Şu An Okunan
Thelma: Yakamadığınız Cadıların Torunu

Thelma: Yakamadığınız Cadıların Torunu

Joachim Trier’in yeni filmini bir tür modern cadı hikâyesi olarak görmek mümkün. Thelma fantastik bir öykünün içinde kadın arzusunun tarihine bakan, kadın bedenini özgürleştiren, cadı kelimesine itibarını geri veren büyülü bir film.

Not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

2006’da ilk uzun metrajı Tekrar’la (Reprise, 2006) dikkatleri üzerine çeken Norveçli yönetmen Joachim Trier, Oslo, 31 Ağustos (Oslo, 31. August, 2011) ve Sessiz Çığlık’ın (Louder Than Bombs, 2015) ardından, dördüncü uzun metrajında da senarist Eskil Vogt’la ortaklığını sürdürüyor. Gerçi Thelma’nın (2017), ikilinin diğer filmlerinden ayrılarak saptığı yeni yol hemen dikkat çekiyor. Trier ve Vogt ilk kez bir kadın kahramanın hikâyesini anlatmaya koyuluyorlar. Ayrıca ilk defa fantastiğin alanına adım atıyorlar. Cesur, kendinden emin, güzel bir adım bu.

Thelma, dindar bir aileden gelen genç bir kadının başka bir şehre üniversite okumaya gitmesi ve orada bir kadına âşık olmasıyla birlikte ailesinin himayesinden çıkmasını konu alıyor. Kısaca, bir büyüme, bir erginlenme hikâyesi. Thelma, doğaüstü güçlere sahip olduğu anlaşılır anlaşılmaz ailesi tarafından baskılanan bir kadının, büyüyüp âşık olunca yeniden harekete geçen özel güçlerini bu kez kendi iradesiyle kullanmayı öğrendiği bir ‘modern cadı’ hikâyesi. Thelma, bir kadını arzuladığı gerçeğiyle yüzleşirken, kendi bedenine –ve hattâ kendisinden önceki kadınların bedenlerine– dair yepyeni şeyler keşfeden lezbiyen bir kadının kendini tanıma, kabullenme ve güçlenme öyküsü. Thelma, dinin ve patriyarkanın bir kadının vücudunun üzerinde nasıl tepindiğinin hikâyesi. Thelma, korku sinemasından, özellikle ‘beden korkusu’ (body horror) geleneğinden beslendiği kadar Hitchcock-vari gerilim filmlerinden de yararlanan, aynı zamanda da İsveç yapımı Gir Kanıma (Låt den Rätte Komma in, 2008) ve Danimarka yapımı Hayvan Düşü (Når Dyrene Drømmer, 2014) gibi son dönem Kuzey Avrupa sineması örnekleriyle sıkı akrabalık bağları olan, güzel mi güzel bir melez film.

Thelma’yla ilgili bu tanımlama cümlelerini çoğaltmak mümkün. Çünkü Thelma’nın büyüsü, bu cümlelerin hepsine birden alan açabilmesinde. Birini anlatmak için diğerini bir metafor olarak kullanmaktan ziyade, farklı düzlemlerde işleyen anlatılarının hepsini bir arada, yan yana barındırabilmesinde.

Carrie’nin Kız Kardeşi
Korku türü, bedensel değişimleri, dönüşümleri ele aldığında, çoğunlukla bunlardan duyulan dehşete sırtını dayayarak bir tür muhafazakârlık çıkartır ortaya; hele de söz konusu olan kadın bedeniyse. İster doğumla olsun ister regl kanıyla, kadın bedeni ortalığa dehşet saçar. Bir tür kontrol edilemezlik duygusuyla birlikte, âdeta ‘evcilleştirilme’ gerekliliği hissi doğurur seyircisinde. Mezuniyet töreninde başından aşağı dökülen bir kova domuz kanıyla psişik güçleri iyice kontrolden çıkan Carrie’yi hatırlayın. Zavallı Carrie nihayetinde etrafıyla birlikte kendisini de yok etmekte bulacaktır çareyi (ki edemeyecektir, malum bastırılan daha da şiddetli bir biçimde geri döner).

Thelma, birçok açıdan Carrie’nin beyazperdedeki yeni kız kardeşi gibi, sahip olduğu telekinetik güçleriyle. Fakat Günah Tohumu’nun (Carrie, 1976) aksine Thelma, karakterini özgürleştirmeye karar vermiş bir film. Hattâ, zamanında küçük erkek kardeşinin ölümüne ve annesinin sakat kalmasına neden olduğunu anladığımız kahramanına, tüm bunlara rağmen, kendi iradesini teslim edecek kadar eşitlikçi ve özgürlükçü bir bakışı var filmin. Çünkü öncelikle Thelma’nın çocukken yaptıklarından sorumlu tutulamayacağının farkında ve ailesinin, dinin, patriyarkanın aksine, ona yetişkin bir birey gibi davranmakta kararlı. Thelma’nın başta kendisi olmak üzere, tüm kadınları özgürleştirebilmesi için, onu kontrol altında tutmaya çalışan baskıcı paradigmaların tamamından kurtulması gerektiğinin bilincinde. Thelma, tabiri caizse, dersini iyi çalışmış bir film. Karakterine hak ettiği alanı açmaktan imtina etmiyor; onu tahakkümü altına almaya kalkışmıyor.

Bu ‘dersini çalışmış’ lafı boşuna değil. Filmin ortalarında, Thelma’nın geçirdiği nöbetlerin epileptik olup olmadığı doktorlar tarafından araştırılır ve bu duruma çeşitli açıklamalar getirilirken, ardı ardına tarihsel imgeler geliyor gözümüzün önüne, bir montaj sekans hâlinde. Bunlar çoğunlukla, nöbet geçiren çeşitli kadın imgeleri. Thelma’nın, ilkini kütüphanede, yanına oturan güzel bir kadına yan gözle baktığı anda geçirdiği nöbetlerin kaynağının araştırılmasıyla başlayan süreç, en çok bu sekans sayesinde toplumsal bir boyut kazanıyor. Bir yandan Thelma’nın bedeninin sarsılmaya başlamasının nedeninin, bizzat bedeninin arzunun ta kendisiyle tanışması olduğunu anlıyoruz. Diğer yandan da, bu nöbetlerin, yani kadın arzusunun, tarihsel olarak neye karşılık geldiğini. Şöyle biraz karıştırınca o tarihi, karşımıza yakılan, asılan, işkence edilen on binlerce kadın çıkıyor çünkü. Cadılığın hakiki tarihi, çatlağını bularak buzları kırıyor, su yüzüne çıkıveriyor.

Beyaz Cadı
Birinci dalga feminizmin, sufrajet (kadınlara oy hakkı kazandırma) hareketinin önemli isimlerinden Matilda Joslyn Gage, ‘cadı’ kelimesine itibarını geri kazandırarak kullanan ilk feminist kadın. 1893 tarihli ‘Kadın, Kilise ve Devlet’ adlı kitabın yazarı olan Gage, özellikle Avrupa’daki cadı avlarının Hıristiyanlığın kadın düşmanlığının sistematik bir uygulaması olduğunu dile getiren ilk kişi. ‘Cadı’ların asılan, yakılan, işkence edilen kadınlar (yani insanlar) olduklarını tarihe not düşen ve cadı avlarının bir tür kadınları cezalandırma yöntemi olduğunu savunanlardan. Gage’in, feminizme ve artık onun yaygın olarak kullanılan bir metaforu hâline gelmiş olan cadılığa katkısı bununla da sınırlı değil. Gage’ın kızlarından biri, yazar L. Frank Baum’la evleniyor. L. Frank Baum, ‘Oz Büyücüsü’nün yazarı. Yani, sinema tarihinin rahatlıkla en meşhurları olduğu iddia edilebilecek cadı temsillerinin yaratıcısı. Hem Oz Büyücüsü’nün (The Wizard of Oz, 1939) kötü cadısı Miss Gulch’un hem de onun karşısındaki iyi cadı Glinda’nın. Glinda, sinema tarihinin ilk beyaz cadılarından biri. Bu koruyucu, iyi niyetli, yol gösterici cadı, sinema tarihinde kendisinden sonraki tüm ‘cadı’ları etkileyecek, meşhur bir temsil. Yeni bir tür cadılık temsilinin, ‘beyaz cadı’lığın ilanı, işareti. Tabii, cadılığın sahiplenilebilecek bir şey olduğunun da. Kısacası, Thelma’nın atalarından biri (yoksa analarından mı demeliydim?).

Ama temize çıkan cadılardan bahsetmeden evvel, belki cadı avı tarihinden biraz daha bahsetmekte fayda var. En azından bazı rakamlar, bilgiler vermekte… Farklı kaynaklara göre 1200’lerde başlayan, 1600’lerden 1800’lere kadar yoğun olarak yaşanan cadı avları sırasında, Avrupa’da cadı diye öldürülen (işkence edilerek, yakılarak, asılarak vb.) kadın sayısı 60 bin civarında. Kimi kaynaklar 1600’lerin sonunda Almanya’nın bazı köylerinde örneğin, hiç kadın kalmadığını not düşüyorlar. Ya da kadınlara işkence eden erkeklere –göz göze gelirlerse şeytani güçleriyle kendilerine karşı merhamet uyandırabileceklerinden– o esnada kadınlarla göz teması kurmamaları gerektiğinin salık verildiğini.

Thelma, o kısacık montaj sekansında cadıları cezalandıran bu mirası reddederken ne yaptığının farkında olduğunu özellikle belli ederek, tarihin sıklıkla göz ardı ettiği sistematik bir katliamı hatırlattığı için de çok kıymetli kısacası. Ama elbette kıymeti bundan ibaret de değil.

Kadın Hazzı
Henüz filmin en başında, üzeri buz tutmuş bir gölün her an kırılma ihtimali olan yüzeyinde, babasının
elini tutmuş yürüyen bir kız çocuğuyken tanışıyoruz Thelma’yla. Kamera daha sonra tekrar tekrar yapacağı gibi suyun altına giriyor ve içeride hapsolmuş yüzen balıkları gösteriyor bize. Bu suyun altına daha çok dalacağız film boyunca; o buzlar çatlayana ve bastırılan her şey yüzeye çıkana kadar. Thelma’nın henüz güçlerini kontrol edemeyen bir kız çocuğuyken kardeşinin ölümüne sebep olduğu bilgisini oradan öğreneceğiz mesela. Veyahut, artık tek başına yüzdüğü havuzda kriz geçirirken –havuzun fayansa dönüşen yüzeyi bu kez kendisini oraya hapsederken– kendi sembolik ölümü ve yeniden doğumu yine sular altında gerçekleşecek. Güçlerini geri kazandığında ve onları kontrol edebilir hâle geldiğindeyse, babasını aynı gölün dibine bu kez bile isteye hapsedecek. Thelma, o suları bulanık gölden girecek ve berrak mı berrak bir havuzdan çıkarak, kız arkadaşını öpecek. Önce kendisini, sonra geri dönüp annesini özgürleştirecek.

Thelma’nın ana karakterini özgürleştirirken ve onu dindar ailesinin baskısından kurtarırken fantastik güçlerinden ödün vermesine müsaade etmemesi, filmin en heyecan veren yanlarından biri. Thelma, filmin sonunda Anja ile birlikte çok belirsiz bir geleceğe yürüyor belki ama önemli olan, kendi iradesi ve öz gücüyle yürüyor olması. Çünkü filmin –Hitchcock’un Çok Şey Bilen Adam’ındaki (The Man Who Knew Too Much, 1956) suikast sahnesini anıştıran– muhteşem senfoni sahnesinde, bizi de nöbete sürüklercesine hissettirdiği gibi; asıl büyük felaketlere ve kötülüklere gebe olan, arzunun yok sayılması ya da bastırılmaya çalışılması. Arzunun kendisi değil.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.