Şu An Okunan
Spencer: Yüzeysel Bir Karakter Analizi

Spencer: Yüzeysel Bir Karakter Analizi

Spencer

Jackie gibi biyografik filmleriyle tanıdığımız Pablo Larraín, teknik açıdan kusursuz Spencer’da sosyo-politik gerçekleri dışarıda bırakarak tamamen Prenses Diana’nın psikolojik zaaflarına ve çözülmesine odaklanıyor. Ancak karşımızda iyi bir ‘kompresyon’ örneğinden ziyade indirgemeci bir yaklaşım var.

“Fazla ses çıkarmayın, sizi duyabiliyorlar.” Pablo Larraín imzalı Spencer’ın hemen başında bir tabelanın üstünde gördüğümüz bu sözcükler, mutfak çalışanlarına üst kattaki konukların ve kraliyet ailesi mensuplarının alt kattan gelen gürültüleri duyabileceğini hatırlatmak üzere devasa bir mutfağın merkezine yerleştirilmiş. Ama bu uyarının filmin ana karakteri Prenses Diana’yı tanımlayan ikinci bir anlamı daha var. Spencer’da tasvir edilen hâliyle Diana; kurallara ve ritüellere itiraz etmeksizin uyması beklenen, medyanın ilgisinden uzak durması talep edilen, konumu ya da ailesi ile ilgili herhangi bir şeyi sorgulamasına izin verilmeyen bir kadın. Yani bir bakıma kraliyet ailesi, Diana’dan da ‘sesini çıkarmamasını’ istiyor, saray dışındakilerin Diana’yı görebileceğinden veya duyabileceğinden endişe ediyor. Bu durumun yarattığı baskı, Diana’nın psikolojik çöküşünün, neredeyse akli dengesini yitirişinin temel sebebi olarak çiziliyor film boyunca. Spencer, Diana’nın dengesiz ve kırılgan ruh hâlini betimleme konusunda son derece başarılı. Kişisel özgürlüklerinin kısıtlanışı Diana’yı boğuyor ve yıpratıyor, Larraín de bu çözülme sürecini eksiksiz biçimde perdeye taşıyor. Teknik açıdan kusursuz denebilecek bir film bu, fakat filmin görsel-işitsel meziyetlerinin ardında oldukça tartışmalı bir yaklaşım yatıyor. Diana’yı deliliğin eşiğinde trajik bir kurban olarak gören çıkış noktası, Spencer’ın en büyük sorunu aynı zamanda. 

Biyografiyi Rafine Etmek

Spencer’ı Larraín’in daha önce yönettiği Neruda (2016) ve Jackie (2016) gibi biyografilerin, daha doğrusu yakın tarihten önemli figürleri konu edinen filmlerin yanına yerleştirmek mümkün. Yönetmen Neruda ve Jackie filmlerinde yaptığına benzer şekilde, karakterin hayatından önemli dönüm noktalarını es geçen, tarihsel ya da politik detaylardan ziyade psikolojik açıdan zorlayıcı durumlarla ilgilenen, küçük ölçekli bir yapı kuruyor Spencer boyunca. Bütün film yalnızca üç günlük bir süreçte ve çoğunlukla aynı sarayın içinde veya yakın çevresinde geçiyor. Öncelikle Noel arifesinde yapılan hummalı hazırlıkları görüyoruz, sonra Diana için oldukça çalkantılı geçen Noel gününü izliyoruz, filmin son kısmında da Noel’in ertesi gününden bazı ritüellere ve bu ritüellerin bir nebze kırılışına tanıklık ediyoruz. Larraín, Noel kutlamasının kimi detaylarını mercek altına yatırıp bunları Diana’nın psikolojik durumunu betimleyen öğeler olarak kullanıyor. Örneğin Diana’nın arife günü bir korkuluğun üstünde bulduğu eski mont, Noel kutlamasının çeşitli aşamalarında giymesi beklenen kostümler veya o günlerde okuduğu kitap (bir Anne Boleyn biyografisi) film boyunca defalarca karşımıza çıkıyor. Bu tarz gündelik ayrıntıların vurgulandığı, atmosfer kurma ve ruh hâli betimleme çabasının ön plana çıktığı bu yaklaşım, biyografik film şablonu için oldukça taze ve şaşırtıcı sayılabilir. Çünkü genellikle biyografik gerçek yaşam öyküleri büyük bir skalada filmleştirilir, olayların önemi ya da çarpıcılığı izleyiciye hatırlatılır. Ana karakterin yaşamından pek çok kırılma noktası öyküye dahil edilir, iki-üç saatlik bir süreye uzun yılları kapsayan epik bir hikâye sığdırılır. Larraín’in biyografileri ise bu beklentilerin tümünü cesurca reddediyor ve Spencer da bu açıdan Neruda ve Jackie’ye oldukça benziyor.

Spencer

Bu özgün yaklaşımı nasıl tanımladığınız, Spencer’ı nasıl yorumlayacağınızı belirleyecek en önemli nokta. Larraín ‘konsantre’ bir biyografiye mi imza atıyor, yani sosyo-politik detayları filmin dışında bırakarak ve Diana’nın kendisinden beklenen ‘prenseslik performansı’ karşısındaki zayıflığına dikkat çekerek biyografi türünü fazlalıklarından mı arındırıyor? Yoksa karşımızda odak noktası dikkatle daraltılmış yetkin bir ‘kompresyon’ örneği değil de fazlasıyla tek yönlü, yinelemelerle dolu bir film mi var? Başka bir deyişle Spencer ‘konsantre’ bir biyografi olmaya çabalarken ‘indirgeyici’ bir filme mi dönüşüyor? 

Diana’nın Trajedisi

Maalesef Jackie’de çok daha sağlam biçimde işleyen Larraín dokunuşu, Spencer’ı yüzeysel ve fazlasıyla trajik bir karakter portresine çeviriyor. Diana bütün film boyunca hayaletler görüp gerçeklikle bağını yitiren, akli dengesi yerinde olmayan, en basit konularda bile şikâyet edecek bir şeyler bulan, kendisini ezen kraliyet sistemine karşı aciz, hattâ kimi noktalarda kendi kendisine fiziksel zarar verebilen çaresiz bir kadın olarak çiziliyor. Yani Spencer yakın tarihin en sevilen ve tartışılan ikonlarından birini yıkılmanın eşiğinde güçsüz bir figür olarak konumlandırıyor. Diana giyinmesine yardım eden hizmetçinin değişmesiyle yıkılıyor, hiçbir şeyi zamanında ya da gerektiği gibi yapamıyor, Timothy Spall’un film boyunca değişmeyen somurtkan bir yüz ifadesiyle canlandırdığı binbaşı karşısında ezilip büzülüyor, psikolojik sebeplerden ötürü yemek yeme güçlüğü çekip sonra gece mutfaktan yemek çalıyor (ya da bunu hayal ediyor), Anne Boleyn’in hayaletiyle konuşuyor. Fakat tüm bunların karakter hakkında söylediği şey aynı maalesef. Spencer boyunca Diana’nın sadece tek bir yönü, üstelik en trajik ve aciz yönü vurgulanıyor.

Belki de bu karakter portresini kırılgan ya da aciz değil de, insancıl bulmak ve Diana ile bağ kurmak mümkün olabilir. Ama bu açıdan bakıldığında da filmin temelinde büyük bir kavramsal problem mevcut. Diana gibi tarihsel bir figürü ‘o da zaafları olan sıradan bir insandı, iyi bir anneydi ve aslında sizin gibiydi’ gibi banal bir fikri perdeye taşımak için kullanmak yine bir indirgeme biçimi bana kalırsa. Çünkü söz konusu ‘insancıl’ yaklaşım, saray düzeninin temsil ettiği bütün tarihsel, sosyal, ekonomik gerçekleri görmezden geliyor. Baş aşçının defalarca saydığı abartılı yemek menüleri, Diana’nın nefret ettiği ve makasla kesip biçeceğini söylediği tüm pahalı elbiseler, yani izlediğimiz bütün şaşaalı ritüeller, karanlık bir kolonicilik geçmişinin ve değişen dünyaya ayak uydurmakta zorlanan kibirli bir politik yaklaşımın izlerini taşıyor mesela. Fakat Spencer öylesine ‘rafine edilmiş’ bir karakter portresi ki filmde bu tarz makro argümanlara yer yok. Ama eğer bütün mesele baskı altında yaşayan genç bir kadının psikolojik çözülüşünü öyküleştirmekse, Diana’nın ismini kullanmanın, sarayı mesken tutmanın veya yakın tarihe yüzeysel atıflarda bulunmanın pek de bir anlamı kalmıyor açıkçası.

Doğrusal Akış

Bu noktada yeniden Jackie’den ve özellikle o filmin neredeyse hipnotik bir hâl alan parçalı yapısından söz etmek faydalı olabilir. Jackie bahsettiğim ‘kristalize edilmiş’ biyografi formunun, küçük ölçekli ama psikolojik açıdan detaylı karakter portrelerinin bir başka örneğiydi. Bu yaklaşım Jackie’yi doğrusal ya da kronolojik olmayan, seyircinin zaman algısıyla ve ruh hâliyle oynayan, radikal bir anti-biyografiye dönüştürüyordu. Filmin müzik kullanımı, ses bandı ve kurgusu sürekli izleyicinin beklentilerini boşa çıkarıyor, bilinçli olarak bir ‘sersemleme’ ya da kafa karışıklığı hâli yaratıyordu. Spencer’ın ise beklenmedik ölçüde doğrusal, klasik bir yapısı var. Diana’nın kâbusları ya da hayalleriyle ilgili kısımlar bile izleyiciyi şaşırtmıyor, üç günü kapsayan kronolojik akışı bölmüyor. Bu nedenle Spencer bir ‘anti-biyografiden’ ziyade yalnızca bir ‘mini-biyografi’ olarak tanımlanabilir. Bu filmde skalanın küçük tutulması, deneysel ya da kural tanımaz bir sinema diline zemin hazırlamıyor çünkü. 

Spencer

Filmin Diana’yı tasvir ediş biçimi hakkındaki fikriniz ne olursa olsun, Spencer’ın birinci sınıf bir prodüksiyon olduğunu inkâr etmek imkânsız. Hemen Oscar favorileri arasında adı anılmaya başlayan Kristen Stewart, vücut dili, bakışları ve aksanı ile eksiksiz bir karakter portresi sunuyor. Diana’nın yapayalnız kaldığı uzun sahnelerde izleyicinin ilgisini ayakta tutmayı başarıyor. Yakın zamanda Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi (Portrait de la jeune fille en feu, 2019) ile dikkatleri üzerine çeken Claire Mathon’un buğulu görüntü çalışması, hem Diana’nın ruh hâlini hem de sarayın görkemini başarıyla perdeye taşıyor. Hemen her sahnede çok sayıda özenle tasarlanmış kostüm görmek, filmi âdeta birbirinden şık elbiselerin art arda sıralandığı bir moda gösterisi gibi izlemek mümkün. Jonny Greenwood’un müzikleri de oldukça etkileyici, her ne kadar Larraín’in bütün sahneleri senfonik müzikle tamamlayıp trajedinin sürekli altını çizmesi bir noktadan sonra yorucu hâle gelse de. Spencer ustalıkla kotarılmış fakat kavramsal temeli tartışmalı bir film. Filmin Prenses Diana’ya ve genel olarak biyografi türüne yaklaşımı hem yoğun beğeni toplayacak hem de eleştirilerin hedefi olacaktır. Ama en azından karşımızda kayıtsız kalınamayacak bir filmin durduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.  


Spencer, 19 Kasım’dan itibaren sinemalarda.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.