Şu An Okunan
Dünyanın En Kötü İnsanı: Bir Kadının Genç Yetişkin Olarak Portresi

Dünyanın En Kötü İnsanı: Bir Kadının Genç Yetişkin Olarak Portresi

The Worst Person in the World, Verdens Verste Menneske

Joachim Trier’in Altın Palmiye için yarışan filmi Dünyanın En Kötü İnsanı, yirmili yaşlarındaki bir kadının kendini bulma çabasını parçalı bir yapı içinde perdeye taşıyor. Yönetmenin Oslo Üçlemesi’nin son halkası, romantik komedi türüne sığ klişelerden uzak, samimi ve dokunaklı bir hikâye bahşediyor.

Joachim Trier, emektar senaristi Eskil Vogt’la beraber psikolojik dramadan korku ve fantastiğe uzanan çeşitlilikte filmlere imza attığı kariyeri boyunca, beyazperdeye aktardığı karakterlerin biricik özneler olarak derinliklerini ve bunun ışığında çevreleriyle kurdukları ilişkileri daima göz önünde bulunduran bir yönetmen olmuştur. Bu yıl Cannes Film Festivali’nde Ana Yarışma’da yer alan yeni filmi Dünyanın En Kötü İnsanı (Verdens verste menneske), sinemasındaki bu insani yönü koruyarak, Trier & Vogt ikilisinin daha önce adım atmadığı ve altından kalkması da hayli güç romantik komedi türünün kapılarını aralıyor. Tekrar (Reprise, 2006) ve Oslo, 31 Ağustos’tan (Oslo, 31. August, 2011) sonra Oslo Üçlemesi’nin son halkasıyla karşımıza çıkan Trier, sığ klişelerden kaçınmanın marifet istediği bu türe, kuşaklar arası çatışmalardan ve günümüz genç yetişkinlerinin yaşamlarındaki dinamiklerden beslenen samimi ve dokunaklı bir hikâye bahşediyor.

Worst Person in the World

Y Kuşağından Manzaralar

On iki bölümden oluşan parçalı anlatısıyla dikkat çeken film, yirmili yaşlarının sonuna yaklaşan ve kariyerinden de duygusal ilişkilerinden de neler beklediğine bir türlü karar veremeyen Julie’nin (Renate Reinsve) yaşamından kesitler sunuyor. İlk bakışta Julie, Trier’in önceki filmlerinden farklı olarak, bir karakterden çok ait olduğu jenerasyonun enerjisini, kaygılarını ve hiç bitmeyen tatminsizliğini temsil eden kapsayıcı bir figür, başka bir deyişle bir model olarak karşımıza çıkıyor. Tıp okumaya başlayıp sonrasında psikolojiyle daha çok ilgilendiğini fark edip bölüm değiştiren ama zaman geçince asıl tutkusunun fotoğrafçılık olduğunu düşünen Julie, duygusal yaşamında da bağlanma sorunlarından muzdarip bir karakter. Trier’in, sürekli arayış hâlinde olan ama aslında ne aradığını bilmeyen bu hayalperest genç kadın aracılığıyla, “maymun iştahlı” Y kuşağından manzaralar sunmayı hedeflediğini söylemek mümkün. Bir gece tesadüf eseri barda tanıştığı ve onu nihayet aradığı düzene kavuşturabilecekmiş gibi görünen karikatürist sevgilisi Aksel ise onunla taban tabana zıt bir başka jenerasyonun temsili olarak karşımıza çıkıyor. Yönetmenin önceki filmlerinden tanıdığımız Anders Danielsen Lie’nin canlandırdığı Aksel, nostaljik takıntıları ve günümüz dünyasında feminizm karşıtı olarak ifade edilebilecek Robert Crumb esintili mizahıyla erkeklerin orta yaş krizinin vücut bulmuş hâli âdeta. Karakter inşalarına baktığımızda ise Trier’in, Aksel’de kendinden bir parça bulduğunu ve onun aracılığıyla yavaş yavaş gerisinde kalmaya başladığı çağa dair düşüncelerini karikatürize ederek de olsa ekrana taşıdığı ortada.

Duygusal Çağrışımı Güçlü Anlar

İlk bakışta, kuşaklar arası çatışmalara dayanan anlatısı ve onları temsil eden ana karakterleriyle hayli şematize edilmiş bir senaryoya sahipmiş izlenimi uyandıran Dünyanın En Kötü İnsanı’nın içinde yaşadığımız çağa dair sorgulamalarından çok, Trier ve Vogt ikilisinin imzası niteliğindeki duygusal çağrışım gücü yüksek anlarıyla akılda kaldığı kesin. Filmin dinamik yapısı içinde karakterlere temas etmemize imkân veren bu dingin anlara, Oslo Üçlemesi’nin olmazsa olmazı beyaz gecelerin ışığıyla aydınlanan ve zamanın akışının durduğunu hissettiren mizansenler eşlik ediyor. Julie’nin Aksel’e ondan ayrılacağını söylemesi üzerine, Eivind (Herbert Nordrum) ve kendisi dışında tüm Oslo’nun donakaldığı etkileyici sekans ise, filmin zamanla oynadığı oyunların en etkileyici olanı.

Worst Person in the World

Julie’nin gelgitli ruh hâlleri filmin parçalı ve hareketli anlatı yapısının bir izdüşümü niteliğinde olduğu gibi, karakterimizin diğer genç yetişkinlerin ortak paydasından ayrılıp benliğini ortaya koymasına da imkân sağlıyor. Bu anlamda, karakterinin çelişkili duygularına kendi içlerinde bu denli tutarlı bir şekilde hayat veren ve Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne layık görülen Renate Reisve’nin performansı şapka çıkarılacak cinsten.

Hikâyenin devamında ise Aksel’in kendi kariyeri ve gelecek planları doğrultusunda inşa ettiği bir geleceğe sıkışıp kalmaktan korkan Julie’niin, temelleri sarsılmaya başlayan bu ilişkiden uzaklaşmak için soluğu yeni tanıştığı tasasız ve karizmatik barista Eivind’in kollarında aldığını görüyoruz. Ancak Eivind’le sürpriz mutluluğu da beklediği kadar uzun ömürlü olmuyor ne yazık ki. 

Trier’in Erkek Bakışıyla İmtihanı

Julie’nin tüm bu sorunlu ilişkilerinin temelinde, yakın dönemin bağımsız komedilerinden Frances Ha (2012), Uğur Böceği (Lady Bird, 2017) gibi filmlerde sık sık rastladığımız kendini gerçekleştirme arzusu yer alıyor esasında. Başarı ve gelişim odaklı günümüz toplumunda bir yer edinmeye uğraşan Julie, benliğini her seferinde kurduğu ilişkilerin ışığında tanımlamaya çalıştıkça kaçınılmaz bir boşluğun ortasında buluyor kendisini. Yazarak bu kısır döngüden kurtulabileceğini düşünen Julie, esas çıkış yoluşunu hikâyenin atmosferini büsbütün değiştiren trajik bir gelişme sonucunda keşfedebiliyor ancak.

Dünyanın En Kötü İnsanı, Thelma’dan (2017) sonra Trier’in anlatısının merkezine bir kadın ana karakter konumlandırdığı ikinci filmi. Julie’nin bu on iki kısımdan oluşan parçalı portresinde, Trier ve Vogt ikilisinin romantik komedi türünün en derinlerine işlemiş “erkek gözünden kadın” klişesinden mümkün oldukça kaçınmaya çalıştığını kabul etmek gerek. Gelgelelim, özellikle filmin sonlarına doğru seyircinin empati duygusunun, Trier sineması açısından daha tanıdık bir figür olan Aksel’e yöneltildiği de bir gerçek. Film, bizi erkek bakışının dar perspektifiyle sınırlamaya çalışmasa bile, geri dönüp baktığımızda Julie’nin iç dünyasındaki birçok köşenin hâlâ karanlıkta kaldığını görmek mümkün. Seyirci ve Julie arasındaki, Renate Reinsve’nin karakter derinliğini öne çıkaran performansının da arttırdığı mesafe, Joachim Trier’in keşfetmeye cesaret edemediği (ve belki de erkek bakışını kaçınılmaz kılan) bir yasak bölgenin köşesinden döndüğünü düşündürüyor.


Dünyanın En Kötü İnsanı, 19 Kasım’dan itibaren sinemalarda.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.