Şu An Okunan
Üç Maymun: Hiçbir Şey Olmamış Gibi Yaşamak

Üç Maymun: Hiçbir Şey Olmamış Gibi Yaşamak

Geçmişle yüzleşemeyen karakterler etrafında kurulu Üç Maymun, hesabı sorulmayan her şeyden kötü kokuların çıktığı karanlık bir erkek dünyası tasvir eder.

Gülengül Altıntaş


Bu yazı, Altyazı’nın Aralık 2008 tarihli 79. sayısında yayımlanmıştır.


Hiçbir şey olmamış gibi yaşamak nasıl bir yaşamak hâlidir? Üç Maymun (2008) en kestirme ifadeyle bunu anlatan bir film. Filmin isminin de özetlediği gibi, ilişkilerin görmemiş, duymamış olmak, yaşananı dillendirmemek üzere kurulu olduğu bir dünya. Hesabı sorulmayan ihanetin, cezası çekilmeyen cinayetin, yası tutulmayan ölümün solunan havada biriktiği, zamanın bile bu yükü taşıyamayarak ağırlaştığı bir dünya. Yaşanmamış sayılanlar biriktikçe, atmosfer daha da yoğunlaşıyor, yapış yapış bir deniz olup boğuyor kahramanları. Hesabı sorulmayan her bir şey, gömülmediği için kokan bir leş gibi. Ölü bir şeylerin rengi vuruyor, kokusu siniyor filme. Kahramanların yüzlerinden damla damla ter olup akıyor.

Bu dünya, yaşananları geri almaya gücü yetmeyen ama boğazında düğümlenen erkeksi gururu da yutamayan, ancak hiç olmamış gibi yapmanın sessiz ve ortak suçluluğunda yaşayabilen erkeklerin dünyası. Eyüp’ün zihninde alev alev yanarken kuşku, Hacer kıpkırmızı yatıyor yatakta. Eyüp ne yapacağını bilemiyor Hacer’le; ya kendini kaldırıp atsın, ya da gidip yatsın istiyor. Öyle ya da böyle bu dava bedelini ödemeden kapansın.

Oyunculuk ve atmosfer filmin en güçlü yanları. Yine dram en kuvvetli hâlini, yalın ve gösterişsiz anlarda buluyor. Alıştığımız, bildiğimiz Nuri Bilge Ceylan sineması. Ama her yanıyla değil. Bu sefer alışılmadık bir şekilde filmin atmosferi kadar yoğun bir gündemi var. Ritmi kadar ağır mevzular peşinde. Kahramanları gibi izleyicisini de boğuyor zaman zaman…

Çocuk Hayalet

Annesinin ihanetiyle yüz yüze gelen ama yüzleşemeyen İsmail için öylesine yoğunlaşıp ağırlaşıyor ki zaman, kırılıyor, tersine akmaya başlıyor. Kendiliğinden açılan camın, mutfak tezgâhındaki bıçağı usul usul tıkırdatarak teklif ettiği cinayete eli varmıyor. Ama bunun ağırlığıyla iyice yoğunlaşan bu basık havada daha fazla soluk da alamıyor, nefessiz kalıyor, boğuluyor. Bu sefer kendiliğinden bir kapı açılıyor. O artık ölülerin diyarında, boğularak ölen kardeşiyle karşılaşıyor. Bu boğulan kardeş metaforu filmde çok iyi işlemeyen, bir yanıyla çok basit, bir yanıyla karmaşık bir metafor. Baba-oğulun vicdanını kurcalayan bu çocuk hayalet boyundan büyük anlamlar yüklenerek dolanıyor filmde. Geçmişten gelen çocuk hayaletin, hâlledilmemiş, yüzleşilmemiş bir günahı temsil etmesi çok sık karşımıza çıkan bir metafor. Birkaç sayı önce yazdığım “Post-Franco sinemasında çocuk hayaletler” yazısında, son dönem İspanyol korku filmlerinde görmeye alıştığımız çocukların bitmemiş bir devrim olarak İspanya İç Savaşı’nı temsil ettiğinden, geri dönüp ‘hiç olmamış gibi yapan bir ulusun’ vicdanını kurcaladığından bahsetmiştim. İsmail’in boğularak ölmüş olan kardeşinin de benzer bir ilişkisi var kahramanların vicdanıyla [hattâ görsel efekt uygulaması olarak da Şeytanın Belkemiği (El Espinazo del Diablo, 2001) filmindeki Santi adlı hayaletin kaba bir taslağına benziyor zaten kardeş hayaleti].

Özellikle hiç varolmamış gibi yapmanın en zor olduğu anlarda çıkıveriyor karşımıza. Bu anların hem İsmail hem de Eyüp için kadının ihanetiyle yüzleşme anları olması, bu leş kokan erkek dünyasındaki en ağır vicdani mevzunun gelip kadının ihanetine bağlanması üzerine de bir şeyler söylemek mümkün tabii.

Kendiliğinden Açılan Kapı

Ama ondan önce şu ‘kendiliğinden açılan kapıya’ ve içeri aldığına bakmak lazım. ‘Kendiliğinden açılan kapı’ Zeki Demirkubuz sinemasıyla özdeşleşmiş bir metafor. Masumiyet’in (1997) başlangıcında Yusuf (Güven Kıraç) hapishane müdürüyle pazarlık yaparken karşılaştık onun en etkili hâliyle. Bekir ‘dışarı’ çıkmayı, hayatla yüzleşmeyi istemezken; kapı, sinir bozucu bir şekilde kendiliğinden açılıp açılıp çağırıyordu onu saklandığı dışarıya. Her kapattığında Yusuf, yeniden açıldı… Demirkubuz o sahneyle tanımlamıştı bize bu metaforu; kendiliğinden açılan kapıdan içeri hayat girer, kaderindir kapatamazsın demişti. Bu bir çeşit ‘masumiyet’ katar filmin kahramanlarına. Ne de olsa kaderindir olup biten, elinde değildir karşı koymak. Kader’in (2006) son sahnesinde de Bekir (Ufuk Bayraktar) için açılır o kapı.

Üç Maymun’u Nuri Bilge Ceylan’ın, Zeki Demirkubuz sinemasına cevabı olarak okumak mümkün. Ceylan kendiliğinden açılan kapıdan içeri gireni, göze görünür kılarak Demirkubuz’un kaderciliğine cevap veriyor. Yaptığımız her şey kadar, yapmadıklarımızdan da sorumluyuz. Kader bizi aklamaz, eylemlerimiz de eylemsizliğimiz de gelir bizi bulur diyor Ceylan. Aslında ironik bir biçimde çocuk hayaletle, Demirkubuz’un mistik evrenine akılcı bir eleştiri getiriyor. Ama bu akılcılık filmin sonunda, Yusuf İsmail’i aklamak için Servet’e dönüştüğünde kaba bir neden sonuç sarmalına indirgeniyor. Filmin mazlumlarını böyle bir hiyerarşiyle sıralamaya, mazlumla zalim arasındaki ilişkinin altını son anda, ivedi ve çalakalem çizmeye hiç ihtiyacı yok aslında. Ama yine de Üç Maymun’u en ilginç kılan yanı bu ‘sataşma’. Filmlerin aralarında kurduğu diyaloglar kadar bir ülke sinemasına derinlik katan, kimlik veren bir şey olamaz. Umalım devam cevabı gelsin…

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.