Şu An Okunan
Juliette Binoche’la Ayrı Dünyalar Üzerine Söyleşi: ‘Görünmez Olanı Görünür Kılmak’

Juliette Binoche’la Ayrı Dünyalar Üzerine Söyleşi: ‘Görünmez Olanı Görünür Kılmak’

Juliette Binoche, Ayrı Dünyalar

Juliette Binoche başrolünü üstlendiği Ayrı Dünyalar’ın perdeye uyarlanmasında da önemli pay sahibi. Yıldız oyuncu Emmanuel Carrère imzalı filmin yapım sürecini, amatör oyuncularla çalışma deneyimini ve öykünün açtığı tartışmanın kendisinde yarattığı etik sorgulamaları anlatıyor.

Söyleşi: Öykü Sofuoğlu


Advertisement

Fransa’nın önde gelen roman yazarlarından Emmanuel Carrère, aynı adlı kitabından uyarladığı Bıyık’tan (La Moustache, 2005) yıllar sonra yeniden yönetmen koltuğuna oturuyor. Gazeteci Florence Aubenas’nın altı ay boyunca kimliğini gizleyerek bir temizlikçi olarak çalışırken yaşadığı deneyimleri aktardığı otobiyografik anlatısı ‘Le Quai de Ouistreham’a dayanan Ayrı Dünyalar (Ouistreham, 2021), bir insanın “öteki”yi anlamak için toplumsal ve etik sınırları ne denli zorlayabileceğini ele alan bir film. Carrère’in orijinal metinden hareketle yarattığı yazar Marianne Winckler rolünde ise, filmin perdeye uyarlanmasında da pay sahibi olan Juliette Binoche’u izliyoruz. Unifrance’ın çevrimiçi etkinliği kapsamında bir araya geldiğimiz Binoche, oyuncu olarak kendi deneyimlerini de sorgulatan bu projeyle ilgili görüşlerini Altyazı okurlarıyla paylaştı.

Ayrı Dünyalar

Ayrı Dünyalar filminin hayata geçmesinde sizin büyük payınız var. Bu projede ilginizi çeken şey neydi?

Temizlik uzun süredir üzerine düşündüğüm bir konuydu ve bunun üzerine bir şeyler yapmak istiyordum. Çünkü hepimiz hayatımızda öyle ya da böyle temizlikle uğraşıyoruz. Ayrıca öğrencilerin yaptığı küçük işler de ilgimi çekiyordu. Ben de bir zamanlar alışveriş merkezinde kasiyerlik yapmıştım. Annem öğrenciyken temizliğe gidiyordu, büyükannem savaş sırasında Polonya’dan buraya geldiğinde önce terzilik, sonra aşçılık yapmıştı. Bunlar hayatta kalmanızı sağlayacak küçük işler aslında. Bir şeyler yolunda gitmediğinde esnek davranıp çözümler bulmak ve şartlara uyum sağlamak gerektiğinde yapılan işler bunlar. Kırklı, ellili yaşlarında, çocuklarını büyütmüş, üniversite mezunu olmayan bir kadını düşünün ya da savaştan kaçıp başka bir ülkeye giden bir göçmeni. Hayatta kalması için hızlı ve makul bir çözüm bulması gerek. Bu, kariyerimin bir noktasında ele almak istediğim bir konuydu. Florence Aubenas’nın kitabını okuduğumda, kendisi kitabın haklarını satmak istememesine rağmen ısrar ettim. Çünkü iki farklı dünyayı birbirine bağlayan ve bu dünyalarla ilgili sorular soran bir anlatıya sahip. “Bir insanı anlamak adına nereye kadar gidebiliriz?” sorusunu mesela. Oyuncu olarak da kendimi benzer bir konumda hissettiğim için ilgimi çeken bir konu oldu bu. Çünkü oyuncu olarak ben de bir başkası gibi davranıyorum. Bunu yapmaya hakkım, geçerli bir sebebim var mı? Bu soruları ister istemez soruyorum.

Bir röportajınızda filmin yapımcılığını üstlenmenize izin verilmediği için aşağılanmış hissettiğinizi söylemiştiniz. Emmanuel Carrère’le hazırlık sürecindeki diyaloğunuz nasıldı?

Filmin yapımcısı olmak istediğim doğru. Bazen filmin yapımcısı unvanına sahip olmadan sadece projeleri ya da fikirleri hayata geçirerek bunu yaptığım oluyor. Bu sefer kendi kendime bu filmin yapımcısı olacağım demiştim. Konuyu Emmanuel’e açtığımda filme dâhil olmaktan mutluluk duyacağını ama benim yapımcı olmamı istemediğini söyledi. Bu arada bu olay filme başlamadan bir ya da bir buçuk yıl önce oldu. Bunu duyduğumda şoka uğramıştım. Benim bu filmin yapımcısı olabileceğime inanmamasını, teklifimi kabul etmemesini anlayamamıştım. Ona bunun aşağılayıcı ve yaralayıcı olduğunu, buna karşın filmin içine girmem için başka bir yolun olmadığını söyledim. Çünkü saatlerce çalışan bu insanların hissettikleri aşağılanmışlık duygusuyla kendi yaşamım arasında bir paralellik kurdum. Ne de olsa bu projeyi hayata geçirmek için iki yıldır uğraşıyordum. Ama Emmnauel’in bugün farklı düşündüğünden de eminim. Bugün olsa yapımcı olmamı kabul ederdi. Yine de o an gerçekten çok şaşırdım. Sonra bu hissettiklerimin alçakgönüllülükten çok da uzak olmadığını düşündüm. Alçakgönüllü olmak da bu filme girmenin bir yoluydu. Ayrıca bu filmi o şartlar altında çalışan kadınlar ve erkekler için yapıyordum. Bu yüzden bazı şeylerden vazgeçmem gerektiğini kabul ettim. Film Cannes’da gösterildiğinde ben Mississippi’deydim ve temizlikçiyi canlandıran bir aktris sıfatıyla orada olmaktansa, bu zor şartlar altında yaşayan öznelere alan açmayı tercih ettim.

Ayrı Dünyalar

Sizce amatör oyuncularla çalışmanın filmin hakikatle kurduğu ilişkiyi de değiştirdiği, kurmacanın da bir anlamda gerçeğe dönüştüğü söylenebilir mi?

Evet ama onlar oyunculukta amatör olsalar da temizlik konusunda benden çok daha profesyonellerdi! İlginç olan da buydu zaten. Ben temizlik işinde uzman olmanın ne anlama geldiğini anlamaya çalışırken onlar da oyunculuk yapmayı öğreniyordu. İki taraf da farklı bir dünyayı keşfediyordu. Ama her kadının içinde kararlı ve asi bir tarafın olduğunu, yaşadıklarını göstermekten sorumluluk duyduğunu ve gururlu hissettiğini söyleyebilirim. Zaten bu filmde de hissediliyor. Her biri bağımsız ve kendine özgü bir güce sahip. Filmin bunu başarılı bir şekilde ortaya çıkardığını düşünüyorum.

Karakteriniz Marianne, yazmayı planladığı kitapla “görünmez olanları görünür kılmaya çalıştığını” söylüyor. Öncesinde sizin için görünmez olan ve bu filmin görünür kıldığı şeyler neler oldu?

Mesela kimi zaman kilometrelerce yürümek zorunda kaldıklarını bilmiyordum. Ne için? İki saat temizlik yapıp saat başı 11 avro ücret alabilmek için. Saatlerce koşturmalarına rağmen geçimlerini sağlayamadıklarını bilmiyordum. Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketini duymuşsunuzdur. Ben onların Sarı Yelekliler’i desteklediklerini sanıyordum ama durum kesinlikle böyle değilmiş. Çünkü bu insanlar finansal açıdan Sarı Yelekliler’in çok daha aşağısında ve yapılan protestolar onların çalışmasına engel oluyordu. Hepsi öfkeyle dolmuştu çünkü bu onlar için ölüm kalım meselesiydi. Bunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım.

Ayrı Dünyalar bir tür kopuşla, çatışmayla noktalanıyor. Canlandırdığınız karakterin finalde hissettiği vicdan azabını ve film boyunca gösterdiği cömertliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

Senaryoyu ilk okuduğumda Emmanuel Carrère’e filmi bir anlaşmazlıkla bitirmenin izleyici açısından zorlayıcı olacağını söylemiştim –ki kitabın sonu da böyle değildi. Bana bundan kaçınmanın mümkün olmadığını çünkü bu çatışmanın tarihin en temel meselelerinden biri olduğu cevabını verdi. Ben de bu fikre güvendim. Filmin sonunun sanatçı, oyuncu ya da yazar olmaya dair sorular sorduğu doğru: Kendimizi bir başkasının yerine koymanın sınırları nedir? Onun hücrelerine kadar nüfuz etmemiz mümkün mü? Sosyal anlamda bu denli ayrışmış, yaşamları bu denli farklı insanların yakınlaşması o kadar zor ki. Bu yüzden de ilginç bir konu. Ayrıca kitabın yazarı Florence Aubenas’nın filmin bu şekilde bitmesini istemediğini düşünüyorum. Neticede onun konumunu tartışmaya açan bir son bu. Çünkü gerçekte bazıları onun bir süre kimliğini saklamış olmasını rahatça kabullenmiş, bazılarıysa bunu hiç iyi karşılamamış ve ihanete uğradıklarını hissetmişti. Çünkü onlar için bu anlaşılması imkânsız bir şey. Ama anlamak için bunu gerçekten yaşamış olmak gerek, bir oyuncu olarak ben de bu noktada sık sık Florence’ı savundum. Mesela Köprüüstü Âşıkları’nı (Les Amants du Pont-Neuf, 1991) çekerken sokakta kalıyordum ve oradaki bazı insanlar oyuncu olduğumu bilmiyordu. Orada onların yaşamını gözetliyor gibiydim. Aynı şey Camille Claudel 1915 (2013) için de geçerli. Zihinsel ve bedensel engellilerin kaldığı hastanedekilerin bir kısmı oyuncu olduğumu bilmiyordu. Ama en azından o insanların durumundan bahsedecek cesarete sahip olmak için bunu yaşamanın bir gereklilik olduğunu düşündüm. Çünkü sadece kitaplar okuyarak ya da filmler izleyerek bunu deneyimlememiz mümkün değil.


Ayrı Dünyalar, 21 Ocak’tan itibaren sinemalarda.

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.