Şu An Okunan
Hitchcock/Truffaut

Hitchcock/Truffaut

Eleştirmen ve film programcısı Kent Jones’un filmi, Truffaut’nun tüm dünyaya adını yeni duyuran bir yönetmen olarak Hitchcock’la bir araya gelmesini, sinema tarihine geçen o meşhur söyleşinin öyküsünü anlatıyor. Hitchcock/Truffaut (2015) MUBI Türkiye‘de yayında.

Bu yazı Altyazı’nın Mayıs 2016 tarihli 161. sayısında Alfred Hitchcock dosyası kapsamında yayımlanmıştır.

Kent Jones’un Hitchcock/Truffaut (2015) belgeseli, Truffaut’nun 1962’de Hollywood’a kadar giderek Hitchcock’la yüz yüze bir nehir söyleşi yapmasının temelindeki fikri koruyor: Bir yönetmenin zihnini diğeriyle diyaloğa sokmak. Truffaut’nun Kuşlar’ın post-prodüksiyon aşamasında Hitchcock’la buluşurkenki heyecanıyla Kent Jones’un belgeselinin yapmaya çalıştığı şey örtüşüyor: Usta bir yönetmenin sinemasal gizemlerini çözmek ve bu yolla sinemanın diline duyulan aşkı perçinlemek için, sinemanın görsel gramerine ve kendine has anlatım imkânlarına bir yönetmen gözüyle bakmak.

Daha önce Elia Kazan üzerine de bir belgesel çekmiş olan eleştirmen ve film programcısı Kent Jones’un filmi, Truffaut’nun tüm dünyaya adını yeni duyuran bir yönetmen olarak Hitchcock’la bir araya gelmesini, o meşhur söyleşinin öyküsünü ve Truffaut’nun bu söyleşiden yola çıkarak ortaya çıkardığı Hitchcock kitabının bıraktığı mirası anlatıyor. Bir yandan da, bu kitaba yönetmenlik serüvenlerinde özel bir önem atfeden on ismin ağzından Hitchcock sinemasının gücüne dair kişisel düşüncelerini dinliyoruz. Bu on yönetmen arasında, kendisi de Hitchcock hakkında bir kitap yazmış olan Peter Bogdanovich, Brian de Palma’nın Vertigo’ya bir güzelleme niteliği taşıyan Obsession’ının (1976) senaryosuna imza atmış olan Paul Schrader gibi isimlerin yanı sıra, Martin Scorsese, David Fincher, Wes Anderson, Richard Linklater, Olivier Assayas, Arnaud Desplechin, James Gray ve Kiyoshi Kurosawa gibi günümüz sinemasının önemli figürleri yer alıyor.

Jones’un filmiyle ilgili sorunlardan biri, “Hitchcock’un gizemlerinin” uzun zamandır sayısız farklı okumanın öznesi oluşu, belki bir anlamda “tüketilmiş” olması. Artık Hitchcock denilince, gerilim filmleriyle kitleleri eğlendiren bir şov dünyası adamı/stüdyo yönetmeni imgesi gelmiyor akla. İlk elden akla gelenler, Slavoj Žižek’in Lacan üzerinden Hitchcock filmlerine açtığı psikanalitik/ideolojik pencereler yahut Robin Wood gibi eleştirmenlerin didik didik ettiği görsel yetkinlik örnekleri oluyor. Jones’un belgeseli, Hitchcock’u filmleriyle belli meseleleri tekrar tekrar deşen bir usta olarak kabul ettirenin Truffaut, Rohmer, Chabrol gibi Cahiers du Cinéma yazarları olduğu görüşünü yineliyor; bu görüşe pek de eleştirel yaklaşmıyor. Hitchcock’un ta 1930’lardan, Britanya’da film çektiği dönemden itibaren bir usta olarak kabul gördüğünü, Cahiers du Cinéma yazarlarının bu “yeni Hitchcock” algısını biraz fazlaca kendilerine yonttuğunu düşünenler olsa da, Cahiers’nin auteur yaklaşımına dayalı eleştiri ekolünün onun sinemasına yeni bir boyut kattığı muhakkak. Bugünden baktığımızda, Truffaut’nun Hitchcock’u yeniden keşfetme heyecanına ortak olmamız hayli zor; zira Hitchcock artık sinema tarih yazımının baş köşesine yerleşmiş bir dev. Filmlerinin her bir sahnesi çoklu okumalara açık, sinemanın gramerini en yetkin şekilde kullanan örnekler olarak film okullarında inceleniyor. Vertigo’nun Sight & Sound’un meşhur soruşturmasında sinema tarihinin en iyi filmi seçilmesi de bu algının bir yansıması.

Belgesel boyunca ara ara söz alan yönetmenler Hitchcock külliyatından en etkilendikleri sahneleri anlatırken, film de bir görsel analiz üslubuna bürünüyor. Kent Jones, bu sayede Truffaut’nun ateşli Hitchcock hayranlığından el alsa da buradan bir tür mitleştirmeye savrulmuyor, Hitchcock’u sırrına vâkıf olunamaz gizemli bir sinema ermişi olarak sunmuyor. Belgeselin, Hitchcock sinemasını ve unutulmaz sahnelerini yapıtaşlarına ayıran, seyirci ile yönetmen arasındaki ilişkiyi bir tür görsel çözümler üretme alanı olarak gören tarzı, Hitchcock ile Truffaut arasındaki diyalogları da yankılıyor. Bu analizci üslup hiçbir zaman bir teknik terimler denizinde kaybolmuyor, görsel tercihlerle iletilen, daha “derindeki” mesajları, çağrışımları, fikirleri es geçmiyor. Hitchcock/Truffaut böylelikle film mecrasının dilinin teknik olan ve ezoterik olan arasındaki salınışının güzel bir örneğini sunuyor.

Hitchcock hakkında belki de belgeseldeki en dişe dokunur tespitleri yapan Olivier Assayas, onun için “uzamın teorisyeni” ifadesini kullanıyor. Hitchcock’un sinemasındaki kontrol tutkusunun aslında kendi sinema anlayışıyla ne kadar uyumsuz olduğundan bahsediyor. İlginçtir, Hitchcock’la birlikte anılan o kusursuzluk, her plana, her kamera hareketine mutlak kontrolle yaklaşma şiarının Truffaut’nun sinemasıyla taban tabana zıt olduğunu da söyleyebiliriz. Yine de bu, Truffaut’yu, onun sinemasının ateşli bir hayranı olmaktan alıkoymuyor. Hitchcock’un filmlerini bu kadar saf bir sinema coşkusuyla dolduran o şey her neyse, bir sinemasal üslup ya da hayata bakış tartışmasını aşıp, sinema yapma güdüsü gibi temel bir yerden konuşuyor. Jones’un filmini izlerken, zihnimizdeki Hitchcock repertuarında farklı kareler arasında dönüp dolaşmak bir açılış sahnesinin, bir kamera hareketinin, bir mizansenin, üst üste binen iki görüntünün dile getirdiklerini yeniden düşünmemizi sağlıyor. Hitchcock sinemasını hatırlamak, yeri geldiğinde sinemanın alfabesini unutup, sonra sıfırdan öğrenmenin önemini de hatırlatıyor. Zira o alfabeyle kurulan kelimeler sonsuz olasılıklar barındırıyor. Hitchcock’un kurucularından olduğu alfabeye yeniden bakmak, sinema yapma heyecanı verdiği kadar, sinema üzerine yazma şevki de yaratıyor.

MUBI Türkiye’nin Altyazı okurlarına özel teklifini görmek için tıklayın.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.