarak kendine kariyer inşa edenler de vardı. İşin tuhafı, bu komplo teorilerini sol cenahtan, demokrat görünen, İklim Krizi’ni inkâr etmediği belli kesimlerin de “bu işte bir bit yeniği var” diyerek iştahla paylaşmasıydı.

Hâlbuki benzer bir konuşmayı, 1992’de yine dünya liderlerine hitaben ve aynı haklı öfkeyle on iki yaşında başka bir kız çocuğu yaptığında ona saldırmak kimsenin aklına gelmemişti; arkasında hangi lobilerin olduğunu sorgulamaya, okuluna dönmesi gerektiğini vaaz etmeye de kimse kalkışmamıştı. Kanadalı Severn Cullis-Suzuki, Rio de Janeiro’da gerçekleştirilen BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda (Dünya Zirvesi) büyüklere âdeta ahlak dersi vermişti: “Ozon tabakasındaki deliği nasıl onaracağınızı bilmiyorsunuz. Soyu tükenmiş olan hayvanları nasıl geri getireceğinizi bilmiyorsunuz. Şimdi çöle dönmüş olan ormanları nasıl geri getireceğinizi de bilmiyorsunuz. Nasıl onaracağınızı bilmiyorsanız, artık lütfen bozmaktan vazgeçin!”

Topu topu altı buçuk dakikalık konuşmasında dünyadaki canlı hayatın bütün türleriyle birlikte korunması, yoksulluğun sona erdirilmesi, savaş ekonomisine giden bütçelerin buraya harcanması gibi aslında sistemin kökten değişmesi gerektiğini ima eden çağrılarda bulunuyor ve sözlerini şöyle bağlıyordu: “Babam her zaman ‘Söylediğin değil, yaptığın şeysin’ der. Sizin yaptıklarınız yüzünden gece oturup ağlıyorum. Siz yetişkinler bizleri sevdiğinizi söylüyorsunuz. Meydan okuyorum size, lütfen yaptıklarınız sözlerinizi yansıtsın.”

Bu konuşmanın ardından “dünyayı beş dakikalığına susturan kız” olarak hafızaya kazınan Severn’ın dile getirdiği sorunlar, söylemeye gerek yok, aradan geçen yirmi sekiz yılda daha da kronikleşti, çözüme yönelik somut adım atılmadığı gibi İklim Krizi derinleşerek büyüdü. Şimdi vakit çok daha daralmış durumda ve bu gerçeği imdat çığlığı tonunda haykıran, bilim insanlarına kulak verin diyen aktivist bir başka genç, garip bir şekilde lince maruz kalıyor. Post-truth çağının acıklı bir semptomu daha!

Gerçeklerin bu kadar gözden düştüğü bir dönemde, söz konusu sorunları belgeleyen, başka bir deyişle Greta ve Severn’ın sözle ifade ettiklerini somut biçimde gösteren filmlerin kayda değer bir etkisi olabilir mi? Son on beş-yirmi yılda İklim Krizi üzerine çok sayıda belgesel yapıldı, bir kısmı geniş dağıtım kanalları üzerinden milyonlarca insana ulaştı, bazısı çok tartışıldı, gündem oluşturdu. Gelgelelim çözüm yolunda etkili adımlar atılmadıkça, bu filmler geleceğe daha da umutsuz bakmamıza sebep olmaktan başka galiba bir tek uzaylılara yarayacak: İleride homo sapiens’in nasıl bir gaflet içinde kendi kuyusunu kazdığını merak ettiklerinde başvuracakları eşsiz belgeler olarak.

KATASTROFİK BİR DÜNYA

İçinde bulunduğumuz çağa Anthropocene mi, Capitalocene mi, yoksa Plantationocene mi, ne diyeceğimize henüz karar veremedik ama bu ahmaklık hâlini belki de en iyi özetleyen, yine bir belgeselin ismi: Aptallık Çağı (The Age of Stupid, 2009). Franny Armstrong’un 2009 tarihli filmi, iklim değişimiyle kentlerin harabeye döndüğü kaotik bir dünyadan, 2055 yılından günümüze bakıyor ve yerkürenin ‘küresel arşivi’nden sesleniyor bize. Devasa bir kulenin tepesine kondurulmuş arşivdeki görevliyi canlandıran filmin tek oyuncusu ve anlatıcısı Pete Postlethwaite, söze hazin bir soruyla başlıyor: “Kendimizi kurtarabilirdik, ama yapmadık… İnanılmaz! Hangi mantık çerçevesinde soyumuzun tükenmesiyle yüzleşip bunu görmezden geldik?”

Aptallık Çağı

Ardından, arşivden seçtiği görüntüleri tek tek açarak günümüzün ‘aptallık’larını gösteriyor bize. Küresel arşiv esprisi ve 2055’e ait imajlar dışında, geri kalan bütün belgesel görüntüler bugünün gerçekleri. Film Avrupa’dan Hindistan’a pıtrak gibi çoğalan ucuz maliyetli havayolu şirketlerini, hayatımızı petrole bağımlı kılan uluslararası kartelleri, onlar adına çalışan ‘bilim’ insanlarını, küresel ısınma raporlarını değiştirten halkla ilişkiler departmanlarını, kısacası İklim Krizi’nin arkasındaki asıl lobileri teşhir ediyor. Ve bu devasa şebekenin katastrofik bir dünyaya giden yolun taşlarını nasıl adım adım ördüğünü anlatıyor.

Filmin yönetmeni Armstrong bundan önce de benzer konulara eğilmiş, Hindistan’da dev bir baraj projesi yüzünden evlerinden edilen köylülerin direnişini anlattığı Drowned Out (2002) ve Ken Loach’la birlikte yönettiği, McDonald’s’ın kirli çamaşırlarını ortaya seren ibretlik bir davanın takibinin yapıldığı McLibel (1997-2005) gibi hayli ses getiren filmlere imza atmıştı.

Aptallık Çağı’nın gösterilmeye başlandığı günlerde, Mayıs 2009’da, iklim değişikliğinden en fazla etkilenen bölgelerden Bengal Körfezi’ni Aila adlı şiddetli bir kasırga vurmuş, yüzlerce kişi ölmüş, bir milyona yakın insan evini yitirmiş, köyler ve tarlalar sular altında kalmıştı. Kasırgadan sonra bölgeye giden Bangladeşli genç sinemacı Kamar Ahmad Simon, üç yıllık bir yapım sürecinin ardından tamamladığı Are You Listening!’de (Shunte Ki Pao!, 2012), buradaki yoksul köylülerin yaşadıklarına tanıklık ediyor. Simon, kasırgada evleri su altında kalınca kendilerine geçici bir hayat kurmaya çalışan bir aileyi takip ediyor ve İklim Krizi karşısında en savunmasız konumda olan insanların hem kesif bir yoksulluğa hem de çetin hava şartlarına karşı verdikleri destansı mücadeleyi belgeliyor. Bu etkileyici film, İklim Krizi konusunun büyük bütçelere erişim şansı olan Batılı sinemacıların tekelinde olmadığını, küresel bir soruna yerelden bakan belgesellerin ne kadar değerli olduğunu göstermesi açısında da önemli.

İklim değişikliğinin en gözle görülür ve görüntülenebilir etkileri kuşkusuz kutuplarda yaşanıyor. James Balog, 2007 yılından beri kendini Kuzey Kutbu’nun eriyen buzullarını görüntülemeye adamış bir doğa fotoğrafçısı. Jeff Orlowski’nin yönettiği Chasing Ice (2012) onun ve parçası olduğu ‘Ekstrem Buz Araştırmaları’ (Extreme Ice Survey, EIS) ekibinin topladığı görsel malzemeye dayanıyor. Kameraya almayı başardıkları en çarpıcı görüntüler filmin sonlarına saklanmış: Mayıs 2008’de, buzullardan o güne kadar kaydedilmiş en büyük kütlenin kopuşunu ve eriyip yok oluşunu dehşet içinde izliyoruz. 75 dakika gibi kısa bir sürede Aşağı Manhattan’ın tüm o yüksek binalarıyla birlikte bir toz bulutuna dönüşüp denize gömüldüğünü hayal edin, işte böylesi bir yıkımın buzdan yapılmış bire bir ölçekli modelini izliyoruz burada.

Dünyamız ısındıkça, Grönland’da eskiden dört mevsim buz tutmuş olan denizler yılın bir döneminde eriyerek gemilerin geçişine izin verebiliyor artık. Biyolog, jeolog, arkeolog, sanatçı ve felsefecilerden (sadece biri kadın) oluşan bir grup maceraperest, aynı gemiye doluşup daha önce hiç girilmemiş bu bölgelere bir keşif gezisi yapıyor. Daniel Dencik’in yönettiği Dünyanın Sonuna Yolculuk (Expedition to the End of the World, 2013) bu keyifli gezinin seyir defteri gibi; aynı anda hem bilimsel, hem esprili, hem de felsefi olabilen bir film. Bir yandan eriyen buz dağlarını, aniden karşılarına çıkan kutup ayılarını gözlemleyip veri topluyor, öte yandan hayatın kökeni, insanlığın yaklaşan sonu gibi konularda sohbet ediyorlar seyahat boyunca.

KAPİTALİZM İKLİME KARŞI

Denizler yükselirken okyanusların ortasındaki küçücük adaların sakinlerini nasıl bir gelecek bekliyor peki? Matthias von Gunten’in ThuleTuvalu’su (2014) ve Matthieu Rytz’in Anote’nin Gemisi (Anote’s Ark, 2018) belgeseli tam oralardan bildiriyor ve aslında beklenen geleceğin geldiğini haber veriyor. İlkinde, Grönland’da buzlar eridikçe hayat tarzlarını değiştirmek zorunda kalan Thule halkı ile Pasifik’te su altında kalma tehdidi altında yaşayan Tuvaluluların hikâyesi paralel şekilde işleniyor. İklim değişiminin dünyanın iki ucundaki insanları nasıl eşit derecede etkilediğini görüyoruz böylece. Anote’nin Gemisi’ndeyse, Tuvalu’nun komşusu olan ada ülkesi Kiribati’nin devlet başkanı, su seviyesinin yükselmesini azaltacak önlemler için başta BM olmak üzere dünyada çalmadık kapı bırakmıyor; ne var ki halkının çoğu gelecekten umudu kesip Avustralya’ya kapağı atma derdine düşmüş.

Bu Her Şeyi Değiştirir

Grönland’dan Bangladeş’e, Pasifik’ten Amazonlara, dünyanın dört bir köşesini afet bölgesine çeviren ekonomik modelin bir adı var: Kapitalizm. Çözüm yolu ararken karbon salımının azaltılması gibi geçici önlemlere odaklanmak, sadece sorunun kaynağını gizlemeye yarıyor ne yazık ki. Naomi Klein Türkçeye de çevrilen ‘İşte Bu Her Şeyi Değiştirir: Kapitalizm, İklime Karşı’ adlı kitabında iklim mücadelesinin gerçekte kapitalizme karşı bir mücadele olduğunun altını kalınca çiziyor. Avi Lewis’in bu kitaba dayanarak yaptığı Bu Her Şeyi Değiştirir (This Changes Everything, 2015), bu tezi zengin argümanlarla destekleyen bir belgesel.

Klein’a göre dünyanın ezilenlerinin daha adil bir düzen için ihtiyaç duyduğu katalizör, bir avuç zengin dışında kalan herkesi aynı cephede bileştirecek olan iklim mücadelesi. Mülteci hakları, toplu ulaşım hakkı, barınma hakkı gibi birçok mücadele alanının yolu eninde sonunda buraya çıkıyor çünkü hepsinin kaynağı aynı. İşin en önemli kısmı ise, hem neoliberal çerçeve içine hapsolan çevre hareketlerinin hem de anti-kapitalist muhalefetin bunu anlamasını sağlamak.

Kitabın ve belgeselin üzerinden beş yıl geçti, iklim hareketi biraz daha büyüdü, sınırlı da olsa muhalif hareketlerin daha çok gündemine girmeye başladı, anaakımın da görmezden gelemediği bir görünürlük kazandı. Artık BBC, National Geographic gibi kanalların vahşi doğa belgeselleri bile İklim Krizi’ni anmadan edemiyor. Yukarıda andığımız belgeseller ve benzerleri, sadece bilimin değil on iki yaşındaki çocuklar dâhil herkesin çıplak gözle görebildiği tehlikenin gerçek boyutlarını gösteriyor, insanın varoluş krizinin aşılmasının sistemi kökten değiştirmekten geçtiğini anlatmaya çalışıyor. Umalım ki, bir tek geleceğin araştırmacı uzaylılarının işine yaramasın!

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.