Şu An Okunan
Bitmeyen Bir Yıl: 1984

Bitmeyen Bir Yıl: 1984

1984

George Orwell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanı, yayımlandığından bu yana siyasal tartışmaların temel bir noktasında yer alıyor. Kitabın en bilinen film uyarlamasında başrolü üstlenen John Hurt’ün yaşamını yitirdiği dönemde Bin Dokuz Yüz Seksen Dört‘ü yeniden ziyaret etmiş, insanlığın neden dönüp dolaşıp ‘1984 yılını tekrar ettiğini’ sorgulamıştık. Kısa bir süre önce telif haklarının zaman aşımına uğraması sayesinde çok sayıda yeni çevirisiyle karşımıza çıkmaya başlayan roman, dijital gözetlemenin ve küreselleşmenin hız kazandığı şimdilerde, belki de her zamankinden güncel.


Bu yazı, Altyazı’nın Mart 2017 tarihli 170. sayısında yayımlanmıştır.


Tarih, siyasal alandaki gelişmelerin ve dönüşümlerin geçmişin kimi önemli ve tartışmalı isimlerine bakışta da farklılıklar yarattığının tanığı. Değişen koşullar, kültürel ve siyasal birikim, yaratıcının hayat pratiklerinden çok, eserlerinin içeriğinin öne çıktığı dönemlerin kapısını aralıyor çoğu zaman. George Orwell etrafındaki tartışmalar, bu durumun en meşhur örneklerinden biridir. 47 yıllık hayatının son dönemine sığdırdığı ‘Hayvan Çiftliği’ ve ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ romanları, onu siyasal tartışmaların da odak noktası hâline getirdi. 1945 ve 1948 yıllarında yayımlanan bu iki kitabın sosyalist rejimleri mi yoksa Batılı kapitalist rejimlerin demokrasi anlayışını mı eleştirdiği, ikisine birden mi bir şeyler söylemeye çalıştığı uzun yıllar boyunca tartışıldı. Orwell, İspanya İç Savaşı’nda Cumhuriyetçilerin safında savaşmış bir sosyalist olarak biliniyordu. Sosyalizme değil, Stalin’in uygulamalarına eleştirel yaklaştığı ve ‘Hayvan Çiftliği’ni bu vesileyle yazdığı söylendi. ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün ise faşizmle harmanlanmış bir totaliter rejimi anlattığı yazıldı. Nihayetinde bu iki kitaba dair algı Soğuk Savaş koşullarında belirlendi. Batı dünyası bu kitapların zaten ‘yenilmiş’ olan faşizmi değil, sosyalist ülkeleri anlattığı propagandasını yaydı, Doğu Bloğu ise tümden reddetti yazarı. Orwell 1950’de hayatını kaybetmeseydi olaylar nasıl gelişirdi bilinmez ama İngiliz istihbaratının 1996 yılında gizlilik kararını kaldırdığı belgelerle birlikte, kendisinin bir ‘komünistler listesi’ hazırlayarak ihbarda bulunduğu ortaya çıktı.

Peki, bu eserler Orwell sevmeyenlerin söylediği gibi “hiçbir sanatsal değer taşımıyorsa” ya da “Batı’nın Soğuk Savaş argümanlarını güçlendiren birer araçsa” nasıl oluyor da bugün hâlâ baskı üzerine baskı yapıyor, büyük ilgi görüyor? Ortada bir ‘sosyalist tehdit’ ya da bu kitapların bir merkezden propaganda amacıyla gündemde tutulduğuna dair bir veri olmadığına göre, nasıl oluyor da bu kitaplar yıllara meydan okuyorlar? Ve Michael Radford’ın kitabın adıyla aynı yıl çektiği Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (Nineteen Eighty-Four, 1984) filminin yarattığı evrene bir kez daha daldığımızda neden geçmişi değil de geleceği izliyormuşuz gibi geliyor?

1984

Her okuma deneyimi, her seyir kaçınılmaz olarak kendi tarihselliğini de dayatıyor insana. Geçen ay kaybettiğimiz John Hurt anısına bir kez daha Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü izlemek için ekranın karşısına geçince önceki seyir deneyimleri üzerine düşünmeden edemiyor insan. Michael Radford’ın yönettiği filmi ilk kez 90’lı yılların ortasında üniversitedeyken izlemiştim. Soğuk Savaş’ın fiilen bittiği ama etkilerinin sürdüğü bu dönemde film, biraz da önceki dönemin hafızasıyla ‘anti-komünist’ söylemler de içeren bir ‘totalitarizm eleştirisi’ gibi görünmüştü. 2000’li yılların ortalarındaki ikinci seyir, mutlak bir totalitarizmin ‘uzak’ göründüğü, Almanya’daki gibi bir faşizmin çok da ‘imkân dâhilinde’ olmadığı bir dönemde insanlığın geleceğine dair bir genel uyarı olarak yer edindi.

Filmi bugünün toplumsal koşullarında yeniden izlemekse başka bir seyir deneyiminin kapılarını açıyor. Faşizmin ön koşullarından birisi olan sağ popülizmin bütün dünyada yükselişe geçtiği, cinsiyetçi, ırkçı, emek düşmanı söylemlerin kitlelerde karşılık bulduğu bir dönemdeyiz. Açık/kapalı bölgesel çatışma ve gerilimlerin ‘büyük savaş’ın hazırlayıcısı olduğuna dair tezlerin havada uçuştuğu, gerçeğin silikleşerek ‘post-truth’ (hakikat sonrası) diye adlandırılan yeni bir çağın kapısının aralandığı ve nihayetinde tarihin deforme edilip yeniden üretilerek dolaşıma sokulduğu bir dönemde Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün bize söyleyeceği çok şey var. Totalitarizmin gündelik hayatımıza sızdığı, faşizmin baskısını sürekli hissettiğimiz bir tarihsel evrede George Orwell’in metni, Michael Radford’ın görsel tasarımı ve John Hurt’ün kusursuz oyunculuğu bizlere çok şey anlatıyor.

İç, Dış, Düşman

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört şu cümleyle açılıyor:

“Geçmişi denetim altında tutan
Geleceği de denetim altında tutar
Şimdiyi denetim altında tutan
Geçmişi de denetim altında tutar.”

Açılış sahnesinde, bir alanda toplanmış insanların perdede akan bir propaganda filmini izlediklerini görürüz. Üçüncü Dünya Savaşı’nın ardından kurulan Okyanusya devleti, Ingsoc (İngiliz Sosyalizmi) adı verilen bir rejimle yönetilmektedir. Film daha ilk dakikasında bu rejim hakkında seyirciyi bilgilendirir. Propaganda filminde ülkedeki üretim artışından, kaydedilen başarılardan bahsedilmektedir. Aynı zamanda Avrasya ile devam eden savaşta kazanılan başarılar gösterilir. Bu görüntülerle ajite olan kalabalık son olarak ‘düşman’la karşı karşıya getirilir ve öfke büyütülür. Böylece kusursuzluğun karşısına konulan düşman kitlelerin hedefi hâline gelir. John Hurt’ün canlandırdığı Winston Smith, hükümetin sansür uygulamalarını yürüttüğü birimde çalışmaktadır. Gazeteleri tarayarak haberleri değiştirir, eski baskıları yakar, yeni baskıları üretir ve arşivler. Böylece tarih yeniden yazılmaktadır. ‘Büyük Birader’ olarak adlandırılan lider ve iktidar yalnızca tarih yazımında değil, aynı zamanda dilin yeniden inşasında da projeler üretmektedir. Dilden birçok sözcük çıkarılmış, birçoğunun da kavramsal içeriği değiştirilmiştir.

Bu distopik evrende insanlar 24 saat gözetim altındadırlar. Evlerindeki ekranlar sayesinde sürekli propagandaya maruz kalırken aynı zamanda da gözlenmektedirler. Attıkları her adımdan, yaptıkları her şeyden ‘Büyük Birader’in haberi vardır. Rejim aynı zamanda gün boyu anonslar yaparak savaştaki başarılardan ve üretim artışından haberdar eder halkı. Toplum üçe ayrılmıştır. ‘İç Parti’, yani yönetimin ve parti aygıtının merkezinde olanlar, ‘Dış Parti’ yani parti üyesi ya da sempatizanı olup devlet aygıtının içinde görev alanlar ve ‘proleterler’. Proleterler, toplumun dışına itilmiş ve her türlü çürümenin öznesi hâline getirilmiştir. Kendilerine ayrılmış bir bölgede, rejimin ‘steril’ dünyasından uzakta yoksulluk içinde, gadre uğrayarak yaşamaktadırlar.

1984

Bu hâliyle Okyanusya, ‘parti ve diğerleri’ üzerine kurulu yapısıyla Stalin dönemin Sovyetler Birliği’ni; militarist, içeride baskıyı diri tutmak için savaşçı ve insan iradesini yok saymaya yönelik politikalarıyla Nazi Almanya’sını andırır. Yönetmen Michael Radford, Orwell’in yarattığı bu dünyaya sadık kalır. Film sosyalizme yönelik açık bir eleştiri yapmaz. Proleterleri ayırır ve onları taltif eder. Ülkenin adında ‘sosyalizm’ geçmesini ise daha çok faşist rejimlerin kendilerini ‘nasyonal sosyalist’ olarak tanımlamalarına bir gönderme olarak algılamak gerek.

Geçmişe yönelik bu siyasal niyet okumalarını bir yana bırakırsak, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün bugüne ve geleceğe dair söylediği çok şey var. Örneğin düşman yaratma becerisi. Film, yalnızca içerideki birliğe yönelik propagandayı değil, bu birliğin sürekli olarak yeniden inşası için dışarıda ve içeride düşmanlara ihtiyaç duyulduğunu gözler önüne sermekte de çok maharetli. Üstelik düşman vurgusunun sürekli tekrarlanması, ‘içeriden’ olmayan herkesin düşman/terörist olarak algılanması ve düşmana karşı kazanılan zaferlerin gün boyu anonslarla duyurulması da bugünün dünyasında yabancı olmadığımız şeyler. İktidar ve destekçileri gibi düşünmeyenlerin aynılaştırılarak bir yerde toplanması ve ‘düşman’ ilan edilmesi ne kadar tanıdıksa, medyanın kontrolü ve tarihin yeniden yazımı konusunda da o kadar tanıdık anlar var filmde. Örneğin abd’nin çiçeği burnunda başkanı Donald Trump, seçim süreci boyunca göçmenler hakkında gerçek olmayan birçok beyanda bulundu. Bu açıklamaların yalan olduğu işin uzmanları ve medya tarafından ortaya çıkarıldığında da geri adım atmadı ve gerçeğe dayanmayan beyanlarında ısrar etti. Üstelik medyayı hedefe koyarak kitlesini konsolide etmeye çalıştı ve belli ki bunda başarılı da oldu.

İki Artı İkinin Gerçekliği

Filmde Winston, bir yandan hafızayı yok eden bir işle uğraşırken diğer yandan da notlar alarak kendi hafızasını diri tutmaya çalışır. Ancak bütün bunlar onun sistem dışında bir noktaya ulaşmasını sağlayamaz. Winston ile Julia arasında bir ilişkinin başlaması, yani yasak olan bir eylemin içine girmeleri ikisi için de ‘özgürleştirici’ bir deneyimin kapısını açar. Cinselliğin yasak olduğu bir dünyada yalnızca bedensel hazların değil, aynı zamanda bir insanla yoğun temas kurmanın sonucu olarak yeni bir evrenin de kapıları aralanır. Julia ile Winston’ın ilk kez buluştukları ve birlikte oldukları yerin yemyeşil bir hayal dünyası olması bundan. Böylece yasağa karşı gelen insan eylemi her ikisi içinde ‘özgürleşmenin’ kapısını açar.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Winston ve Julia’nın yakalanıp yoğun işkence görmeleri, birbirlerini ihbar etmeleriyle de aslında içselleştirilmiş bir rejimin yarattığı tahribatı gözler önüne seriyor. Yakalandıktan sonraki işkence seanslarında Winston’ın gerçeklikteki ısrarı karşısında iktidarın kendi gerçeğini dayatması ve kabullendirmesi otoriter rejimlerin de alamet-i farikasını ortaya koyuyor. İki artı ikinin dört etmesi gereken mutlak yanıtının yerine liderin “beş de olabilir, üç de” sözü geçiyor. Bilim, mantık, rasyonalite ve iradenin lidere teslim edilmesi zorunluluğu “Ona boyun eğmek yeterli değil, sevmelisin onu” sözleriyle anlamını buluyor. Rejimin içeriği yasalarla, kurallarla, hukukla değil bizzat liderin varlığıyla dolduruluyor ve onun varlığı bütün bunların teminatı olarak kabul ediliyor/ettirilmek isteniyor.

Dünyanın yuvarlak değil düz olduğunu ‘bilimsel verilerle’ kanıtlamaya çalışan Twitter hesaplarının ilgi gördüğü günümüz dünyasında, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört en çok da ‘gerçek’le kurduğumuz bağı bir kez daha gözden geçirmemiz için önemli fırsatlar sunuyor. Otoritenin gerçekliği belki filmde olduğu gibi 101 numaralı odadaki işkencelerle kabul ettirilmiyor şimdilik ama insanları ânın içine hapseden, geçmişle ve gerçekle bağlarını koparan bir söylemin kendisini doğruymuş gibi dayattığı ve kaygı verici bir karşılık aldığı da yadsınamaz. Orwell’in ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ kitabı hangi saiklerle kaleme alınmış, ne tür bir öngörüyle sinemaya aktarılmış olursa olsun bugün ne geçmişin otoriter rejimleriyle hesaplaşma ne de geleceğin dünyasına dair bir öngörü işlevi görüyor. Romanın ve filmin ‘abartarak’ anlatmaya çalıştığı her şey şu ânın içinde fazlasıyla mevcut. İnsanlık dönüp dolaşıp ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ evreninin içine girmekten, aynı yılı tekrar tekrar yaşamaktan kurtulamıyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.