Şu An Okunan
Venedik Günlükleri 2019 #3

Venedik Günlükleri 2019 #3

Roman Polanski’nin son filmi J’accuse tartışmalar eşliğinde prömiyerini yaparken, Joaquin Phoenix’in yılın en iyi performanslarından birini ortaya koyduğu Joker de izleyici karşısına çıktı.

J’accuse (An Officer and a Spy), Venedik Film Festivali’ndeki prömiyerinden önce (ve sonra) Roman Polanski’nin geçmişindeki tecavüz skandalı ve İtalya’ya gelemeyen yönetmenin yasal statüsü sebebiyle tartışıldı her şeyden çok. Bu şartlar altında yönetmenin filminin yarışmaya kabul edilmesi konusunda herkes kendince farklı bir yorum yapacaktır fakat bu hassas konudan bağımsız olarak, filmin çok önemli bir hikâyeyi inkâr edilemeyecek bir ustalıkla perdeye taşıdığını belirtmek gerek. 1894’ten 1906’ya uzanan ve Fransız askerî sırlarının Almanlara sızdırılmasıyla ilgili bir casusluk soruşturması etrafında şekillenen film; haksız yere casus olmakla suçlanan Alfred Dreyfus’u değil de istihbaratın istatistik bölümünün başına geçince bu soruşturmadaki yolsuzlukları fark eden Georges Picquart’ı takip ediyor. Daha sıradan ve niteliksiz bir uyarlamada bu öykü basit bir duygusallığa kolaylıkla gömülebilir; Picquart adalet peşinde koşan bir azize dönüştürülebilir, Dreyfus’un çıldırtıcı tutukluluğu dramatik etki için kullanabilir ya da iki adam arasında yıllar içinde oluşan dostluk gözyaşlarımızı hedef alabilirdi (ve böylesi bir film Oscar ödüllerine boğulurdu kuşkusuz). Polanski ise tüm bunları özenle es geçiyor. Picquart filmin başlarında Yahudilerden hoşlanmadığını söyleyen, evlilik dışı ilişkisi hakkında hiç suçluluk hissetmeyen biri. Dreyfus tüm sürecin sonunda Picquart’a borçlu ya da minnettar olarak görmüyor kendini. Polanski, tüm detayları çok iyi belgelenmiş ve arşivlenmiş bu süreci gerçeklere sadık kalarak, soğukkanlı biçimde anlatırken, öyküyü hareketli bir gerilime çevirmeye de çalışmıyor.

Bunlar yerine J’accuse çok daha temel ve önemli meselelerle ilgileniyor. Doğru olanı yapmak için kahraman ya da iyi bir insan olmak gerekmediğini belirtiyor, adalet ve vicdan kavramlarının evrenselliğini vurguluyor mesela. İfade özgürlüğüne ve bağımsız yargı sisteminin önemine dikkat çekiyor. Orduda ve bürokraside hüküm süren “sorgusuz sualsiz itaat” sisteminin ne kadar yıkıcı sonuçlara yol açabileceğini gösteriyor. Din, ırk, cinsiyet kökenli nefret söylemlerinin kitleleri ne kadar kolaylıkla yoldan çıkarabileceğini hatırlatıyor. Ağırbaşlı, gösterişsiz bir film bu, çünkü hem 20. yüzyıl Avrupa’sında yaşanacak çalkantıların sebeplerini açıklayan hem de 21. yüzyılda güncelliğini koruyan hikâyesi bu olgunluğu gerekli kılıyor.

Bu noktada J’accuse’ün kesinlikle kuru ya da monoton bir film olmadığını vurgulamak gerek. Dönemin puslu Paris’ini eksiksizce yeniden kuran film, klasik bir sinema diline sahip ama bunu demodelikle bir tutmak hata olur. Polanski bu kadar çok karakterli ve karmaşık bir komplo öyküsünü eşsiz bir netlikle, odak noktasını hiç yitirmeden perdeye taşıyor. Örneğin Picquart’ın istihbarat ofisini ilk kez turladığı sahne, önemli karakterler ve kuruluşun işleyişi hakkında kilit bilgilerin nasıl ekonomik ve etkin biçimde izleyiciye sunulabileceğine dair bir ders niteliğinde âdeta. Jürinin basın toplantısında yaşananlar ve medyada Polanski hakkında yazılanlardan sonra jüri filmi nasıl değerlendirir, kestirmek zor. Ama kendi adıma J’accuse’ün Polanski’nin neredeyse yirmi yıldır yaptığı en iyi film olduğunu söyleyebilirim.

Altın Aslan yarışının en merakla beklenen adaylarından bir diğeri, başrolü Joaquin Phoenix’in üstlendiği Joker kuşkusuz. Todd Phillips, ünlü karakterin kökenlerini öyküleştiren filmini süper kahramanlar hakkındaki diğer filmlerden ayrıştırmak, daha ciddi ve karanlık bir hâle getirmek için hayli çaba sarf ediyor. Bunda büyük ölçüde başarılı da oluyor. Film, müthiş görüntü yönetiminden ve büyük ihtimalle bu sezon bütün ödülleri toplayacak Phoenix’in gösterişli performansından büyük destek alıyor. Joker’e bir rakip önerip “kim kazanacak” şablonu üzerinden bilindik bir hikâye anlatmaktansa karakterin psikolojik durumuna ışık tutan detaylara öncelik tanıyor.

Filmin bir noktasında Robert De Niro’nun oynadığı karakter Joker’e şu soruyu soruyor: “Travma yaşamak ve kendine acımak şiddet eylemlerini haklı çıkarır mı sence?” Bu soru böyle bir film için çok kritik, zira Joker’i acıklı geçmişinin ve zorlu şartların kurbanı olarak gösterip onun suçlarını aklamak, bu filmin yapabileceği en ciddi hata olur. Phillips bu soruya farklı şekillerde okunabilecek, pek de tatminkâr olmayan bir yanıt öneriyor. Sorunlu hayatından bıkan herkesin sokağa çıkıp birilerini öldürebileceğini söylemek kuşkusuz hiçbir sanat eseri için kabul edilemez. Joker işi o noktaya götürmüyor tam olarak ama bu dehşet verici ölçüde sorunlu fikri net biçimde reddetmiyor da açıkçası. Film Joker’e acımamızı mı istiyor? Ya da filmin ikinci yarısında Gotham şehri sakinleri neden Joker’i bir kahraman olarak görüyorlar, film bizden de aynı şeyi talep ettiği için mi?

Tüm ciddiyetine rağmen karakterin tasvirinde tutarsızlıklar da var. Örneğin filmin başında hırsızlık yapan üç çocuğun peşinden koşmayı bile beceremeyen Joker, ikinci yarıda birden toparlanıp polis, dedektif, doktor kim varsa kolaylıkla atlatmayı başarıyor. Hattâ peşinde polis varken elini kolunu sallayarak canlı televizyon yayınına çıkıp ortalığı birbirine katıyor. Bu ve benzeri sebepler, filmin dişe dokunur bir politik söylem oluşturmasına ya da halk ayaklanması sırasında geçen son bölümün seyirciyi ikna etmesine engel oluyor maalesef.

Bence ilginç ama sorunlu bir deneme olan Joker, Twitter’da ve özellikle Amerikan basınında bir anda göklere çıkarıldı bile. Phillips’in yorumu için söylenecek en doğru şey ise, karşımızda beğenin de beğenmeyenin de kayıtsız kalamayacağı bir filmin durduğu herhalde.

Venedik Günlükleri 2019 #1

Venedik Günlükleri 2019 #2

Venedik Günlükleri 2019 #4

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.