Şu An Okunan
Sound of Metal: Yaraların İzinde, Dünyanın Kucağında

Sound of Metal: Yaraların İzinde, Dünyanın Kucağında

Bir heavy metal davulcusunun işitme yetisini kaybetmesine odaklanan Sound of Metal, son yılların en ilgi çekici karakter çalışmalarından birisini sunuyor. İlk kurmaca uzun metrajını yöneten Darius Marder’ın bilhassa ses tasarımına odaklı özenli rejisi, filmin sunduğu yaralanabilirlik anlatısına bulduğu biçimsel bağlamla öne çıkan bir kavrayışa sahip.


Bu yazı, filmin kimi sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.


Geçtiğimiz yıl Toronto Film Festivali’nde yaptığı dünya prömiyerinin ardından 4 Aralık’ta Amazon Prime’de gösterime giren Sound of Metal, hızla 2020’nin sürpriz keşiflerinden birisine dönüşmüş durumda. Gösterime girmesinden kısa bir süre sonra adı ödül sezonunun iddialı yapımları arasında anılmaya başlanan Darius Marder imzalı film, duyma yetisini kaybeden bir heavy metal davulcusunun hayatının bu önemli şoklarından birine ve onu karşılama biçimine odaklanan bir karakter çalışması. Yönetmenin senaryosunu kardeşi Abraham Marder’ın yanı sıra Aşk ve Küller (Blue Valentine, 2010) ve Babadan Oğula (The Place Beyond the Pines, 2012) gibi filmlerin yazar/yönetmeni Derek Cianfrance’la birlikte kaleme aldığı film, başroldeki Riz Ahmed’in başarılı performansı, Nicolas Becker’a ait çarpıcı ses tasarımı ve ana karakterine yaklaşımındaki duyarlı üslupla son yılların en ilgi çekici karakter anlatılarından birisini ortaya çıkarıyor.

Riz Ahmed’in canlandırdığı Ruben’la bir heavy metal konserinin ilk anlarında tanışıyoruz. Taburesinin hizasında, ona davulunun ardından bakan kamera, gürültüyü bekleyen sessizliğin içinde, daha ilk andan Ruben’ın dünyasını müziğe odaklı, ona bağımlı kılıyor. Hemen sonra başlayan parça, o gürültülü dünyanın içinde kısa bir tura çıkarıyor bizi. Bu prolog sahnesinin hemen ardından onun tam zıttı bir ortama giriyoruz. Bir karavanda yaşayan, biri kolundaki yara izleriyle, diğeri göğsündeki imdat çağrısı niteliğindeki büyük dövmesiyle iki ‘yaralı’ karakteri, onların dingin yaşantısı ve birbirlerine bağlılıklarıyla çerçeveliyor yönetmen. Müziğin, sahne hayatının bu yaralardan kurtuluşla ilgili bir anlamı olduğu düşüncesi şekillenmeye başlıyor. Yönetmen Marder’ın karakter çalışması tam da bu ikiliklerin ve kırılganlığın karşılanması, kabullenilmesi etrafında şekilleniyor.

Ruben’ın duyma yetisini kaybetmeye başlamasıyla film hem anlatısal hem de biçimsel olarak rotasını belirginleştirmeye başlıyor. Hayatında hem gündelik hem de varoluşsal olarak belli ki büyük önem ifade eden duyma yetisini, müziği kaybetmeye başlayan Ruben’ın bu tecrübesine ilk andan itibaren tanık olmaya itiyor seyircisini Marder. Sık sık Ruben’ın işitsel dünyasını deneyimlemeye, onun evrenine konuk olmaya başlıyoruz. Yüksek frekanslı seslerin giderek kaybolduğu, uğultuların arttığı, sualtı seslerine benzeyen bir ses kuşağının etrafımızı sardığı bu sahneler boğucu ve yorucu olduğu kadar Ruben’ın dünyasının yıkımına, günlük varoluşunun da yara almasına tanık olma anlamı taşıyor. Ruben’ın işitsel dünyası ile dış dünya arasında kurulan kurgu dinamiği, karakterin dünyayla temasına bir yara alabilirlik, incinebilirlik yüzeyi açıyor. Ayrıca tamamen karakterin deneyiminin takip edildiği bakış açısı çekimlerinin verdiği yalıtılmışlık hissi ve Riz Ahmed’in filmin hiçbir ânında temposu düşmeyen nüanslı oyunu arasında kurulan diyalektikten karşı koyulamaz bir empati hissi, şefkat zemini doğuyor.

Bu Dünyayla Bağlarımız

Darius Marder ve kardeşinin büyükannelerinin yaşadığı işitme kaybı deneyiminden (ve işitme engelli insanlarla yaptıkları görüşmelere dayanan uzun süreli araştırmadan) yola çıkarak şekillendirdikleri senaryonun epizodik denebilecek yapısı Ruben’ın travma sonrası stres bozukluğunu en bilindik adımları üzerinden takip ediyor. Açılış sahnelerinin ardından gelen şok, korku ve inkâr evrelerinin ardından depresyon ve kabullenme evrelerini taşıyacak ‘iyileşme’ bölümüne geçiyoruz. Ruben’ı kendisi gibi işitme güçlüğü yaşayan, farklı nesillerden (işitme engelli bir topluluğa ait amatör oyuncuların canlandırdığı) insanlarla “sağır olmayı öğrendiği” bu ikinci bölüm, sinemada örneklerine pek sık rastlamadığımız türden bir bedensel engeli keşfetme, onu karşılama yolları üzerine bir araştırma gibi işliyor sanki. Ruben’la birlikte bedensel engelin ne demek olduğuna, bedenin bu dünyaya bağlılığı ve yara almaya açıklığı üzerinden bakma şansı buluyoruz.

Filmin son kısmını oluşturan yüzleşme epizodu ise tüm bunların, yara almanın, bedensel ve varoluşsal aidiyet arasındaki bağların ve dünyayı kabullenişin bir tefekkürüne dönüşüyor âdeta. Ruben’ın onu hayata bağlayan iki şeyle, müzikle ve sevgilisi Lou’yla vedalaşmasını, onlarla ilişkisinin bir daha asla aynı olmayacağını anlamasını kristalize eden doğum günü şarkısı sahnesinde Sound of Metal’ın melodramın sınırlarına girdiğini, bir katarsis uçurumuna doğru hızla ilerlediğini hissediyoruz. Ancak filmini değerli ve farklı kılacak manevrasını burada yapıyor yönetmen. Melodramın trajediye odaklı, küskün kabulüne teslim olmuyor. Bu türe biraz alışkın olan her seyirci gibi çökmesini, mahvolmasını, yeniden uyuşturucuya başlamasını, bağırıp çağırmasını, bir ‘evre’ daha geçirmesini beklediğimiz, yaralı Ruben sevdiğine, onu iyileştirmiş kişiye sarılıyor sadece ve iyileşmeyi, sevdiğinin iyileşmesini kabul etmekle yetiniyor. “Sorun değil…” fısıltısı belki de bu yüzden filmin kolay kolay unutulmayacak finalini taşıyacak nüvelerden birini veriyor seyirciye.

Ruben’ın Lou’nun evinden çıkıp öylesine bir bankta, kilise çanının metalik sesinin yapay kulağındaki tiz çınlamasıyla yaşadığı kabullenme, filmin tamamının bir yaralanabilirlik anlatısına dönüşmesine imkân tanıyan bir öze sahip. Adına gündelik yaşam dediğimiz değer ve kabuller paktının, onunla ayrılmaz bağlara sahip insan varoluşunun dış dünyaya ve onun somutluğuna ne denli bağlı olduğunu usulca ortaya koyan bir tarafı var bu kabullenmenin. Ve buna dair kırılganlığı buyur etmenin, onu insan ruhunun bir parçası yapmanın kaçınılmazlığını elbette. Zira Ruben’ın o tuhaf kulaklıkları çıkardığı ve filmde ilk defa tamamen sessizliğe erdiğimiz o şiirsel anda aynı zamanda ilk defa sesle birlikte kamera da karakterin bakış açısına geçiyor ve Ruben’la birlikte göğe bakıyor. Rehabilitasyonunun sona erdiğini anladığımız ilk anlarda destekçisi Joe’nun ‘cenneti’ olarak tanımladığı o ulaşması zor dinginlik ânına ilk defa ulaşıyor belki Ruben. İlk defa göğe bakıyor ve işitsel olanın yok olduğu görsel bir ânın tadını çıkarıyor. Dünyanın tuhaf mükâfatlarından birisine dokunabiliyor.


Sound of Metal, Amazon Prime Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.