Şu An Okunan
Suspiria: Şok ve Dehşet

Suspiria: Şok ve Dehşet

Dario Argento klasiği Suspiria’da ana renklerin ezici ağırlığı barok bir karakter kazanır. Filmden geriye kalan, retinayı zehir gibi yakan renk örtüsüdür.


Bu yazı, Altyazı’nın Kasım 2020 tarihli 201. sayısında yayımlanmıştır.


İtalyan dehşet sineması, Amerikan slasher filminin atası olan giallo türü ile gotik gelenekten beslenen doğaüstü korku filmleri arasında paylaşılmış bir sahadır. Bir de doğaüstü giallo’lar var ki, onlar her iki dünyanın ideal birleşimidir; nadir rastlanan bir yaratık olan doğaüstü giallo’nun nadide örneklerinden biri, Dario Argento’nun Suspiria’sı (1977) olsa gerektir. Giallo filmleri, siyah eldivenlerini cinayet işlerken gördüğümüz psikopat bir katilin genellikle kadın kurbanlarını bolca kanlı şekillerde öldürdüğü suç/gizem öyküleridir. Tür, adını İtalya’da 40’lı, 50’li yıllarda yayımlanmış bir polisiye ucuz roman serisinin sarı kapaklarından alır. Suspiria’da da katil bir giallo katilidir ancak bu kez cinayetlerin ardında okült bir güç gizlidir.

Suspiria

Filmin hiperaktif renklerinin saldırısı altında kalan izleyici ekrandan gözlerini ayıramaz.

Suspiria, akılla anlaşılmaktan çok duyularla kavranmayı talep eder gibi görünen bir filmdir. Bale eğitimini sürdürmek üzere New York’tan kalkıp Freiburg’a, Avrupa’nın en meşhur bale okulu Tanz Akademie’ye gelen Suzy Bannion, şahit olduğu birtakım tuhaf olaylar neticesinde okulda işlerin göründüğü gibi olmadığına kani olur ve neticede, zamana meydan okuyan bir komployu çökertir. Tıpkı bale okulundaki ilk dersinde, aslında (büyü marifetiyle?) ayakta duramayacak kadar sersemlemiş olan Suzy’nin, Bayan Tanner’ın komutları altında oradan oraya süzülmeye mecbur kalışı gibi, filmin hiperaktif renklerinin şok ve dehşet saldırısı altında kalan izleyici de ekrandan gözlerini ayıramaz. Yoksa olay örgüsü çok sürükleyici olduğundan ya da genç kızların göğüslerini deşip kalplerini bıçağının ucuyla delen katilin kim olduğu merak edildiğinden değil. Bir kısmı tesadüfi gibi görünen “doğaüstü” ölümlerde, katilin pelerininin, kollarının, gözlerinin açıkça göründüğü cinayetlerin irrasyonel şiddetinde bir sturm und drang atmosferi, şüphesiz filmin altında nabız gibi atmaktadır ama o kadar. Altında bir gizli anlam aramaya hacet olmadığını film, açılış sekansında ‘cadı’ kelimesini bize yüksek sesle tekrar tekrar fısıldayarak bildirir. Ortada zihinleri kurcalayacak bir gizem yoktur.

Tezat, Hareket, Dram

Bir bale okulunda geçen filmde, neredeyse hiç bale yapan dans öğrencisi görmeyiz. Gözleri görmeyen piyanistin okulun dışındaki bir tavernada izlediği Bavyera folklorik dansı dışında gördüğümüz, dansa benzer şeyler; yüksekten düşüp bir kabloda boynundan asılı kalan bedenlerin salınımı, bıçaklanan gövdelerin koreografisi, dikenli tellere sıkışıp kalan cesetlerin dramatik pozlarıdır. Tüm bunlara ana renklerin ezici ağırlığı, iyiden iyiye barok bir karakter kazandırır, kırmızı, mavi ve sarı, tezatı, hareketi, bir anlamda dramatik gerilimi yaratan esas unsurlardır.

Suspiria’da Alman Dışavurumculuğunun estetik temayülleri, bir uçurumun kıyısına getirilmiş gibi mantıksal nihayetine erdirilmişe benzer. Suzy’nin sınıf arkadaşı Sarah, okulun koridorlarında yeşil, mavi, kırmızı renk havuzlarına bata çıka peşindeki katilden kaçarken, hiçbir yere açılmayan kapılar, kaynağı belli olmayan ışıklar, nereye niçin düştüğü anlaşılamayan gölgeler, katilin usturasından daha keskin renk zıtlıklarıyla çizilen ve gitgide yükselen bir kriz atmosferinde korkunç bir sonla buluşacaktır. Dışavurumcu bir tablo gibi izlenen bu yoğun sekansın ardından Suzy bu kez uysal, pastel renklerin ağırlıkta olduğu bir odada Sarah’yı arar. Renklerin, bir önceki sahnedeki boğucu, neon etkisi bir anda ortadan kalkınca bir ‘boşluk dehşeti’ (horror vacui) etkisine düşer izleyici. Bu espriye başka yerlerde de başvurur Argento ve neticede zihinlerde, filmden geriye kalan bu boşluk anları değil, retinayı zehir gibi yakan renk örtüsü olur.

Suspiria

Beyaz giydirilen ama etrafı kırmızılarla, mavilerle çevrilen Suzy, Pamuk Prenses gibidir.

Final kızı henüz final kızı değilken, yani sonunda hayatta kalan kızın kötüyü tek başına alt ettiği korku filmleri revaçta değilken, Suspiria’nın ceylan bakışlı, nazenin Suzy’si, mütevazı bir kahraman olarak karşımıza çıkar. Dario Argento, Suzy Bannion karakterini etrafı şeytani bir tehditle çevrili Pamuk Prenses’e benzettiğini söylüyor. Suspiria yalnızca başkarakterini değil, neredeyse perdeden taşacak gibi görünen renklerin bu etkisini yaratan Technicolor yöntemini de Disney’in Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’inden (Snow White and The Seven Dwarfs, 1937)

 ödünç almış. Renklerin birbirine hiç karışmadığı, ara tonların olmadığı bir çizgi film görüntüsünü elde etmek için, 1977’de artık tedavülden kalkmış olan Technicolor’un kırmızıları mavileri ve yeşilleri ayrı ayrı kaydedip birleştiren üç şeritli teknolojisi kullanılmış. Suspiria’nın baş kötüsü, Fısıltıların Anası (Mater Suspiriorum), Pamuk Prenses’in ortalıkta görünmeyen ama her daim varlığını hissettiren kötü kalpli üvey annesini akla getirdiği gibi, ekseriyetle beyaz giydirilen ve ama etrafı saldırgan kırmızılarla, mavilerle çevrilen masum Suzy Bannion da Pamuk Prenses gibidir.

Yangın Alazı

Suzy Bannion canavarla karşılaşmak için Tanz Akademie’nin barsaklarına girmelidir; bunun için okulun müdiresi Madam Blanc’ın art nouveau döşenmiş odasında Escher’in merdivenlerini, labirentlerini gösteren duvar dekorunda bir kapı açması gerekir. Bunu yapmadan önce bir eşik ritüelinden geçer Suzy; odasına davetsiz giren bir yarasayla önce Kuşlar’daki (The Birds, 1963)

Tippi Hedren gibi elleriyle kendini korumaya çalışarak mücadele eder (Dario Argento’ya İtalyan Hitchcock denmesi boşuna değildir) sonra beyaz bir havluyu kızıl kana boyayacak şekilde yarasayı öldürüp bir sigara yakar. Masum bakire Suzy’nin yerine, şeytani anneyle karşılaşmaya hazır bir Suzy gelmiştir. Artık olayları gerçekte oldukları gibi görmesine de izin vardır; Escher’in duvarından içeri, bir altın sarısı ile siyahın hâkimiyetindeki bir koridorda ilerlerken, parlak beyaz ışıkla aydınlanmış bir odada, okuldaki öğretmenlerin ve müstahdemlerin kara ayinine şahit olur. Bu aydınlanma ânından aldığı güçle, göze görünmeyen düşmanını alt etmeyi de başaracaktır. O âna kadar renklere boğulmuş olan Suzy, zafer anında Tanz Akademie’den çıkar ve bu kez meşum binanın kendi kırmızısına eklenen yangın alazının kırmızısı burada hüküm sürmekte olan kötülüğü boğar.

Suspiria, konusunu yoğun renklerle boyadığı yüzeylerde halleder gibidir ama yine tıpkı bir peri masalı gibi yüzeyinde, insanı derinine inmeye davet eden obruklar söz konusudur. Argento’nun üzerine gitmediği metaforların değerlendirildiği 2018 yapımı Suspiria’sında Luca Guadagnino işte bu obruklardan içeri girebilmişti; filmin orijinal Suspiria üzerine kurduğu renk retoriği ise Argento’nun renklerini tersine çeviriyor, film boyunca bejlerden, toprak tonlarından ayrılmadan hikâyeyi kanlı finaline ulaştırıyordu. Burada, renk paletinin Argento’nun avangard tavrının ölümsüz meyvesi kadar heyecan uyandırmadığını not edelim.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.