Şu An Okunan
Esme Madra ile Sarı, Siyam, Kanocular ve Ev Sahibi Üzerine Söyleşi: ‘Sözlerden Kurtulabilmek’

Esme Madra ile Sarı, Siyam, Kanocular ve Ev Sahibi Üzerine Söyleşi: ‘Sözlerden Kurtulabilmek’

Oyunculuğunun yanı sıra yönettiği kısa filmlerle de tanınan Esme Madra’nın üçüncü kısa metrajı Sarı, Siyam, Kanocular ve Ev Sahibi MUBI Türkiye’de gösterimde. Madra’yla filmin anlam dünyası ve atmosferi üzerine konuştuk.

Söyleşi: Eray Yıldız

Çoğunluk (2010), Nefesim Kesilene Kadar (2015) ve Bir Başkadır (2020) gibi yapımlardaki oyunculuğunun yanı sıra yönetmenliğini üstlendiği Meşakkat ve Karısı (2013) ve Su Almaya Gidiyorum Bir Şey İsteyen Var Mı? (2016) gibi kısa filmlerle de tanınan Esme Madra, son filmi Sarı, Siyam, Kanocular ve Ev Sahibi’nde (2020) izleyiciyi büyülü bir ormana davet ediyor. Filme ismini veren karakterlerin ansızın bir orman evinde buluşup bir şenliğe hazırlık yaptığı filmde Madra, iletişimin alışık olmadığımız yollarını, başka türlü bir konuşmanın olasılıklarını arıyor. Çağdaş danstan geleneksel tiyatroya pek çok sahne sanatı öğesini birleştiren film, Madra’nın tiyatrocu kimliğinden beslenirken sinemanın anlatı imkânlarıyla da oynuyor. Yönetmen, doğanın ortasında evin ve eşyanın doğasını sorgulayan film üzerine sorularımızı yanıtladı.

Çıplak Ayaklar Stüdyosu’nun manifestosunda da yer alan bir çeşit “düş ülke”deyiz filmde. Temsillerin ve sembolik anlatımın öne çıktığı bu ülkede duygularına en çok tanık olduğumuz, bu yüzden de özdeşlik kurabildiğimiz tek kişi ise Ev Sahibi. Bu kişinin yolculuğu üzerinden, ‘ev’ dediğimiz şeyin neleri ve kimleri içerdiğine dair bir meseleniz olduğunu söyleyebilir miyiz?

Söyleyebiliriz! Ev konusu uçsuz bucaksız bir konu galiba. Bir zamanlar gerçek bir ergenken ben ve ‘ev’ diye bildiğim yerlerden biriyle ilgili bir çatırdama yaşamaktayken en yakın arkadaşım bana “Ev, oraya gitmen gerektiğinde seni içeri almak zorunda oldukları yerdir” diye bir söz olduğunu söylemişti. O zaman tam yerine oturmuştu, şimdi çok emin değilim. Ama demek istediğim; neye ev dediğimiz, sonra onun hayatımızda kaç kere değiştiği ya da hiç mi değişmediği gibi şeyler, evin bir mekân mı, bir insan mı, insanlar topluluğu mu, bir davranış şekli mi ya da gezegenin kendisi mi olduğu sanırım çok değişken ve çok da duygu yüklü. Filmde bazı “misafirlerin” gelmesi, Ev Sahibi’nin evine ve hayatına müdahale ediyor olmaları ve aynı zamanda ona yardım etmeleri söz konusu bence. Yani öyleydi kafamda. O misafirleri davet eden kişi bana göre Ev Sahibi. Gelmelerini dört gözle bekleyen ve aynı zamanda hayatına müdahalede bulunmalarına izin veren kendisi. Ve aslında senin özdeşlik kurabildiğimiz tek kişi Ev Sahibi demenin sebebi sanırım onun diğerlerine göre çok daha serinkanlı olması. Olacaklarla ilgili dingin bir yerde olması, gözlemci gibi, izleyici gibi yani biraz. Gösteri sahnesi hariç. Orası beklediği bir şeye beklemediği bir şekilde yakalandığı yer bana göre.

Büyülü gerçekçi bir sinemayı sahne sanatlarıyla harmanlayan bir film Sarı, Siyam, Kanocular ve Ev Sahibi. Filmin tasarım sürecinden ve hayatınızda büyük yeri olduğunu bildiğimiz tiyatro ve sahne sanatlarının etkisinden biraz bahsedebilir misiniz? 

Böyle yorumladığın için teşekkür ederim. Filmin hazırlık sürecinde dans sahnesinin provalarını, kostüm provalarını ve oyuncularla film üzerine ön konuşmaları şehirde yaptık ama asıl prova filmi çektiğimiz mekândaydı. Şehirde prova yapmaya uygun bir film değildi, mekânda olmamız gerekiyordu. Çocukluğumdan beri sinema, dans gösterileri ve tabii tiyatro oyunları seyirci olarak da faal olarak da beni içine çeken alanlar oldu ve daha fizikselliğe dayalı olanları özellikle büyüleyici geldi hep. Çoğu zaman, uzun diyaloglarla sizi ele geçiren filmlerden ve oyunlardan başka bir gücü daha var gibi geliyor bana onların. Yüceltmek için söylemiyorum. Kelimelerle kurulan muazzam dünyalar var kuşkusuz. Ama bir şeylerin sözlerden kurtulabilmesi ve hareketlerin, bakışmaların, temas etmelerin, bir anlamda zamanla oynamanın hepsi bence sözcüklerle anlatılanlardan başka bir yerde duruyor. Yani bir iddiadan çok, kendilerini öyle anlatabiliyor olmalarının güzelliği. 

Film genel anlamda seyir ve seyircilik üzerine de bir düşünme alanı aralıyor. Bir yerlerden çıkagelen misafirlerin ritüeli andıran gösterisinde seyirci pozisyonundaki Ev Sahibi’nin yüzündeki değişimlere tanık oluyoruz birkaç saniye. Bu bağlamda sinema ile tiyatro arasında bir ortaklık kuruyor musunuz yoksa ikisi bambaşka şeyler mi sizin için?

Olaylar herkesin üstünde başka bir etki bırakıyor. Birileri için çok dramatik olan birisi için korkutucu oluyor. Bu tek bir kişinin kendi tarihi içinde de değişkenlik gösterebiliyor sanki. Yani yıllar önce yaşanan bir olay sıcaklığını yitirdikten sonra aynı insana bambaşka görünebiliyor ve hattâ birbirine zıt birçok his aynı anda veya arka arkaya hissedilebiliyor. Gösteri sahnesi biraz öyle. Amatörlüğün, profesyonelliğin, ilkelliğin, ciddiyetin, heyecanın birbirine karıştığı bir şey olsun istiyordum. “Hüzünlü mü, komik mi yoksa gereksizce dramatize edilen bir temsil mi izliyoruz?” gibi sorulara sürüklenelim, sonra aslında o gösterinin tek izleyicisini tekrar hatırlayıp onun nasıl gördüğünü görelim ve o, aklımıza gelmeyen bir şekilde algılıyor olsun bu gösteriyi…

Bu arada ben izlerken her seferinde çok gülüyorum, bence tavırları çok komik. Açıkçası oyun içinde oyun, bir filmin içinde anlatılan başka bir film ya da bir filmin içinde izlediğimiz bir tiyatro oyunu, izlerken en hoşuma gitmeyen şeyler diyebilirim. Ama nedense kendimi bir benzerini yapmaya çalışırken buldum. Demek ki ilgimi çekiyormuş, belki de o yüzden sinirimi bozuyormuş, bilmiyorum. Müzikalleri, filmlerdeki beklenmedik dans sahnelerini, yani aslında diyalogdan ve diyalog merkezli mizansenden bağımsız olan, karşımıza çıkıveren harekete dayalı sahneleri her zaman büyüleyici buldum. Orada sanki bir anlatımın ötesinde insanın bilinçaltına –veya işte kalbine mi diyeyim– hitap eden bir şeyler var. Aslında sinema ve tiyatro birçok yönüyle bambaşka gerçekten, belki de o yüzden iç içe geçebildiklerinde veya birbirleriyle kesiştiklerinde etkileyici oluyorlar diyebilirim belki.

Yine gösterinin gerçekleştiği kısımda gelenekselden moderne pek çok ses, renk ve koreografiye tanık oluyoruz. Türden türe bu geçişler sanki ‘sahne’nin evrimine dair de bir şeyler söylüyor. Bu geçişlerin filmin kurgusal bütünlüğünde de bir karşılığı var mı?

O geçişler benim için daha çok karakterin hayatındaki dönemlere tekabül ediyor. Yani filmde olmayan ama Ev Sahibi için önem taşıyan, hayatının bazı dönemlerinin temsilleri gibi. Ama gösteriyi icra eden karakterler için öyle değil. Onlar için o gösteri o eve ve o araziye geldikleri andan başlayarak yaşadıkları şeyin bir parodisi gibi diyebilirim biraz. Tam değil ama çıkış noktaları o gibi. Aynı zamanda da görevleri. Bir yandan dediğin gibi bir evrim de söz konusu denebilir. Sahnenin değil ama birinin tarihinin, birilerinin kişisel tarihinin.

Müzik, çağdaş dans ve hareket üzerinden bedensel bir anlatıyı da benimsiyor film. Bakışlar, fiziksel temaslar ve sessizlik anları, hiç diyaloğun olmadığı bir dünyada iletişimi tesis ediyor. Anlatıların her geçen gün deri değiştirdiği sinema ve tiyatroda, diyalog kullanımı karşısında kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz? 

Diyalog yazamayacağımı düşünüyorum (gülüyor). Aslında filmi yazmaya başladığımda Ev Sahibi’nin bahçesine gelen karakterler konuşuyorlardı. Diyalog vardı yani. Ama kısa süre sonra hiç konuşmasalar da aynı şey olmayacak mı acaba diyerek onları sildim ve rahatladım. Sinemada ve tiyatroda diyalog kullanımına gelirsek, bana genellikle çok konuşuyoruz gibi geliyor (gülüyor). Ama bir yandan da gerçekten sonsuza kadar sürsün istediğim çok başarılı diyaloglara denk geliyorum senaryolarda ve tiyatro oyunlarında. Şu anda oynadığım ‘Ama’ tamamen diyalogdan oluşuyor desem yeridir. Ve sürekli yeni bir bölümünü sevmeye başlıyorum. O yüzden her türlü metni kendi dünyasında değerlendirmek gerekiyor. Benim filmimi çok kapalı ve anlaşılmaz bulanlar oluyor bazen, o zaman üstüne düşünüyorum bunun. Anlaşılmasını amaçlayarak değil de bazı hisleri uyandırmasını umarak yazdım sanırım. O yüzden de diyalogsuz herhalde. Yani bazı filmler anlaşılsın diye bazı filmler de bir şeyler hissettirsin diye var bence. Bu işin güzelliği burada sanki.

Filmde ormandan, hayvan seslerinden, bitki örtüsünden oluşan, doğayla hemhâl bir atmosfer kendini sıklıkla hatırlatıyor. Filmin anlam dünyasını kuran bu atmosferi hayal ederken edebiyattan sinemaya esin kaynaklarınızı öğrenebilir miyiz?

‘Alice Harikalar Diyarında’, ‘Kurtlarla Koşan Kadınlar’. Jurgen Teller’ın bazı fotoğrafları referans fotoğraflarımdı. Sonra ‘Küçük Prens’in 1974 yapımı bir müzikali var, o her zaman çok ilham verici bir film benim için. Köpek Dişi (Kynodontas, 2009) filmindeki dans sahnesi. Dünya Atlasları Ansiklopedisi vardı bir tane bizim evde, gökyüzünün ve yıldızların çeşitli resimlerinin olduğu bir ansiklopedi. O hep referans noktalarımdan biriydi ve o kitap filmde de olacaktı, sonra tamamen çıktı gitti senaryodan, sadece gösteri sahnesinin içinde açılan perdede var ondan bir parça. Parça parça başka çok şey vardı ama hatırladıklarım bunlar.


Sarı, Siyam, Kanocular ve Ev Sahibi, MUBI Türkiye’de yayında.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.