Şu An Okunan
Üç Renk: Avrupa’nın Renkleri

Üç Renk: Avrupa’nın Renkleri

Kieslowski, bir röportajında Üç Renk üçlemesindeki Fransız bayrağı vurgusunun zaruri olmadığını, farklı şartlarda yapılsa da ortaya aynı filmlerin çıkacağını belirtir. Peki, etraflıca düşünülerek kurulmuş gibi duran bu bağlam elzem değilse, bu üçleme aslen ne üzerine?


Bu yazı, Altyazı’nın Temmuz-Ağustos 2016 tarihli 163. sayısında yayımlanmıştır.


Üç Renk (Trois couleurs) üçlemesi olarak da anılan Mavi (Bleu, 1993), Beyaz (Blanc, 1994) ve Kırmızı (Rouge, 1994); bilindiği üzere isimlerini Fransız bayrağındaki renklerden alır. Yine bilindiği üzere bu renkler, Fransız Devrimi’yle özdeşleşmiş “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganındaki ilkeleri sembolize eder. Mavi, Beyaz ve Kırmızı bu ilkeleri sembolik düzlemde ele alan hikâyeler anlatır; yani Mavi özgürlük, Beyaz eşitlik, Kırmızı da kardeşlik üzerinedir. Üçlemedeki her filmin görsel yapısında, filme ismini veren renk özellikle ön plana çıkar. Üç filmde de farklı görüntü yönetmenleriyle çalışan Kieslowski, söz konusu renklerin Fransa bayrağı dışındaki diğer çağrışımlarını da filmlerde kullanmıştır. Örneğin Mavi’de soğukluk, Beyaz’da masumiyet, Kırmızı’da ise hayat, tehlike ve tutku öne çıkan temalardır.

Diğer yandan Kieslowski’nin, filmleriyle Fransız bayrağı arasındaki bağlantıyı çok zaruri bulmadığı da bilinmekte. O dönemde verdiği bir röportajda bu durumu filmlerin Fransa yapımı olmasına bağlayıp şöyle demiş: “Eğer filmlerin finansmanı başka bir ülke tarafından sağlansaydı başka isimler verirdik ya da kültürel anlamda başka şeyler çağrıştırırlardı. Fakat büyük ihtimalle ortaya aynı filmler çıkardı.”[1] Peki, etraflıca düşünülerek kurulmuş gibi duran bu bağlam elzem değilse, bu üçleme aslen ne üzerine?

Mavi

Bu noktada filmlerin hikâyelerini kısaca hatırlamakta fayda var. Mavi, eşini ve kızını bir trafik kazasında kaybeden (kendisi aynı kazadan kurtulmuştur) Julie’nin bir yandan yas ve travmayla baş ederken, diğer yandan özgürlüğünü kazanma çabasını konu alır. Julie’nin kocası aynı zamanda ünlü bir bestecidir. Yeni bir Avrupa idealini ve Avrupa’nın birleşmesini kutlayan son eseri ise ölümüyle birlikte yarım kalmıştır. Geçmişe dair pek çok anıyla beraber, bu besteden notalar da Julie’nin zihninde yankılanır durur. Bir yandan geçmişinden kopmaya çalışırken, diğer yandan kendisini kocasının yarım kalan eserini tamamlamakla uğraşır.

Beyaz ise bir boşanma davasıyla başlar. Polonyalı göçmen Karol, karısının açtığı boşanma davasını ancak bir çevirmen aracılığıyla takip edebilmektedir. Zira bir süredir Fransa’da yaşıyor olsa da henüz Fransızca öğrenememiştir. Karısı tarafından kocalık görevlerini yerine getirmemekle suçlanılan Karol bir türlü kendisini ifade edemediğini, söylediklerinin dil engeli nedeniyle ciddiye alınmadığını hisseder. Ona göre dava adil şekilde görülmemektedir. Kendisini aşağılanmış hissettiği gibi, dava sonuçlanıp karısından boşanınca ortak mülklerdeki hakkını da kaybeder. Artık dilini bilmediği bu ülkede sokakta kalmış bir dilencidir. Fakat çeşitli tesadüfler sonucu Polonya’ya geri dönmenin, orada para kazanıp zengin olmanın ve eski karısı Dominique’ten intikam almanın yollarını bulur.

Üçlemenin son filmi Kırmızı ise kameranın telefon kablolarını takip ettiği, uzak mesafeli bir telefon konuşmasıyla açılır. Aynı zamanda modellik yapan üniversite öğrencisi Valentine, erkek arkadaşıyla konuşmaktadır. Tesadüfen genç kadının hayatına başka bir erkek daha girer: Bir gece arabayla giderken çarptığı köpeğin sahibi, emekli yargıç Joseph Kern. Valentine, yargıçla kurduğu dostluk sayesinde, münzevi hayatı süren bu yaşlı adamın en büyük uğraşının başkalarının özel hayatlarını gözlemek, daha doğrusu dinlemek olduğunu anlar. Kern, komşularının telefon konuşmalarını dinlemektedir ve zamanla genç kadın da bu oyunun bir parçası hâline gelir.

Avrupa Üzerine Konuşmak

Derdi sadece Fransa üzerine bir şey söylemek olmayan Mavi, Beyaz ve Kırmızı, söz konusu kavramlar –yani özgürlük, eşitlik ve kardeşlik– üzerinden o dönemin Avrupa’sı üzerine konuşur. 1993-1994 yıllarında birkaç ay arayla gösterime giren bu filmler; Soğuk Savaş’ın sona erdiği, Berlin Duvarı’nın yıkıldığı, Sovyetler Birliği’nin dağıldığı, Balkanlar’daki etnik çatışmalar sonucu Yugoslavya’nın parçalanmaya başladığı ve göz göre göre katliamların yapıldığı, yeniden şekillenen bir Avrupa’da çekilmişlerdir.

İlk gösterimleri sırasıyla Venedik, Berlin ve Cannes film festivallerinde yapılan ve ödüller kazanan Mavi, Beyaz ve Kırmızı o yıllarda sadece belirli bir kitlenin beğenisini kazanan “sanat filmleri” olarak kalmamış, azımsanmayacak sayıda izleyiciye ulaşmışlardı. Kısa zamanda sinema tarihinin en önemli filmleri arasında anılmaya başlanan bu üçlemenin kitleler üzerinde yarattığı böylesi güçlü etkide, elbette dönemin ruhunun, filmlerin dolaylı olarak bundan bahsediyor olmasının da payı vardı.

Beyaz

Yirmi küsur yıl sonra üçlemeye dönüp baktığımızdaysa, bu filmlerin gerçekten de etkilerinden bir şey yitirmediklerini, hâlâ güncelliklerini koruduklarını görüyoruz. Bugünün Avrupa’sındaki sorunların da bu filmlerde karşılığı var sanki. Örneğin Avrupa Birliği’ndeki çatırdamaların ve Birleşik Krallık’ta yapılan referandumun AB’den ayrılmak yönündeki sonucunun pekâlâ Mavi’ye ve bu film boyunca tamamlanmaya çalışılan, Avrupa’nın birlikteliğine dair yarım kalmış besteye uygun düşeceğini iddia edebiliriz.

Diğer yandan, AB’deki çatırdamaların önemli bir etkeni olan mülteci sorununu ve Batı’nın bu konudaki duyarsızlığını da Beyaz’la ilişkilendirebiliriz. Beyaz’da Karol’un bir bavul içinde saklanarak Fransa’dan Polonya’ya gizlice girmesi, tüm absürdlüğü bir yana, karakterin çaresizliğine de vurgu yapmaktaydı. Karol’un kapitalizme yeni geçen Polonya’da yaşadıklarıysa, Doğu Avrupa’daki çoğu ülkede 90’lardan bugüne uzanan süreçte geçerliliğini koruyor. Tüm bu sosyolojik ve ekonomik dengeleri düşününce, Karol’un intikam planının sadece eski karısı değil, elindeki her şeyi alan ve kendisini küçük düşüren Batı’ya yönelik olduğunu söyleyebiliriz, ki bu da her daim geçerliğini koruyacak bir diğer konu.

Kırmızı

Üçlemeyi nihayete erdiren Kırmızı’ya baktığımızda ise, komşularının konuşmalarını dinleyen emekli yargıç karakteri, günümüzün son derece aktüel sorunlarından biri olan sürekli gözlenme hâliyle örtüşüyor diyebiliriz. Diğer yandan, Kieslowski Kırmızı’da birbiriyle diyalog içine giremeyen, iletişim kuramayan insanlardan bahseder. İnsanlar arası iletişim, tıpkı filmin daha önce bahsettiğimiz açılış sahnesinin çağrıştırdığı gibi, büyük ölçüde teknolojik aletlere bağlıdır. Hatta üç filmin zaman zaman yolları kesişen karakterleri, Kırmızı’nın finalinde aynı televizyon haberine konu olurlar. Fransa’dan İngiltere’ye giden bu karakterlerin tümünün içinde oldukları bir feribot çıkan fırtınada batar. Kazadan kurtulan yedi kişi, bu üç filmden tanıdığımız karakterlerdir. Bu kazanın bir anlamda Avrupa’nın çöküşünü simgelediğini de düşünebiliriz; ama Kieslowski’nin üçleme boyunca bize tanıttığı karakterler hayatta kalırlar. Kırmızı üçlemenin en iyimser filmdir aynı zamanda. Örneğin üç filmde de gördüğümüz, bir konteynıra boş şişe atmaya çalışan yaşlı kadını Mavi’nin Julie’si fark etmez, Beyaz’daki Karol ise görmezden gelirken, Kırmızı’nın kahramanı Valentine ona yardım eder. Yani bir anlamda hâlâ umut vardır.

Üçlemenin son filmi nispeten iyimser bir tona sahip olsa da, aradan geçen zamanda Avrupa’nın, denizde yaşanan çok daha büyük felaketlerin etkisi altına girdiğini, Avrupa fikrinin temelinde yattığı iddia edilen ilkelerin her zamankinden daha şiddetli biçimde sorgulandığını söyleyebiliriz. Mavi, Beyaz ve Kırmızı’nın, tüm sinemasal meziyetleri bir yana, hâlâ güncel olmaları, sinema tarihinde kazandıkları yerin ne kadar haklı olduğunu gösteriyor.


NOT

[1] Patrick Abrahamson, “Kieslowski’s Many Colours,” Oxford University Student Newspaper, 2 Haziran 1995.


Üç Renk üçlemesi, MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.