Şu An Okunan
38. İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışması

38. İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışması

İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde yer alan filmlerin yönetmenleri ilham kaynaklarını, senaryolarının nasıl şekillendiğini ve filmlerinin yapım sürecini anlatıyor.

NEBULA
Tarık Aktaş
Nebula filmi daha çok birtakım deneyimlerimin, yaptığım okumaların bir bahanesi veya yan ürünü olarak oluştu diyebiliriz. Öncelikle işlemek istediğim içeriği –genel hatlarıyla doğa ve insan doğası– belirledim ve daha sonra bu içeriği aktarmak için en uygun biçimsel kararların ne olabileceğine kafa yordum. Kendimce bu film özelinde her daim tutarlı olacak bir teori geliştirdim ve bunu oyuncu seçimi/yönetimi, mekân seçimi, görüntü ve aydınlatma, ses tasarımı, kurgu gibi sinemanın araçları üzerinden uyguladım. Hem filmin yaratıcı süreçleri hem de yapım kısmı ciddi bir ön hazırlık gerektiriyordu, biz de titiz bir ön çalışma yürüttük. Filmde yer alan olayların ve alınan kararların yapım zorlukları fazlaydı fakat özverili ve çalışkan ekip arkadaşlarımın, çekimlerin gerçekleştiği yöre ve ilçede yaşayan insanların yardımıyla bu zorlukların üstesinden gelebildik. 

KIZ KARDEŞLER
Emin Alper
Filmin çıkış noktası çok uzun yıllardır aklımda yer etmiş, hep ele almak istediğim, edebiyat ve sinemamızda da nispeten az ele alınmış ‘beslemelik’ olgusu. Fakir ailelerden alınarak hâli vakti yerinde ailelerin yanına evlatlık olarak verilen ama onlardan ev hizmetlerinin görülmesi beklenen bu kızların hâli benim için hep yoksulluk ve çaresizliğin somutlaşmış acı bir tezahürüydü. Aynı zamanda bu kurum sınıfsal eşitsizliklerin insan ruhunda bıraktığı derin izleri gözlemlemek için çok elverişli bir zemin sunuyordu.
Senaryoyu diğer senaryolarıma göre nispeten daha kolay ve hızlı yazdım. Revizyon süreçleri daha az sancılıydı ama yapım süreci hiç de kolay olmadı. Bakanlık desteği almadan yaptığımız ilk filmdi bu. Hem yurtiçinde hem yurtdışında finansman ararken bunun sıkıntılarını ciddi bir biçimde yaşadık. Muzaffer Yıldırım’ın katkısı olmadan filmin yapım sürecini tamamlayamazdık.
Bu film diğer filmlerimden farklı yönler taşıyor. Politik ve gotik öğelerin yerini daha natüralistik ve masalsı unsurlar aldı bu filmde. Karmaşık bir olay örgüsü yerine de daha çok karakter merkezli bir seyir takip ediyor hikâye. Diyaloglar da diğer filmlerime göre daha yoğun ve hikâye açısından daha çok önem arz ediyor.

ADEN
Barış Atay
Filmin öyküsü ve senaryosu, daha önce ‘Sadece Diktatör’ oyununu yazan Onur Orhan’a ait. Ben özellikle son yıllarda Suriye Savaşı’yla birlikte herkesin bir şekilde müdahil olduğu mülteci konusunda bir film çekmeyi hayal ediyordum. Onur ise konuyu çok daha derin ve bütünlüklü ele alıp senaryoyu iktidar, kadın ve sınıf mücadelesi üzerine kurdu. Bütün bunları ise büyük bir ustalıkla tarihin başlangıcına ait hikâyelerin içine yerleştirdi. 
Politik sebeplerle Kültür Bakanlığı’ndan vb. herhangi bir fon alamadığım için, ikinci filmim olan Aden’i de çevremden bulabildiğim desteklerle tamamladım. Post-apokaliptik bir dünya kurmaya çalıştığımız için bâkir bir coğrafyada filmin dokusuna uygun bir atmosfer yarattık. Filmin çekin aşaması fiziksel olarak, senaryo ise psikolojik olarak zorluydu. Fakat ekip müthiş özverili bir çalışmayla ortaya çok nitelikli bir iş koydu.
Aden’le ilk film Eksik arasındaki en önemli fark sanırım dilinde. Eksik’te toplumcu gerçekçi akımdan beslenen bir dili tercih etmiştim. Aden’de ise dünyanın her yanında ve insanlık tarihinin başlangıcından bu yana rastlanmış, rastladığımız gerçekliklere gerçeküstü, masalsı bir dille yaklaşmaya çalıştım.

KARDEŞLER
Ömür Atay
Kardeşler’in, kendimizi tanımladığımız ve karşıt olarak konumlarken kimliğimizi oluşturduğumuz ‘ötekiler’ kavramı üzerine bir film yapma fikriyle başladığını söyleyebilirim. Süreç, anne rahmini ilk anavatanımız olarak kabul edersek, kardeşlerimizin bizim ilk ötekilerimiz olduğunun farkındalığıyla gelişti. Rusya’da iki kardeşin hesaplaşmasına dayalı bir cinayet haberi de filmi yapma fikrini oluşturan temel unsurdan birisi hâline geldi. Kardeşler, filmsel zaman olarak aile içi bir kadın cinayetinden dört yıl sonrasına, kurbanlara değil katillere, suçlulara ve onları birer suçluya dönüştüren toplumsal gerçekliğe odaklanıyor. Suç ve ceza, iç adalet ve vicdan kavramlarına kendi coğrafyasının gerçekliği üzerinden bakarken, çocukları, kavramsal olarak masumları birer suçluya, hattâ birer katile dönüştürebilen bu karanlık alanda hikâyelendi. Bu çocuklar kadın cinayetlerinde olduğu gibi, bazen siyasi cinayetlerde, çoğu zaman da mafyanın tetikçisi olarak karşımıza çıkıyorlar ve değişmez bir şekilde erkin ve iktidarın ahlakıyla motive edildiklerine şahitlik ediyoruz. Masumların (çocukların) birer suçluya dönüştürüldükleri bu karanlık alanı öncelikle anlamamız ve cesurca içine girip oradan bakmamız gerekiyordu. Toplum ve erk tarafından suça itilmiş ve kullanılmış bu çocukları, çok konuşulmayan bu karanlık alanı gün ışığına çıkarma arzusu, bu filmi yapmak konusundaki motivasyonumu arttırdı. Kurbanların nasıl kurban edildiğiyle ilgilenmeden, çünkü burası tartışılmaz ve akıl almaz bir gerçeklik durumu. Katillerin iç dünyasına girerek günümüz Türkiye’sinin gelenek, yobaz dinî inançlar, ekonomi ve iktidar ilişkileriyle şekillenen erkeklik ruh hâlini anlamak, senaryoyu yazmanın ve plastik dünyasını kurmanın temel yolu oldu benim için.
Proje geliştirme sürecimiz 2013 yılında İstanbul Film Festivali’nin Köprüde Buluşmalar platformuna seçilmemizle başladı. Platforma Alman ortağımızla başvurmuştuk ve Türkiye-Almanya Ortak yapım fonundan aldığımız destekle senaryo yazımına ve mekân araştırmalarına başlayabildik. Ayrıca Köprüde Buluşmalar’da bir Bulgar yapım şirketi projemizle ilgilendi ve prensip olarak ortak yapım kararı aldık. 2014 yılında Sofya Film Festivali’nden, Sofia Meetings’den ve başka platformlardan davetler aldık ve projemizin sunumunu yaptık. Sofia Meetings sonrası Kardeşler filminin Türkiye-Almanya-Bulgaristan ortak yapımı olacağı konusunda ortaklık kararımızı aldık. Ortaklar kendi bölgelerinde finansman konusunda çalışmaya başladı. Türkiye tarafında ise bekleme sürecine girmek zorunda kaldık. Başvuru yapacağımız dönemde Kültür Bakanlığı Sinema Yapım Destekleme Fonu ertelendi ve açılmadı. Sonraki dönem yaptığımız başvuru erteleme aldı. İki yıllık bir zaman kaybından sonra üçüncü yılda Kültür Bakanlığı fonundan destek alabildik. Daha sonra Almanya Hamburg Film Fonu ve Eurimages tarafından desteklenmeye hak kazandık ve 2017 yılının yaz aylarında filmin çekimlerini tamamladık. 2018 yılında 54. Uluslararası Karlovy Vary Film Festivali’nin Uluslararası Yarışma’sında dünya prömiyerimizi gerçekleştirdik. Kardeşler İstanbul Film Festivali’ndeki gösteriminden sonra 12 Nisan’da vizyona girecek.

GÜVERCİN HIRSIZLARI
Osman Nail Doğan
İlk filmimde sade, basit bir yaşamı göstermek istiyordum. Güvercin Hırsızları’nda gördüğünüz İsmail karakteri benim çocukluğumdan izler taşıyor. Gerçekten de babam Avrupa’ya ev yapmak için çalışmaya gitmişti. Bu yanıyla gerçek bir tarafı da var filmin.
Güvercin Hırsızları, Samet Doğan’ın bir dergi için yazdığı bir hikâyeye dayanıyor. Önce oturup elimizdeki hikâyeyi film senaryosu hâline gelebilecek bir forma soktuk ve senaryo ortaya çıkana dek birlikte çalıştık. Çekim süreci boyunca tek kamerayla çalıştık. Görüntü yönetmenimiz Mehmet Başbaran setin ilk gününde bana “bütün yönetmenlerin kaçtığı üç şeyin tamamı senin filminde var” demişti: Çocuklar, hayvanlar ve yaşlılar. Ben böyle düşünmüyorum. Hiç zorluk yaşamadım diyebilirim. Burada Ahmet Uluçay’ın sözünü hatırlatayım size: Çocukların ve hayvanların olmadığı film ben de düşünemiyorum!
Yerel bir hikâye olması sebebiyle gerçek insanlarla çalışmak istedim. Yani daha önce oyunculuk deneyimi olmayan ama o dünyaya ait olan, o dünyaya dair izler taşıyan insanlarla. Bu bir tercihti, zor bir tercih olduğunu biliyordum. Çünkü kamera önünde durmak bile çok kolay değil. Daha önce yaptığı işlerden tanıdığım biri vardı; çocuk oyuncularla ilgili iyi bir isim. Kutay Sandıkçı’yla bu işi yapabileceğimizden emindim. Kutay Yozgat’a gitti ve bütün okulları gezdi. Dört yüz kadar çocukla audition çekimleri yaptı. Oturup hepsini tek tek izledik. Eleyerek seçtiğimiz çocuklarla tekrar prova yaptık. Sete girip “motor” dediğimizde zorluklar başladı. Çocuklarla ilk sahneden itibaren iyi bir iletişim kurmak önemli. Sonuçta çok ciddi bir işin içindeler ama onlara bunu hissettirirseniz kaybedersiniz. Biraz oyun oynar gibiydik. Ben de kendimi kaptırmıştım. İlk günden sonra her şey yerine oturdu. Çocuklar durumu kavradılar.
Saraybosna Film Festivali uluslararası ilk festival deneyimimdi. Hattâ bunun yanı sıra, katıldığım ilk festival de Saraybosna Film Festivali’ydi. Çok büyük prodüksiyonlu ve iyi filmlerle yarıştık. İlk filmimle orada ana yarışmada olmak benim için önemliydi. En önemlisi de Asghar Farhadi jüri başkanıydı. Onun filmimi izlemesi ve geri dönüş yapması heyecanlıydı. Adana Film Festivali’ndeyse Türkiye prömiyerimizi yaptık. Bu sene yapılan filmlerin neredeyse tamamı burada gösterildi, yarıştı. Bu anlamda ilk filmimle orada olmak da önemliydi. Festival yolculuğumuz devam edecek.

GÖRÜLMÜŞTÜR
Serhat Karaaslan
1996’dan beri siyasi tutuklu olan bir tanıdığımla yıllarca mektuplaştım ve Türkiye’nin farklı hapishanelerinde onu ziyaret ettim. Bu süreçte Cezaevi Mektup Okuma komisyonunun varlığından haberdar oldum ve konu ilgimi çekti. Böyle bir işi olan bir insanın nasıl bir hayatı olabileceği merakıyla senaryoyu yazmaya başladım. Araştırma yaparken, okuduklarını anlama ve daha hızlı okuma kabiliyetleri olabileceği nedeniyle çoğunlukla edebiyat mezunu olan gardiyanların bu bölümde görevlendirildiğini duymuştum. Edebiyat meselesi de bu şekilde senaryoya girdi. Ama filmin ana karakteri Zakir’in bir yazarlık kursuna gidiyor olması, Barış Bıçakçı’nın önerisiydi. Böylece görevi birtakım gerçekleri karalayarak yok etmesi olan birinin diğer yandan edebiyatla hakikate ulaşmaya çalışması ironisi ortaya çıktı. Mahkûmu ve ailesini ise tıpkı Zakir’in peşine düştüğü hikâye gibi cezaevi ziyaret salonlarında gördüğüm ailelerden birinin hikâyesini hayal ederek yazdım. İlk filmlerin genellikle yönetmenlerinin kişisel öyküleri olduğu söylenir. Bu film öyle olmadı. Ama benim hikâye anlatıcılığına olan ilgim karakterin de meselesi oldu diyebilirim. 
Bu filmin fikri ortaya çıktığı günden şimdiye; telefonların dinlenmesi, web sitelerine erişimin engellenmesi (Wikipedia gibi, zaman zaman Twitter, Youtube gibi) medya üzerindeki ağır baskı ve sansür giderek arttı ve günlük hayatımızın bir parçası hâline geldi. Zamanla alıştık, bunlar bir şekilde normalleştirildi. Politik tutsakların uğradıkları sansür ve iletişim haklarının tamamen gasp edilmesini saymıyorum bile. Eğer bir toplumda insanlar kontrol edilip, izlenip, dinleniyorsa, doğal olarak bazı insanlar da “diğerlerini” izleyip, dinleyip, yazdıklarını okuyarak ve bu bilgileri toplayıp işlemekle görevlendirilir. Dışarıda olduğu hâlde içeridekiler kadar bile “özgür” olmayan bu insanlardan birinin hikâyesini anlatmak isteğiyle oluştu bu film. Devletin baskı ve kontrol mekanizmasının bir parçası olan Zakir, yanlış yerde doğru bir şey yapmaya çalışan, inandığı bir gerçeğin peşinden giden bir adam.

İÇERDEKİLER
Hüseyin Karabey
Bu oyunu ilk seyrettiğimde on yedi yaşındaydım. O günden beri aklımdan hiç çıkmadı. Sinema yapmaya başladığım günden beride aklımda. Ama bunu filme dönüştürmek adına ilk girişimim on yıl önce oldu. Bazı sorunları aşmamız gerekiyordu, bu da bugüne kadar beklememe sebep oldu ama iyi ki de olmuş. İçerdekiler benim olgunluk dönemimin ilk filmi diyebilirim. Hem de her türlü zorluğa rağmen.
Oyunda beni en çok etkileyen, mağdurun ezen olma ihtimali olduğunda nasıl tavır göstereceğini hiçbir ajitasyon ve propagandaya ya da ahlaki doğruculuğa kaçmadan, insan ruhunun en çıplak ve en savunmasız hâlini aklımıza, gözlerimize ve duygularımıza olabilecek en mahrem hâliyle sunması oldu. Bu, müthiş cesur bir yüzleşme. Bu oyun bu sebeple ölümsüz. İnsan var olduğu sürece etkisinden hiçbir şey kaybetmeyecek. Ben de bu oyunu sinemaya aktararak bir parçası olmak istedim.
Yapım süreci çok zorluydu. Malum, uzun süredir hiçbir destek olmadan film yapmaya çalışıyoruz. Bu film tamamen bağımsız olmanın zorluğunu bir yaratıcılığa çevirmeye çalışmanın eseri. Açıkçası İçerdekiler’in her türlü başarısı sadece beni değil, üretim zorluğu çeken tecrübeli sinemacıları ve ilk filmlerini çekecek genç sinemacıları da yakından ilgilendiriyor. Dayanışma yaşatır. Bu film tam bir dayanışma sonucu hayata geçti. Yaşasın Dayanışma!

SAF
Ali Vatansever
Toprak ve insan ilişkisine dair bir film yapmak istiyordum. Doğurgan toprağın insan elinde arzu nesnesine, sınır çeken bir araca dönüşmesi üzerine bir şeyler karalıyordum. Aklımda Rousseau’nun meşhur sözü vardı: “Bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip ‘bu benimdir’ diyen ve ona inanacak denli saf başkalarını bulan ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu.” Ben de İstanbul’un çeperlerinde yaşayan bir adamın şehirlileşme hikâyesini, saflığını kaybetme hikâyesini anlatmak istiyordum. Bir yandan da kentsel dönüşüm devasa bir ölçekte ilerliyordu. Bir gün Fikirtepe’ye gittim, insanlar için mega şantiyelerin arasında gündelik hayata devam etmenin sıradanlaşmış olduğunu gördüm ve o gün hikâyeye yepyeni bir yön vermeye karar verdim. Dönüşümün izini karakterlerin iç dünyasında aramaya başladım. Fikirtepe’deki dönüşüm süreci devam ederken mülteci sorunu da bölgeyi etkileyince, doğal olarak hikâye bu çatışma ve kırılmaları da kapsar oldu. Dönüp baktığımda aslında bütün bu deneyim sonucunda en çok kendimin dönüştüğünü düşünüyorum.
Yapım tarafında maceramız İstanbul Film Festivali bünyesindeki Köprüde Buluşmalar ortak yapım platformuna seçilmemizle başladı. Yurtiçi ve yurtdışındaki fon sürecinden sonra Kasım-Aralık 2017’de Fikirtepe’de gerçek bir şantiyede, terk edilmiş bir gecekonduda filmin çekimlerini gerçekleştirdik.
İlk filmim El Yazısı, komedi-dram türünde bir kasaba hikâyesiydi. Arka planındaki doğa-insan iletişimsizliği tartışmasını kenara bırakırsak Saf’tan oldukça farklı bir yerde duruyor benim için. Zaten ülkenin şartlarından dolayı filmlerimizin arası bu kadar açılmışken ve bu yedi sene zarfında ülkede bizlerin dönüşmemiş olması mümkün değilken, iki filmim arasında süregelen bir benzerlik aramak naif bir çaba gibi geliyor bana. Ama şunu diyebilirim, yedi sene öncesindeki kendime baktığımda umudu farklı bir yerde arayan, sinemayla daha toplumsal bir yerden ilişki kuran, tutku dolu bir genç görüyorum. El Yazısı’na kıyasla Saf, daha rafine ve karakterlerine karşı daha merhametli.

YUVA
Emre Yeksan
Yuva 2013’ün Nisan ayında, o dönem yaşadığım, bağımsız gibi duran ruh hâllerinin birbirinin içine geçmesiyle ortaya çıktı. Bir yanda kardeşimle yıllar sonra yeniden aynı evi paylaşmanın ve abi-kardeş ikiliği dışında yeni bir ilişki kurmaya çalışmanın getirdiği “kardeş kimdir, birbirimizin neyiyiz?” gibi sorular vardı. Diğer tarafta yazmak ve çalışmak için sürekli ıssız, doğayla baş başa kalabildiğim yerlere gidiyordum. Oralarda geçirdiğim aylarda inzivaya, yalnızlığa, insanın doğa karşısındaki korku ve arzularına dair biriken sorular oldu. Diğer bir yandan da İstanbul’da bize betonlarla ve kaba kuvvetle yavaş yavaş sıkıştırarak, Emek Sineması eylemlerinde, Taksim’e çıkışın yeniden yasaklandığı 1 Mayıs’larda gaza ve tehditlere boğarak hissettirilen yaşadığın yerin, kentinin, yuvanın dar edilmesi duygusuyla boğuşuyordum. Bu üç ruh hâlinin toplamından çıktı diyebilirim. Bütün bunları bugünden geriye bakarak söyleyebiliyorum sadece. Çünkü hikâyenin ilk taslağının kâğıda dökülmesi tek bir gecede, biraz nöbet hâlinde olmuştu. Tabii ki özü aynı kalsa da yıllar içinde yeniden şekillendi ve detaylandı.
Öykü ortaya çıktıktan bir süre sonra Yuva’yı beklemeye almamız gerekti çünkü bizi de şaşırtan bir şekilde Körfez’in prodüksiyonu mümkün hâle gelmişti. Ama o dönemde her boşlukta Yuva üzerine düşünüp notlar almaya devam ettik. 2017 Temmuz’unda Körfez’in post-prodüksiyonunu bitirmek üzereyken de Venedik Film Festivali’nin fonu Biennale College Cinema’ya başvurduk. Aralık ayında finansmanı onaylandığında filmi bitirmek için önümüzde sekiz ay kalmıştı. Ondan sonrasını hatırlamıyorum. (!)
Üzerine çalışırken yapısal ve dilsel olarak Körfez’den çok farklı bir film olacak gibi geliyordu. Ama şimdi dönüp baktığımda benzerliklerin zannettiğimden fazla olduğunu görüyorum. En temel ortak nokta ise ikisinin de birey ile mekânın temasından, ilişkisinden yola çıkan bir nevi ruhsal evsizlik anlatıları olması. Belli ki hayattaki en temel meselem buymuş.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.