Şu An Okunan
Köker’e Nasıl Gidilir?

Köker’e Nasıl Gidilir?

1987-1994 yılları arasında çektiği, Köker adlı bir köye odaklanan üç filmde kendi sinemasal çıkmazlarını sorgulayan Kiarostami, anlattığı insanlarla arasındaki mesafe üzerine de düşünür.


Bu yazı, Altyazı’nın Eylül 2016 tarihli 164. sayısında yayımlanmıştır.


Kiarostami’nin birkaç yıl arayla İran’ın Köker bölgesinde çektiği üç film, yönetmenin kendisi bu türden bir sınıflandırmaya pek yüz vermese de sıklıkla bir arada düşünülür, hatta bazı kaynaklarda ‘deprem üçlemesi’ olarak anılır. Kiarostami 1987’de Arkadaşımın Evi Nerede?’yi (Khane-ye Doust Kodjast?, 1987) çektiğinde henüz bölge yaşanacak afetten habersiz, kıvrılan yollarla bölünmüş geniş boşlukları ve boşlukları sekteye uğratan zeytin ağaçlarıyla Kiarostami’nin şiirsel gözü için bir tür cennet parçası durumundadır. Kiarostami’nin ilk dönem filmlerinin tipik özelliklerini taşıyan Arkadaşımın Evi Nerede?’de yörenin bu duru güzelliğinin yönetmeni fazlasıyla büyülediğini sezeriz. Kiarostami buradaki hayatın kendine has ritmini aksettirme uğraşı içindedir bir bakıma. Ağaçların, rüzgârın, sahipsiz seslerin şiirini arar, dolayımsız bir biçem tutturmaya çalışır. Arkadaşımın Evi Nerede? köy hayatının ritmini perdeye nakşetmek, bölgedeki insanların dilini natüralist bir biçimde aktarmak konusunda başarılır da aslında. Yine de Kiarostami, deprem sonrasında Köker’de çektiği diğer filmlerle burayı anlama uğraşına devam ettiğinde, kendi içinde bu “natüralizmin” amansız bir kavgasını verecek, buradaki hayata kamerasıyla yaptığı dramatik müdahaleleri kendi filmlerinin içinde sorgulayacaktır. Ve Yaşam Sürüyor, ama özellikle de Zeytin Ağaçları Altında (Zire Darakhatan Zeyton, 1994), Kiarostami’nin sinemasının parçası olan bu etrafa kulak verme, olanları bir tür doğallık hissiyle, adeta rüzgârın sesini kaydeder gibi aktarma iddiasını tetkik eder. Kiarostami bu filmlerde deyim yerindeyse, kendi sinemasal yöntemlerinin acizliğini ortaya koyar. O yüzden de bu üç film, bir bakıma sinemasal bir tefekkürü açar ve kapatır. Her film bir diğerinin tashihi ya da feshi gibidir. Hiçbiri bir öncekini sıfırlamaz, ona şerh koyarak yeni bir ışıkla aydınlatır.

Kiarostami, 1990’da İran’da yarım milyon insanı evsiz bırakan depremin hemen sonrasında, afetin derin bir şekilde tesir ettiği Köker yöresine doğru tekrardan yolculuğa çıkar. Arkadaşımın Evi Nerede?’de oynayan Ahmed’in akıbetini öğrenme yolculuğudur Ve Yaşam Sürüyor (Zendegi va Digar Hich, 1992) en basit tanımıyla. Film boyunca Ahmed’i de, onun köyünü de göremeyiz. Köker’e ulaşamaz yolcu. İlk filmde kayıt altına aldığı Köker’e deprem sonrasında bir kez daha ulaşmaya çalışan yolcu-yönetmen ana karakterimizdir. Oraya varabilse bile yardım edip edemeyeceği meçhuldür. Oraya varmak için kararlılıkla çıktığı yolculuğunda, arabasıyla geçtiği yolların kenarlarında depremin mağdurlarını görür, onların hikâyelerine kulak verir. Yönetmenin Köker’e varışı geciktikçe sormaya başlarız: Üç yıl sonra ne değişmiştir, o insanların hayatına bir anlık bir hakikat yakalama uğraşıyla soktuğu kamerası şimdi neler görebilir? Görse ne işer yarar? Depremin yarattığı değişim, acı, yıkım ve tüm bu yıkımların bile tesir edemediği o aşılmaz süreklilik, doğanın kavranamaz durağanlığı Ve Yaşam Sürüyor’un merkezinde yer alır.

Deprem nedeniyle tüm geçitlerin tıkandığı, yolların yasla karardığı bir zamanda yolculuk etmek… Kiarostami böylesi bir afet bölgesini o an, acının en yoğun olduğu dönemde kayıt altına almanın vicdani muhasebesini yaptığını sürekli hissettirir. Yine de, sinemada belki de en sarih şekilde onun kovaladığı o ikilik gelir yine seslere, arabanın camından görünenlere yerleşir: Ölüm ve yaşam döngüsü, bu döngünün sıradanlığını kabullenmenin hissi, dahası bunun yaşamı yüceltmenin, şeyleri, bitkileri, doğayı, rüzgârı, yağmuru kucaklamanın ve onların özünü anlamanın birincil koşulu olduğu fikri… Bu fikir Kiarostami’de her şeye baskın çıkar, deprem bölgesindeki matem bu fikrin zamansal genişliği karşısında bir parantez olarak açılıp kapanır. Acı küçümsenmez ama yaşamın döngüsünün içinde nehrin bir akıntısı olarak yerini alır.

Arkadaşımın Evi Nerede?

Ve Yaşam Sürüyor’da Köker’e ulaşmak için yol soran yönetmen, bölgedeki insanlarla Kiarostami’nin o alışık olduğumuz araba içi-araba dışı sahnelerini yaşatır bize. Arabanın aynasından bazen görürüz etraftaki köylüleri, bazen yalnızca seslerini işitiriz. Bazıları arabaya biner, depremde kaybettikleri yakınlarından, evlerinde ne kadar hasar olduğundan, bir de, o yıl düzenlenen dünya kupasından bahsederler. Arabanın içinde, yönetmenin hemen arkasındaki koltukta oturan oğlu da sık sık bu diyaloglara katılır, “Brezilya-İskoçya maçının sonucu ne oldu?” diye sorar. Yönetmenin karşılaştığı köylülerden bazıları depremi ve kayıpları konuşmak yerine lafı sürekli dünya kupasına getirir. Bir kaçış ya da inkâr hamlesi de değildir bu. Yine benzer bir sahnede, yönetmenin arabasına tesadüf eden köylülerden birini elinde kocaman bir antenle görürüz. Anteni dikecek uygun bir yer bulup akşamki maçı izleme telaşındadır. Yönetmen onun, daha birkaç gün önce sayısız akrabasını kaybeden bu genç adamın neden böylesi sıradan bir dertle meşgul olduğunu anlamaya çalışır.

Deprem ve gündelik hayatın tezatlığı üzerine kurulu bir başka sahnede, yönetmen Köker’e ulaşmak için arabasıyla tali yollardan birine girer. Bir nehrin kenarında ağıt yakan kadınları görür. Ağıt sesleri yükselir. Depremin acısı ilk kez bu kadar net bir şekilde filmin içine sızmıştır. Sürücü arabanın içinde onları bir süre izledikten sonra yoluna devam eder. Ağıt seslerinin hemen akabinde, arabanın teybinden yükselen klasik müzik işitilir. Acıyı deneyimleyen insanlarla, arabanın içinde o acıya teğet geçen, arabanın camından acıya tanık olduktan sonra kendi bildiği sesleri dinlemeye devam eden yolcunun arasındaki mesafe görünür olur.

Sarı Şerit

Zeytin Ağaçları Altında’nın hemen başında, filmin yönetmeni kendini tanıtır ve kameraya dönerek konuşur. Sonra kameranın önünde, Ve Yaşam Sürüyor’da Arkadaşımın Evi Nerede?’nin yönetmen karakterini, yani arabasıyla Köker’e ulaşmaya çalışan yolcuyu oynayan Ferhat’ı görürüz. Ve Yaşam Sürüyor’un çekimlerini, oyuncu seçimlerini izleriz Zeytin Ağaçları Altında’da. Kiarostami bu kez, Ve Yaşam Sürüyor’u çekme sürecini parçalarına ayırır, didik didik eder ve tüm bunları yaparken de yeni bir hikâye yakalar, yeni bir anlatı yapısı kurar. Film boyunca Kiarostami, Ve Yaşam Sürüyor’da hayatın doğal akışının bir parçası hissi veren sahnelerin, yönetmen tarafından nasıl tasarlandığını vurgular. Oyuncuların yönetmene sık sık itiraz ettiğini duyarız: “Ama buranın halkı böyle konuşmaz ki” ya da “buradaki köylüler böyle giyinmiyor artık”… Filmin başında kameraya doğru konuşan yönetmen, oyuncuların tüm itirazlarına rağmen onlara kendi bildiğini dayatır. Onlara nasıl giyinmeleri, ne şekilde konuşmaları gerektiğini söyler.

Zeytin Ağaçları Altında’da yönetmen bir sahneyi çekip bitirdikten sonra, seti merakla takip eden köy çocuklarının arasına karışır. Set ve çocuklar arasına sarı bir şerit çekilmiştir. Yönetmen sarı şeridi geçerek çocukların yanına gider, onlara “film çekilirken siz bu şeridi geçebilir misiniz söyleyin bakalım?” diye sorar. “Hayır” cevabını aldıktan sonra bu kez soruyu farklı şekilde kurar: “Peki ya ben geçebilir miyim sarı şeridi?”

Ve Yaşam Sürüyor

Kiarostami, bizzat filmin içinde sinemasal araçları sorgulayan, kurmacanın kurmacalığını hatırlatan bu tür sahneleri öykünün organik bir parçası kılar. Oyunbazlık için oyunbazlık değil, sinema üzerine, kamerasını çevirdiği insanlarla birlikte düşünme hâlidir onunki. Zeytin Ağaçları Altında’nın başındaki oyuncu seçimi sahnesinde de benzer bir damar yakalar Kiarostami. Filmde yer almak için yeşillik alanda toplanmış genç kadınlardan biri yönetmene hitap ederek sorar: “Bizi neden filme çekiyorsunuz ki, nasıl olsa izleyemeyeceğiz?” Genç kadın, yönetmenin bir önceki filmini de bildiğini ama hiçbir zaman izleme fırsatı bulamadığını, filmin kendisi gibi insanların ulaşabileceği bir mecrada yayınlanmadığını ima eder. Nasıl olsa seçkin sınıfın izleyeceği bir şey çekeceksiniz, o zaman neden bizi çekiyorsunuz, neden uğraştırıyorsunuz, der gibidir. Yönetmen genç kadının bu sorusuna net bir cevap veremez. Sorudan rahatsız da değildir, aksine genç kadının cesareti hoşuna gider, onda bir düşünce kanalı açar. Sonra gülümseyerek, “ne yapalım, hiç çekmesek daha mı iyi?” der ona ve ismini çekim listesine yazdırır.

Yönetmenin şiirlerinde, fotoğraflarında ve filmlerinde dönüp dolaşıp betimlediği kırsal bölgenin sakinleri, pastoral peyzajların özneleri, haklı olarak böyle bir soruyla çıkagelmiştir. Kiarostami, kendi ait olduğu kültürel dünyayla portrelemeyi seçtiği dünyanın insanları arasındaki kopuklukların üzerine düşünmeyi sever. Dahası sanat denen şeyin bu dünyaların içinde nasıl bir manası, nasıl bir işlevi olduğu üzerine de kafa yorar sık sık. Adını bir Furuğ Ferruhzad şiirinden alan Rüzgâr Bizi Sürükleyecek’te (Bād Mā Rā Khāhad Bord, 1999) ünlü bir sahne vardır. Yine Köker benzeri bir köyü mesken tutar film. Köye, neyin peşinde olduğunun sırrını çözemediğimiz bir yabancı gelir. Film boyunca etrafta dolanır. Bir noktada adam, köylülerden süt almak için bir evin ahırına girer. Evin kızı inekten süt sağmaktadır. Adam onu beklerken Furuğ’un şiirini dillendirmeye başlar. Duygu yoğunluğu yüksek, romantik imgelerle bezeli bu şiir okunurken kız süt sağmaya devam eder, işi bitince de adamın çabucak oradan uzaklaşmasını ister gibi uzatır süt kâsesini, onun dediği hiçbir şeye cevap vermeden köşesine çekilir.

Kiarostami’nin sürekli kadrajını çevirdiği bu insanlarla, betimlediği bu doğayla, engin genişlikler ve kıvrılan yollarla bir gördüğü o edebî imgeler ile, bizzat o imgelere ilham veren özneler/şeyler uyumlu mudur sahiden de? Onun filmlerine, alıntıladığı şiirlere kaynaklık eden bu toprakların sakinleri, o şiirlerin kendisiyle karşılaştığında bir dönüşüm geçirirler mi? Ya da en azından bir şey hissederler mi? Bu sorular hep havada asılı kalır yönetmenin kafasında. Ama bu sorulardan umutsuz bir yere de varmaz Kiarostami. Bir fikri açıp kapadığını düşündüğümüz, dolayısıyla da bir üçleme olarak nitelenebilecek Arkadaşımın Evi Nerede?, Ve Yaşam Sürüyor ve Zeytin Ağaçları Altında’da sorgulanan her şey, gölgesini Kiarostami’nin öyküsüne düşüren her türlü ikilik, her türlü açmaz ve yaşama dair her türlü çözümsüz keder, Zeytin Ağaçları Altında’nın finalinde Kiarostami’ye has bir şekilde aciliyetini, yükünü kaybedip gider.

Zeytin Ağaçları Altında

Son sahnede filmin oyuncularından ikisinin engin yeşilliğin içinde yürüyüşünü tepedeki bir noktadan, muhtemelen yüksek bir platoya yerleştirilmiş kameranın durağan kadrajlarından izleriz. Filmde evli bir çifti canlandıran Tahire ve Hüseyin’dir bu iki kişi. Hüseyin ve Tahire’yi depremin hemen ertesi günü evlenmiş bir çifti oynaması için seçen yönetmen sonradan öğrenir ki, Hüseyin Tahire’ye sırılsıklam âşıktır ama aşkı karşılıksızdır. Çekimler boyunca Hüseyin genç kadınla yakınlaşmaya çalışır ama nafiledir. Çekimler bittiğinde, settekileri taşıyan minibüs dolar, genç kadın ve Hüseyin köye yürümek zorunda kalır. Tahire elinde bir demet çiçekle önden hızlı hızlı yürümeye başlarlar, Hüseyin de onun peşinden… Onların yürüyüşlerini izlerken, bir noktada bir öbek zeytin ağacının altında kaybederiz izlerini, ağaçların siluetinden başka bir şey görülmez olur. Sonra iki figür yeniden çıkar ağaçların arasından. Boşlukta yeniden yürümeye başlar. Tüm bu yürüyüş boyunca hep uzaktan izleriz onları. İki gölge hâlini alırlar zamanla. Sonra bir noktada Hüseyin kadının peşinden gitmekten vazgeçer gibi olur. Ama emin de olamayız. Zeytin ağaçlarının yapraklarını hafifçe eğen rüzgâr, film boyunca sorguladığımız her şeyin önemini silmediyse de, yükünü alıp uzaklara taşımıştır.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.