Şu An Okunan
The Club: Düşmüş Rahipler Kulübü

The Club: Düşmüş Rahipler Kulübü

The Club, birçok Latin Amerika ülkesindeki gibi nüfusun büyük bölümünü Katoliklerin oluşturduğu Şili’de önemli bir yer işgal eden Kilise’nin yozlaşmışlığını ifşa ederken aynı zamanda günahkârlık, vicdan muhasebesi, suçluluk gibi temalara değiniyor.


Bu yazı, Altyazı’nın Şubat 2016 tarihli 158. sayısında yayımlanmıştır.


Şilili yönetmen Pablo Larraín’in yeni filmi The Club, Kitab-ı Mukaddes’in Yaratılış bölümünden bir alıntıyla açılıyor: “Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.” İnsanın içindeki karanlığı ışıktan, iyiyi kötüden ayırmanın o kadar kolay olmadığının altını çizen film, işledikleri suçlar yüzünden Katolik Kilisesi tarafından görevlerinden uzaklaştırılıp küçük bir sahil kasabasına sürülen bir grup rahip ve onlara göz kulak olmakla görevli eski bir rahibeye odaklanıyor. Tony Manero (2008), Morg Görevlisi (Post Mortem, 2010) ve No (2012)filmlerinden oluşan üçlemesinde, Şili’de Pinochet diktatörlüğünün hüküm sürdüğü döneme damgasını vuran şiddeti ve ahlaki yozlaşmayı anlatan Larraín’in hedefinde bu sefer Katolik Kilisesi var. The Club, birçok Latin Amerika ülkesindeki gibi nüfusun büyük bölümünü Katoliklerin oluşturduğu Şili’de önemli bir yer işgal eden Kilise’nin yozlaşmışlığını ifşa ederken aynı zamanda günahkârlık, vicdan muhasebesi, suçluluk (daha doğrusu suçluluk duygusu yoksunluğu) gibi temalara değiniyor. Bir söyleşisinde kendisinin de Katolik okullarında öğrenim gördüğünü belirten Larrain, suçları nedeniyle görevlerinden uzaklaştırıldıktan sonra ortadan kaybolan, âdeta sırra kadem basan rahiplerin akıbetini öteden beri merak ettiğini söylüyor; Larraín’in, basın kitinde yer alan ifadesiyle, filmin odağında işte böyle bir “kayıp rahipler kulübü” var. Çocuklara yönelik cinsel istismar veya bebek çalıp satma gibi ciddi suçlar işledikleri için Kilise tarafından sürgün edilen bu güruha ‘düşmüş rahipler kulübü’ de diyebiliriz pekâlâ.

Odağında Katolik din adamlarının yer aldığı seks skandalları, pedofili vakaları ve Vatikan’ın bunları sistematik bir şekilde örtbas etme çabası son yıllarda uluslararası basına çokça yansıdı. Katolik Kilisesi’ni sarsan seks skandalları 90’lı yıllardan itibaren çekilen birçok filme de konu oldu: Kanada’da bir Katolik yetimhanesindeki çocukların maruz kaldığı cinsel istismarı konu alan The Boys of St. Vincent (1992), ABD’nin Kaliforniya eyaletinde onlarca çocuğa tecavüz ettiği halde Kilise tarafından kol kanat gerilen bir rahibin itiraflarına dayanan Deliver Us From Evil (2006)bunlardan sadece birkaçı. Bu yıl altı dalda Oscar’a aday gösterilen Spotlight (2015)da Boston’da yüze yakın Katolik rahibin bulaştığı sistematik çocuk istismarını ortaya çıkaran bir grup Amerikalı gazetecinin gerçek öyküsünü anlatıyor. Kilise’nin başını ağrıtan haberler sadece seks skandallarıyla sınırlı değil; 2011’de İspanya’da patlak veren bir diğer skandal, Katolik rahiplerin uzun yıllardan beri bebek ticareti yapan bir şebekenin başını çektiğini gün yüzüne çıkarmış, birkaç yıl sonra benzer bir bebek skandalı haberi de Şili’den gelmişti. Bu güncel meseleleri arka planına alan The Club, suçlu rahiplerin iç dünyasına ışık tutarken onların suçlarını mazur göstermek için girdikleri çabayı ve kendi “kulüpleri”nin bekasını korumak için ne kadar ileri gidebileceklerini gösteriyor.

Yeter Ki Gizli Kalsın

Larraín’in Pinochet üçlemesinin ilk filmi Tony Manero’da John Travolta’nın kafayı Cumartesi Gecesi Ateşi’nde canlandırdığı karakterle bozmuş acımasız bir psikopatı, ikinci filmde sevdiği kadın tarafından kandırıldığını anlayınca onu öldüren bir morg görevlisini, No’da ise Pinochet’nin referandum kampanyasının danışma kurulunda yer alan bir reklamcıyı canlandıran Şilili aktör Alfredo Castro, bu sefer pedofil Peder Vidal olarak çıkıyor karşımıza. Kulübün diğer üyeleri ise evlilik dışı bebekleri annelerinden alıp varlıklı ailelere satan Peder Ortega, orduda çalıştığı yıllar boyunca Pinochet diktatörlüğü döneminde yapılan işkenceleri örtbas etmeyi kendine görev bilen Peder Silva ve iyice bunadığı için artık işlediği suçu dahi anımsamayan Peder Ramirez. Onlara bakmakla görevli Rahibe Monica ise evlatlık kızını dövdüğüne dair şikayetler üzerine bu ücra eve sürülmüş.

Gelgelelim ev sakinlerinin suçları ilk başta açık edilmiyor, film ilerledikçe gün yüzüne çıkıyor. Hatta açılış sahnelerindeki huzurlu doğa manzaralarına bakarak ev sakinlerinin, işledikleri suçların kefaretini ödemek için sürgüne gönderilen rahiplerden çok sahil kasabasında tatil yapan bir grup arkadaşa benzediğini söylemek mümkün. Bu ‘günahkâr’ rahipleri dua ederken, günah çıkarırken ya da başka bir dinî faaliyetle uğraşırken görmüyoruz pek. Kumsalda gezip dolaşmadıkları, içki içip aylak aylak oturmadıkları zamanlarda Rayo adlı tazılarını eğitmekle meşguller. Para işleriyle uğraşmaları yasak olduğu hâlde köpek yarışlarından para kazanmakta beis görmüyorlar. Ancak Peder Lazcano’nun aralarına katılması ve onun peşi sıra çıkagelen davetsiz bir misafir ansızın bütün düzenlerini altüst ediyor. Elinde karton içki şişesi, avazı çıktığı kadar bağırarak Peder Lazcano’nun çocukken onu nasıl oral sekse zorladığını en yüz kızartıcı ayrıntısına kadar anlatan bu davetsiz misafir, eskiden Lazcano’nun yardımcılığını yapmış ve cinsel istismarına maruz kalmış olan Sandokan. İşin tuhafı, Sandokan’ın suçlamaları sadece Peder Lazcano’yu değil, tüm ev sakinlerini paniğe sevk ediyor. Sanki suçlanan Peder Lazcano değil de kendileriymiş gibi hissettikleri yüzlerinden açıkça okunuyor. Er geç böyle bir rezaletin çıkmasından korkan ve sonunda korktukları başlarına gelen ev sakinlerinin de gizledikleri suçlar olduğunu anlıyoruz böylece.

Sonunda Peder Silva evde bulundurdukları silahı Peder Lazcano’nun eline tutuşturup dışarıdaki adamı korkutup kaçırmasını istiyor ondan. Son âna kadar suçsuz olduğunu, bu adamı tanımadığını iddia eden Peder Lazcano, ya inkârın işe yaramayacağını anladığından ya da vicdan azabına yenik düştüğünden, çareyi kendini vurmakta buluyor. Bu trajik olay karşısında suçluluk ya da üzüntü belirtisi göstermeyen ev sakinlerinin tek dertleri, hayatlarını hiçbir şey olmamış gibi sürdürmek. Günahının canlı delilini karşısında görünce yaşamına son veren Peder Lazcano’nun aksine diğer rahipler geçmişteki suçları nedeniyle vicdan azabı duymadan gönül rahatlığıyla yaşamayı pek güzel sürdürüyorlar, yeter ki suçları gizli kalsın. Dahası ağız birliği edip Peder Lazcano’nun suçunu da örtbas etme telaşına düşüyorlar. Onun suçu öğrenilirse kendilerinin de birer suçlu olduğunun ortaya çıkmasından korkuyorlar.

Birçok eserinde gizli günahların insan ruhunda yarattığı çalkantıları irdeleyen Amerikalı yazar Nathaniel Hawthorne ‘Rahibin Kara Peçesi’ (1836) adlı öyküsünde benzer bir durumu tasvir eder: Rahibin biri, bir gün yüzünü örten kara bir peçe takar ve onu asla çıkarmaya yanaşmaz. Rahibin gizlediği günahları simgeleyen bu kara peçeye bakmaya hiçbir kasabalı tahammül edemez çünkü her baktıklarında kendi gizli günahlarını anımsarlar. Öyküdeki kara peçe misali Sandokan da rahiplere gizli günahlarını anımsatıyor; bir de bu günahların her an açığa çıkma ihtimalini. Çocukluğunda yaşadığı cinsel istismarın yol açtığı ruhsal travmadan ötürü hayatı raydan çıkmış, alkol ve uyuşturucu bağımlısı, yersiz yurtsuz Sandokan, Katolik Kilisesi’nin bütün mağdurlarını temsil eden bir figür. Sandokan’ın birdenbire ortaya çıkıp rahiplerin gerçek yüzünü ifşa etmesi yalnızca suçlarını kasabalılardan gizleme derdinde olan ev sakinlerini değil, onları adalete teslim etmeyip suçlarını örtbas eden Kilise’nin ta kendisini tehdit ediyor.

Kutsal İttifak

Filmin geri kalanında Vatikan’ın Peder Lazcano’nun ölümünü araştırması için görevlendirdiği Peder Garcia ile ev sakinleri arasındaki güç mücadelesine tanık oluyoruz. Kriz durumlarında tecrübeli bir ruhani rehber olduğu söylenen Garcia, gerek ait olduğu sınıf gerekse Kilise’de işgal ettiği yer açısından bu düşmüş rahiplerden üstün konumda. Gelir gelmez ipleri eline alan Peder Garcia’nın uygulamaya koyduğu yeni kilise düzeninde içki içmek, köpek yarışlarında bahis oynamak yasak. Garcia titiz bir müfettiş edasıyla ev sakinlerini teker teker sorguya çekerken günah çıkarmanın ilkelerine büsbütün aykırı bir şekilde konuşmaları teybe kaydediyor. Oysa elindeki dosyalarda ev sakinlerinin hepsinin (dosyası kayıp olan Peder Ramirez hariç) suçlarının ayrıntılı dökümü zaten mevcut ama Garcia’nın amacı onları itirafa zorlayıp kendi üstünlüğünü pekiştirmek.

Ev sakinlerinin suçlarının ilk kez ifşa edildiği bu sahnelerde film, suçlu rahiplerin iç dünyalarını irdelemeye ve suç işlemelerinin altında yatan toplumsal nedenleri sorgulamaya başlıyor. Rahiplerden hiçbiri suçunu kabullenmeye yanaşmıyor, hepsinin kendini savunmak için sığındığı bir bahanesi var. Film ise bebek ticaretinin aslında toplumsal adaletsizliğin, gelir dağılımındaki eşitsizliğin bir sonucu olduğunu vurgulayarak suçların altında yatan sınıfsal ve toplumsal nedenlere dikkat çekiyor. Dahası birinin suçlu damgası yiyip yememesi bile ait olduğu sınıfa bağlı. Peder Ortega, varlıklı ailelerin, doktorların, hatta piskoposların içinde olduğu şebekenin sınıfsal olarak en zayıf halkası olduğu için suçlu olarak yaftalanmaktan kurtulamıyor. Rahiplerden birinin dediği gibi, “fakir insanlar olmasaydı azizler olmazdı.” Sonuç olarak filmdeki sorgu ve itiraf sahneleri suçlu/suçsuz, masum/günahkâr, iyi/kötü ayrımını netleştirmek yerine iyice bulanıklaştırıyor.

Sicili temiz Garcia ile bu günahkâr rahipler arasındaki ayrım filmin sonlarına doğru tamamen ortadan kalkıyor. Sonunda ev sakinleri, Peder Garcia’nın bilgisi dahilinde harekete geçip Sandokan’ın yarattığı tehdidi bertaraf etmek için şeytanın bile aklına gelmeyecek bir plana başvuruyorlar. Bu düşmüş rahiplerin kendini koruma refleksi aslında Vatikan’ın tutumuyla örtüşüyor: Vatikan, nasıl suçlu rahipleri adalete teslim etmek yerine skandala meydan vermemek için onların suçlarını hasıraltı ediyorsa, düşmüş rahipler kulübü de çıkarlarını korumak için acımasız bir suç örgütü gibi davranmaktan geri durmuyor. Vatikan’ın itibarını korumak isteyen Peder Garcia’nın olup bitenlere göz yumup bu “kutsal” ittifaka uymasıysa, onun da bu günahkâr rahiplerden farklı olmadığının bir kanıtı.

Garcia’nın kasabalılardan dayak yiyen Sandokan’ı sırtında taşıyarak eve getirdiği ve onun ayaklarını yıkayıp öptüğü sahneler dinî göndermelerle dolu. İncil’de İsa Mesih’in son yemekten sonra havarilerinin ayaklarını yıkadığı rivayet edilir. İsa’nın bu davranışı, Tanrı’nın elçilerinin aslında halkın hizmetkârı olduğunu vurgulamaya yarayan bir tevazu ifadesi olarak yorumlanır. Oysa ironik bir şekilde Garcia dahil filmdeki din adamları, halka hizmet etmek şöyle dursun kendi suçlarını örtbas etmek için gene halka karşı suç işliyor. Film, Peder Garcia’nın Sandokan’a bakarak “Tanrının kuzusu, günahları ortadan kaldıran” diye başlayan bir ilahi söylemesi ve diğer rahiplerin ona eşlik etmesiyle sona eriyor. Böylece Sandokan ile “Tanrının kuzusu” İsa Mesih arasında bir paralellik kuruluyor. Hıristiyan inancına göre İsa nasıl bütün insanların günahlarının kefaretini ödemek için öldüyse ev sakinlerinin kumpası sonucu kasabalıların hışmına uğrayan Sandokan da rahiplerin suçlarının kefaretini ödüyor.

Hawthorne’un ‘Rahibin Kara Peçesi’ öyküsü, yüzünü kara peçeyle örten rahibin ölüm döşeğindeyken, aslında tüm insanların yüzünde göze görünmeyen kara peçeler olduğunu söylemesiyle noktalanır. Taktığı kara peçeyle günahkâr olduğunu kabullenip bir nevi günah keçisine dönüşen rahip, aslında kimsenin suçsuz olmadığını ima eder böylece. Pablo Larraín’in suçlu/suçsuz, iyi/kötü karşıtlıklarını tartışmaya açan ve eşitsizliğe, adaletsizliğe dayalı bir toplumda kimsenin suçtan muaf olamayacağının altını çizen bu kara mizahla yüklü, karanlık, rahatsız edici filmi kolay kolay akıllardan çıkmayacak cinsten.


The Club, 14 Kasım 2020 tarihinden itibaren bir ay boyunca MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.