Şu An Okunan
Tam Sana Göreyim: İnsan Olmanın Sınırlarında

Tam Sana Göreyim: İnsan Olmanın Sınırlarında

Maria Schrader’in Almanya’nın bu yılki Oscar adayı seçilen filmi Tam Sana Göreyim, bir robot ile bir insanın zoraki aşkını konu ediniyor. Filmin esas gücü ise göründüğü gibi olmaktan kaçmayı başaran zekâsından ve insan doğası üzerine usul usul düşünen inceliğinden kaynaklanıyor.

Tam Sana Göreyim (Ich bin dein Mensch, 2021) tipik bir romantik komedi gibi başlıyor. Uzun süreli bir ilişkiden zorlu biçimde çıkmış bir kadının son derece yakışıklı fakat soğuk bir adamla ilk randevuya çıkışını izliyoruz. İçindeki insanların neşeyle doldurduğu eğlenceli bir mekânda buluşan ikili biraz fazla zarif adamın ısrarıyla dansa kalkıyor. Bir tarafın şüpheci diğer tarafın coşkulu olduğu bu birliktelik adamcağızın dans esnasında kafasının seğirmeye başlamasıyla son buluyor. Çok geçmeden mekânın da, adamın da kadın için tasarlanmış yapay ürünler olduğunu anlayacağız. Tam Sana Göreyim, tam da bu göründüğü gibi olmama etkisi üzerine kuruyor anlatısını.

Oyunculuk kariyerinin yanı sıra 2007 yapımı Liebesleben’in, Stefan Zweig biyografisi Şafak Sökmeden’in (Vor der Morgenröte, 2016) ve son dönemin sevilen Netflix yapımlarından Unorthodox (2020) adlı mini dizinin yönetmeni olarak tanınan Maria Schrader’in hem yönettiği hem de senaristlerinden biri olduğu Tam Sana Göreyim bir insan ile bir robotun aşk hikâyesini anlatıyor. Üniversitedeki çalışmasına bütçe bulmak için bir araştırmaya kobay olmayı kabul eden Alma’nın (Maren Eggert) tamamen kendisi için tasarlanmış muntazam insan-robot Tom’la (Dan Stevens) tanışmasına ve bir partner olarak üç hafta boyunca onu test etmesine tanık oluyoruz. Romantik komedi konvansiyonlarını oyunbaz bir bilimkurgu sosuyla uygulayarak başlayan filmin hikâye ilerledikçe bu konvansiyonları tersyüz etmesi ve basit bir aşk hikâyesine devam etmek yerine kendini insanın doğası hakkında düşünen bir anlatıya dönüştürmesi ise onu bu yılın ilgi çekici filmlerinden birisi hâline getiriyor.

Tekinsizlik Vadisi’nden Geçerken

Tam Sana Göreyim’in hem hikâyesinin ana unsurlarını mümkün kılan hem de ona kendine has mizah duygusunu veren çıkış noktasının özünde robot bilimcilerin ‘tekinsizlik vadisi’ (uncanny valley) adını verdikleri kavram var. Başka bir ifadeyle Alma için özel olarak tasarlanan Tom’un mükemmel görüntüsü ve davranışlarına rağmen insan olma konusunda nerede eksiklik çektiği sorusunu bu kavramla birlikte düşünmek mümkün. İlk olarak Japon robot bilimci Masahiro Mori’nin 1970 yılında kaleme aldığı bir makalede kullandığı bu kavram tamamen insan gibi görünen insansı robotlarla insan olma hâli arasındaki mesafeyi izah etmek için kullanılıyor. Bir tür duygulanım ve empati eksikliğinden kaynaklı olarak robotla etkileşime geçen insanın içine düştüğü huzursuzluğu ifade eden bu durum esasında sinema seyircisinin pek de yabancı olduğu bir şey değil. Zira bu ‘vadi’nin onu izleyen kişi üzerinde bıraktığı tedirgin edici hisler Terminatör ve Matrix serilerinden Bıçak Sırtı (Blade Runner, 1982) ve Yaratık’a (Alien, 1979) pek çok anlatıda kötücüllüğü örten robotik duygusuzluğun ifadesi olarak kullanıldı. Maria Schrader’in Tam Sana Göreyim’i ise bu durumu insan olmanın doğasına dair bir araştırma alanına dönüştürmesiyle benzerlerinden ayrılıyor.

Hayatında bir ilişki aramayan, mesafeli Alma’nın bu insanımsı robotla ilişkiye geçmeye mecbur kalışını izlerken Tom’un tekinsiz davranışlarından çocuksu, saf bir uyum iştahı ortaya çıkmaya başlıyor. Her şeyiyle insan olma enstrümanlarına sahip robot Tom’un insan gibi görünmekle insan olmak arasındaki mesafeyi kat etmesini izliyoruz. Düşen bir insanın neden komik olduğunu, gül yapraklarıyla dolu bir küvette çilek yemenin hazzını kavrayamayan, boşa giden yılların emeğinin kişi için neden yıkıcı olduğunu sezemeyen Tom’un anlamaya çalışan merakının yardımıyla insanlık durumuna dair usul usul düşünüyor Schrader’in filmi. Ve aynı anda hem komik hem zarif hem de zeki olabiliyor. Öte yandan insanlığın şiir yazma güdüsünün antik dönemde en erken ne zamana dayandığı gibi bir konuyu araştıran arkeolog Alma’nın çalışma konusu da, görkemi ve kadimliğiyle insanlık vurgusunu geniş bir ölçeğe taşıyan Berlin Bergama Müzesi’ndeki iş ortamı da filmin insan olma üzerine düşünen hâline boyut katan özellikler olarak işlev kazanıyor.

Göründüğü Gibi Olmamak

Tam Sana Göreyim’in inceliğini ve zarifliğini farklı boyutlarda işletebilmesinin temelinde anlama gayretinin ve farklı olana saygının yer aldığını da söylemek gerek. İki karakterin farklılığı üzerinden başlayan filmin bu kontrasta dayalı mizaha sırtını vermek yerine daha derin konular üzerine düşünmeye alan açmasında, farklı türlerle karşılaşmaya açık bir tona sahip olmasının ciddi payı var. Zira bir robotun insan olma mesafesini kat edip muzaffer olma hikâyesi yerine insanlar kadar robotların doğasına da kulak veren bir geçişkenlik yerleşiyor filmin merkezine. Giderek insanlaşan ve günlük hayatta yer alan robotların temel insan haklarına ne kadar sahip olacağı gibi hınzır soruların film boyunca zikredilmesi çok daha geniş bir çokkültürlülük duygusu veriyor anlatıya. Filmin başında karşısındaki kadını anladığından çok emin, dinlemeyi beceremeyen, sadece kendinden ibaret, işlevsiz ve zarif adam tiplemesinin en ‘ideal’ jön hetero erkek tiplemesine ne denli benzediğini görmek de filme hınzırlığını veren detaylardan biri.

İnsanın yapay zekâyla etkileşimi üzerine anlatılan pek çok hikâyenin alanında dolaşan Tam Sana Göreyim’in ilk etapta Spike Jonze’un modern klasiği Aşk’ı (Her, 2013) hatırlattığı bir gerçek. Ancak farklı bağlamlarda pek çok kez yaptığı şekilde bu açıdan da göründüğü gibi olmamanın bir yolunu buluyor Schrader’in filmi. Zira Aşk’ın iletişim bağımlısı, melankolik, karamsar bir geleceğe mahkûm insan doğası yorumundan çok farklı bir yaklaşımı var. Sevgiyi, şiirselliği, edebiyatı ve neşeyi acıyla, bencillikle, zalimlikle bir arada düşünen, bunların hepsini insanın bir parçası yapan, insanı birlikteliği kadar yalnızlığıyla da anlamaya çalışan, değişime açıklığını ve belirsizliğe olan ihtiyacını kucaklayan bir yumuşaklıktan besleniyor. Bu yumuşaklıkta hem ağır felsefi bir retoriği hem gündelik bir yalınlığı hem de kıkır kıkır bir mizah duygusunu taşıyabiliyor olmasında da insan olmayı özetleyiveren bir şeyler var. Filmin anlayışlı, huzurlu ve doygun final sahnesi de seyirciyi filmden bu kadirşinas hâlle uğurlamayı başarıyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.