2026’da İzleme Listenizde Olması Gereken 5 Sundance Filmi
Sundance Film Festivali bağımsız sinemayı konuşmaya ve konuşturmaya bu yıl da devam etti. Ancak bu esnada 42 yıllık yuvası Utah’la vedalaştı ve Eylül ayında kaybettiğimiz kurucusu Robert Redford’un acısını kalbine gömdü. Yılın bir teması olsaydı kesinlikle “veda” olurdu.
Sundance Film Festivali bu yıl Utah’ta son kez düzenlendi. 2027 itibarıyla memleketi Utah’ı terk ediyor ve 800 küsur km ötedeki Boulder, Colorado’ya taşınıyor. 42 yıldır kışın en soğuk günlerinde konuklarını Utah’ta ağırlayan Sundance’in kente vedası, müdavimlerine duygusal anlar yaşattı. Bu yılki festival deneyiminin her zamankinden duygusal olmasının bir diğer önemli sebebi de Robert Redford’un yokluğuydu şüphesiz. Hem kurucusuna hem de doğduğu kente aynı yıl veda eden festivalin, bir üniversite kenti olan Boulder’a uyum sağlayıp sağlamayacağını zaman gösterecek. Ancak Utah’taki salon ve gösterim şartlarının çok iyi olmadığı söylentilerinin bu yıl paylaşılan birkaç sosyal medya postuyla ayyuka çıkması, geniş ve gösterişli salonlarıyla Boulder’a şimdiden puan kazandırıyor doğrusu.
Peki evlerinin salonundan festivale katılıp, veda turlarından hiç etkilenmeyen dijital akreditasyon sahipleri bu esnada neler yaptı? Pandemiden itibaren her yıl olduğu gibi bizlere küçük bir pencere açılsa da o pencereyi son ana kadar açık tuttuk ve çok iyi, iyi, vasat ve saç baş yolduran filmler izledik. İşte bu yıl izlediklerimiz arasında bizi en çok heyecanlandıran 5 Sundance filmi…
Josephine

Josephine, izledikten sonra ruhunuza çöken filmlerden. Çöktüğü yerden kaldırmak için onunla uzun süre cebelleşeceksiniz. Asla aklınıza getirmek istemeyeceğiniz bir manzarayı henüz ilk dakikalarında önünüze sürüyor ve 8 yaşındaki ana karakteriyle birlikte parça parça oluşunuzu izliyor. Seyirciye özel bir garezi yok, şoke ederek duygu sömürmek gibi bir derdi yok, travma pornosu deseniz hiç değil. Sadece temel hatlarıyla çok basit, ancak mental olarak son derece çetrefilli bir hikâyesi var ve filmi izlerken bu filmi izliyor oluşunuza dair içinizde biriken pişmanlık, rahatsızlık ve belki bir parça öfke, sonlara doğru yerini ruhsal bir çöküntü ve umut içinde yüzen bir umutsuzluğa bırakıyor. Filmin gelmek istediği noktayı nihayet anlıyor ve biraz da o noktada parçalanıyorsunuz. Film, 8 yaşındaki Josephine’in ormanda yalnız kaldığı birkaç dakikada tesadüfen tanık olduğu bir cinsel saldırıyla başlıyor. Ormandaki kadının başına çok kötü bir şey geldiğini bilen ancak o kötü şeyin ne olduğunu anlayamayan küçük kız, yavaş yavaş kendi kendine ve kendi penceresinden son derece karanlık gerçeklerin içine çekiliyor. Çocukluğunda tanık olduğu benzer bir olaydan etkilenerek bu hikâyeyi anlatmaya karar veren yönetmen Beth de Araújo’nun bu filmle ilgili verdiği en iyi karar, hiç ama hiç acele etmemek. Josephine’i bir girdap gibi çevreleyen travmayı öyle ağır ağır örüyor ki, travmatik bir olayı bir çocuğun penceresinden izlediğimiz onca filmin arasında, çocuk aklının fevri dürtülerini en iyi anladığımız film bu belki de. Josephine’in okulundaki erkek çocuklarla olan arkadaşlığından tutun da farklı bir gözle bakmaya başladığı anne ve babasının ilişkisine, annesinin karnında büyüyen erkek kardeşinden sokaktaki herhangi bir adama kadar tüm dünyayı siyah ve beyaz olarak ayırması o kadar olağan ve bir o kadar da rahatsız edici ki, büyüyünce neleri hangi hakla kanıksadığımızı düşünürken buluyor insan kendini. 8 yaşındaki bir kız çocuğunu bir tanık olarak paramparça eden cinsel saldırı suçunun; yetişkinlerin dünyasında nasıl da kanıksanmış bir karşılık bulduğunu, cezalandırıl(ama)dığını, kurbanın gözünü korkuttuğunu, geçiştirildiğini, kasten bürokrasi çarklarına atılıp unutturulduğunu daha iyi anlatmanın bir yolu yoktur herhâlde. Daha önce hiçbir filmde, gerçek hayatta kadınlara özgü olup erkeklere görünmez kılınan cinsel saldırı korkusunun tüm çıplaklığıyla elle tutulur bir şeye dönüştürüldüğüne, eli ayağı olan bir dehşetin kılığına girdiğine tanık olmamıştık. Josephine, yılın hazmı en zor filmi olmaya aday. Yılı bitirirken de muhtemelen ondan daha zorunu izlememiş olacağız.
Bedford Park

Sinemada özellikle romantik hâle getirilmemiş bir aşk hikâyesi kadar romantik bir şey yoktur aslında. Öyle filmlerde kader ağlarını göstere göstere örmez. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, bambaşka dertlerden arta kalan kısıtlı zamanda hasbelkader bazı anlar yaşanır ama asıl meselenin içinde bir kum tanesi gibi kalır bu aşk. Öyle ki kendinize pay çıkarabilmek için, onu sıkı sıkı örülmüş bir bütünden söküp çıkarmanız gerekir. Bedford Park böyle bir film. Anlattığı aşk hikâyesi bir kum tanesi değil belki ama o kadar karda yürüyüp izini belli etmeden olgunlaşıyor ki romantizminde hayalcilikten değil hayatın kaya gibi gerçeklerinden nasibini alan bir hoyratlık var. Mutluluktan ayakları yere basmayan filmlerden değil, yaşanmışlıklar yüzünden olduğu yere çökenlerden. Fark ettirmeden kalbinize çizik atanlardan. Yönetmen Stephanie Ahn, ilk filminde ebeveynlerinin aksine Amerika’da büyümüş ancak evde yine ülkelerine ait bir zaman diliminde yaşamaya devam etmiş yetişkin Koreli göçmenlerin dünyasına giriyor. Asyalı Amerikalı ikiliğinde, hangi kültüre ait olduklarını ayırt edemeden, zor koşullarda, travmalarla büyümüş 30’larındaki Audrey ve Eli’ın hikâyesi sert olduğu kadar dokunaklı da. Yönetmen “meet cute” senaryolarının tümüne birden savaş açarcasına, karakterlerini ve tanışma hikâyelerini sevimli hâle getirmek için en ufak bir çaba sarfetmiyor. Yaralı çocuklukları, hayatta ne yapacaklarını bilemez hâlleri, eskiden de şimdi de sorun yaratmaya devam eden zehirli aileleri, omuzlarına yüklenmiş koca koca beklentiler ve herkesten sakladıkları sırlarıyla aslında aynı ipin farklı uçlarında yürüyen iki insan. Bedford Park, eski günleri tatlı bir rüya gibi hatırlayanların değil, küçük yaşta yetişkin olmak zorunda kalan göçmen çocukların Amerika’sına dair. Korkusuz, sahici ve yaralayıcı. Nostaljiyle işi yok. Hayata olan öfkelerini kendilerinden çıkaran bu ikiliyi izlerken aklınıza Başka Bir Hayatta (Past Lives, 2023) geliyor. Hemen fark edilmese de bu hikâyeyle birçok ortak noktası olan Başka Bir Hayatta’nın ne büyük bir peri masalı olduğu kafanıza dank ediyor.
Union County

Union County’nin açılış sahnesinde pek aşina olmadığımız bir ortama giriyoruz: Bağımlı insanların tedavi sürecinin takip edildiği bir mahkeme salonuna. Hapishane ya da hastane dışında tedavisi devam eden bir grup insan, yan yana dizilmiş, sıranın kendilerine gelmesini bekliyor. Havada bir gerginlik var. Tek tek kürsüye çıkıp herkesin içinde hayatlarının nasıl gittiğini anlatıyor, hakimin sorularını yanıtlıyorlar. İş buldular mı, nerede yaşıyorlar, günleri nasıl geçiyor, kaç gündür “temiz”ler? İlk dakikadan itibaren kürsüye çıkıp hikâyelerini anlatanların gerçek kişiler olduklarını anlıyoruz. Ana karakter Cody de o kişilerden biri. Oyuncu Will Poulter’ın yüzüne aşina olsanız dahi, Cody’nin hikâyesi de en az diğerlerininki kadar sahici görünüyor. Bağımlılığa dair çekilen filmler arasında Union County’i öne çıkaran birkaç önemli meziyetten en dikkat çekeni bu: Hesapsız bir sahicilik. Karakterin ya da performansın inandırıcılığından öte, bağımlılığın insan hayatında açtığı çukuru en gösterişsiz hâliyle yansıtan türden bir sahicilik. Yönetmen Adam Meeks, 2020’de Berlin Film Festivali’nde gösterilen aynı adlı kısa filmini ilk uzun metrajına dönüştürürken bu konuda taviz vermiyor. Filmin bir diğer meziyeti, özellikle odaklanmayı seçtiği tedavi sürecini, böyle hikâyelerde büyük dramlara alışık seyirciye aldırmadan, olduğu gibi anlatma tercihi. Her türlü zorluğa rağmen gündelik hayatına devam etmeye, sıfırdan başlarken güçlü durmaya çalışan Cody elbette iniş çıkışlar yaşıyor ama Poulter’ın poz kesmeyen performansı sayesinde gerçeklikten hiç kopmuyor. Union County, karakterinin filtresiz mücadelesiyle akılda kalan, bittikten sonra da bir yerlerde devam ediyormuş gibi hissettiren bir ilk film.
American Doctor

American Doctor, Sundance’teki onca harika belgesel arasında ilk bakışta hemen izlenmesi gerekenlerden biri değilmiş gibi duruyordu. Kâğıt üstünde, hikâyesinin formülü belliydi. Farklı dinlerden üç doktor üzerinden, biraz da adının çağrıştırdığı bir kahramanlık öyküsü anlatacak gibiydi. Biri Filistin kökenli, biri Yahudi, biri Zerdüşt üç Amerikalı doktor Gazze’de hayat kurtarmak için mücadele ediyor. Muhtemelen Amerika’ya özgü lütufkâr bir kahramanlık sosuna bulanarak anlatılacak; dayanışma, umut ve fedakârlık dolu bir gerçek hikâye… Ama öyle çıkmadı. Gazze’de işlenen insanlık suçunu gerçek insanlar üzerinden anlatan en etkileyici filmlerden biriyle karşılaştık. Çünkü bazen kurmaca bir filme sığmayan bir şeyler vardır: Saldırı altındaki bir hastanenin koridoru, bir doktorun vicdanı, hep gülümseyen yerel bir hastane çalışanının içine gömdüğü acıyı pek de iyi bilmediği bir dilde birkaç cümlede anlatıvermesi, kanlar içinde hastaneye getirilen bir çocuğu kurtarmak için verilen mücadele, Amerika’da bırakılan refah içindeki hayatlar, dönerken hissedilen vicdan azabı, tüm bunlar ve bunların çok daha fazlası. Tek bir belgesel, farklı kültürlerden gelseler de aynı ülkeden çıkan üç doktoru aynı yere ulaşmaya çalışırken takip edebilir; bu yolculuk boyunca doktorların önlerine çıkarılan engellerin politik hesapçılığını da en kısa yoldan belgeleyebilir. American Doctor bunların hepsini birden yapıyor. Bir yandan kendi ülkelerinin gittiği yönün tersine kürek çekmeye çalışırken, bir yandan da halkı yalanlarla ehlileştiren haber programlarına çıkıp gerçekleri haykıracak enerjiyi bulan bu insanların onurlu inadına hayran olmamak elde değil. İlk filmiyle, Amerika’ya Gazze’yi daha önce anlatılmayan bir pencereden anlatmayı deneyen yönetmen Poh Si Teng, bu filmiyle gelecek sezon En İyi Belgesel dalında Oscar’a aday olmalı.
Carousel

Carousel, asıl olarak bir “kasabaya yıllar sonra dönen eski sevgili tüm taşları yerinden oynatır” filmi. Ancak çok iyi bildiğimiz bu hikâye, filmin kurduğu gündelik yaşamın olağan akışı içinde öyle özenle muhafaza ediliyor ve bir nevi eritiliyor ki bittiğinde bu hikâyenin aslında zamanın geçişine ayak uydurmak, basitçe büyümekle ilgili olduğunu düşüneceksiniz. Biraz da yalnızlıkla. Yönetmen Rachel Lambert, önceki filmlerinde de özellikle bireyin yalnızlığına odaklanan, bir parça tuhaf hikâyeler anlattı. Ancak bu kez tuhaflıklara gem vuruyor, karakterlerini seyirciye yabancılaştırmadan hayata karıştırmanın bir yolunu buluyor ve daha “kendiliğinden” anlar yaratmayı başarıyor. Sundance’te Carousel’i izleyenlerin bir kısmı filmin tamamlanmamış gibi göründüğü yönünde eleştirilerde bulundu. Aynı seviyede olmasalar da bu eleştiriyi Mia Hansen-Løve filmlerine de getirebiliriz. Çok da ayıp ederiz. Evet, Carousel başından sonuna kadar seyirciye ne hissetmesi gerektiğini söyleyen, hikâyesinin arasına görünmez çizgiler çizerek onu bölümlere ayıran bir film değil. Herhangi bir sabah vakti açılıyor ve herhangi bir akşam vakti kapanıyor. Açılış jeneriğinin ardından dünyasına girdiğimiz kahramanımızın o gün başına çok acayip olaylar gelmeyecek. Sabah kızını okula bırakacak ve oradan ofise gidip hastalarıyla ilgilenecek. Hepsi bu. Ama arada bir yerlerde, bir sebeple kenti ziyaret eden lisedeki eski sevgilisiyle karşılaşacak ve bir parça sarsılacak. Rutinlerinden çıkması gereken, hayatını olduğu gibi kabullenmiş bir adam, anksiyete sorunları yaşayan ergen kızı ve hayatını yoluna sokmak için içindeki son enerjiyi kullanmaya çalışan, kafası karışık bir kadın. Carousel, karakterlerini onlar fark etmeden duygusal olarak büyüten bir küçük kasaba filmi. Hayatın akışına karşı kürek çekmeyen, tam tersi onunla birlikte süzülen filmleri özleyenler için.
Uzun yıllardır hem basılı hem de dijital yayınlarda sinema üzerine yazıyor. Film eleştirmenliğiyle sevgi-nefret ilişkisi yaşıyor. 2002’de bir dergide yayımlanan ilk kısacık yazısından sonra ipin ucunu kaçırdı. O dergi Altyazı’ydı.







