Para Avcısı: Sıkı Broker’lar

,

Kariyerinin büyük kısmında New York’un yeraltı dünyasında yaşayan erkeklerin hikâyelerini anlatan Scorsese, Para Avcısı’yla bu sefer kamerasını New York’un kulelerine çeviriyor. 

Ali Deniz Şensöz 

Bu yazı Altyazı’nın Şubat 2014 tarihli 136. sayısında yayımlanmıştır.

Martin Scorsese filmografisinin doruk noktalarından biri kabul edilen Sıkı Dostlar’ın (Goodfellas, 1990) anlatıcısı Henry’nin (Ray Liotta) dış sesinin filmdeki ilk cümlesi şöyledir: “Kendimi bildim bileli gangster olmak istedim.” Sıkı Dostlar, düzenin bizzat kendisinin yaratmasına rağmen ‘safra’ olarak gördüğü katil, gangster ve hırsızları mercek altına alır. Filmin seyirciye yönelttiği en önemli soru da budur belki: “Bir insan neden bu işlerle uğraşır?” Bu soru doğrudan seyirciye yöneltilmese de, Henry kafamızdaki bu soru işaretlerini bilircesine filmin bir noktasında cevap verir. Çünkü o, sabah dokuz akşam beş çalışan, pis kokulu metrolarda işe gidip gelerek bir avuç para kazanmak için çırpınanları başarısız görür, küçümser. Henry için başarı paradır, zenginliktir. Kenar mahallede büyümüş, dünyanın ne kadar adaletsiz bir yer olduğunun farkına varmış olan Henry, en kısa yoldan sınıf atlamak ister ve bunu da başarır.

Scorsese’nin bu filmden yirmi dört yıl sonra çektiği Para Avcısı (Wolf of Wall Street, 2013) da aslında benzer bir sınıf atlama hikâyesi anlatıyor. Amerikan tarihinin en büyük dolandırıcılıklarından birini gerçekleştiren Jordan Belfort’ın hikâyesinden uyarlanan filmin ana karakterinde Sıkı Dostlar’ın Henry’sini hatırlatan bir taraf var: Onun da tek derdi kısa yoldan zengin olmak. Jordan, Henry gibi kenar mahallede, zor koşullarda büyümüş bir işçi sınıfı çocuğu değil. Amerikan banliyösünde büyümüş, iyi eğitimli, orta sınıf bir aileden gelen “sıradan” bir Amerikalı. Bu yüzden de kolay para kazanma yolunu yasadışı işlerde değil; geldiği sosyokültürel ortamın ona öğrettiği gibi finans dünyasına girmekte buluyor. Sıkı Dostlar ve Para Avcısı iki farklı dönemde geçse de, Scorsese’nin karakterlerinin aslında birbirlerinden pek de farklı olmadığının altını çizmek lazım. Karakterler, dönemler, mekânlar değişse de, daha zengin ve daha güçlü olmak üzerine kurulu olan Amerikan rüyası baki. Bu bağlamda Henry’nin cümlesini, Jordan’ın ağzına şöyle uyarlayabiliriz: “Kendimi bildim bileli broker olmak istedim.”

Kariyerinin büyük kısmında New York’un yeraltı dünyasında yaşayan erkeklerin hikâyelerini anlatan Scorsese, Para Avcısı’yla bu sefer kamerasını New York’un kulelerine çeviriyor. Scorsese, yüksek kulelerden dünyayı yönetmeye çalışan finans dünyası insanlarının hayatlarının “yeraltındaki” kısmına bakıyor. Ve bunu sinemanın tüm olanaklarını kullanarak, perdenin sınırlarını zorlayan bir üslupla yapıyor.

Açılışta, filmin iki yapım şirketinin logolarının ardından, Stratton Oakmand Inc. adlı şirketin logosu geliyor ekrana. Logo öyle bir şekilde karşımıza çıkıyor ki (hatta MGM şirketinin logosundaki aslanı hatırlatan bir aslan bile görüyoruz), onu da filmin yapım şirketlerinden birinin logosu olarak algılıyoruz. Bu logonun ardından bir tanıtım filmi başlıyor. Fakat sonradan öğreneceğimiz üzere bu tanıtım filmi Jordan Belfort’ın milyon dolarlar kazandığı ve bir ara bine yakın broker’ın çalıştığı bir şirkete ait. Tanıtım filminin ardından tıpkı Sıkı Dostlar’ın Henry’si gibi, Jordan da bize hikâyesini anlatmaya başlıyor. Bu sefer Scorsese sadece dış ses kullanarak değil, bir adım daha ileri gidip oyuncusunu doğrudan kameraya baktırarak anlattırıyor hikâyeyi. Para Avcısı’nın açılış sahnesi, seyirciye izlediği filmin ‘bir film olduğunu’ en etkileyici şekilde hatırlatan sahnelerden biri belki de. Çünkü açılış sahnesi, filmin bir meta, bir ürün olduğunun farkında olduğunu hatırlatıyor seyircisine. Filmin böyle bir farkındalıkla başlaması başka açılardan da oldukça önemli. Scorsese, üç saat boyunca borsada insanları kandırarak, kazandıkları milyon dolarlarla hedonist bir hayat yaşayan bir avuç Wall Street insanının hikâyesini absürd bir komediye dönüştürebiliyor.

Yönetmen, ABD’de hem finans dünyasındaki insanları aşağılamakla suçlandı hem de parayı neredeyse tuvalet kâğıdı niyetine kullanan bu insanların sürekli parti halinde olan hayatlarını eğlenceli göstermekle. Fakat bu karakterlerin hikâyesinden bir kara komedi çıkarmak için Scorsese’nin ekstra bir çaba göstermesi gerekmiyor aslında. Yüksek dozda uyuşturucuyla kontrollerini kaybeden, yerlerde sürünen karakterlerden, bir uçak dolusu insanın grup seks yaparak delice içki ve uyuşturucu tükettiği partilere zaten neredeyse yaşanan her şey ‘gerçeküstü’yken, Scorsese’nin yaşananları tüm açıklığıyla göstermeyi tercih etmesi, var olan abartının komedi olarak perdeye yansımasına neden oluyor.

Züppeler Çetesi

Sıkı Dostlar’ın gangsterleri nasıl insanların canına kast edip fiziksel şiddet uygulayarak para ve güç sahibi oluyorlarsa, Para Avcısı’nın broker’ları da hayaller satarak, yalanlar söyleyerek zorla hisse sattırıp insanları kendilerine borçlu hale getirerek benzer bir güce sahip olmaya çalışıyor. Belfort’ın aslında yüksek tahsil almamış, sürekli yasadışı işlere bulaşmış, bir çete gibi organize olan “züppe” broker’larının gangsterlerle ortak bir noktaları var. Onlar da şiddet uyguluyor; sadece uyguladıkları fiziksel değil ekonomik şiddet. İnsanları ekonomik olarak çıkmaza sürükleyen bir çete olarak görmek mümkün Jordan’ı ve broker’larını. Diğer yandan, yeraltı dünyasının birbirlerine tuzaklar kuran, öldüren, öldürülen, soyan, darp eden insanlarının baş döndüren dünyası Sıkı Dostlar’da nasıl baş döndüren bir estetikle anlatılıyorsa, Para Avcısı da benzer bir baş döndürücü ritim yakalıyor. Yerinde duramayan kameradan ağır çekimlere, donan ekranlardan filmin ses bandındaki klasik rock tınılarına; Sıkı Dostlar’daki bir sürü öğeyi Para Avcısı’nda da görmek mümkün. Filmin bu oyuncaklı anlatımı, yukarıda bahsedilen açılış sahnesinde olduğu gibi, aynı zamanda öykünün akışını kesintiye uğratan ve seyircinin izlediklerine mesafe almasını sağlayan bir etkiye sahip.

Filmin eleştirilen noktalarından biri, sadece broker’ların öyküsüne odaklanan senaryosunda, kurbanların başına gelenlerle ilgili herhangi bir yan hikâyenin yer almamasıydı. Ayrıca, Jordan’ın insanları nasıl dolandırdığından bahsedilmemesi de senaryodaki bir boşluk olarak görüldü. Fakat bu noktada Jordan’ın başarısının doruğa ulaştığı bölümde seyirciye söylediği şu söz oldukça manidar: “Bu kadar parayı nasıl kazandığımızla zaten ilgilenmiyorsunuz. İlgilendiğiniz tek şey, bu kadar parayla ne yaptığımız!” Para Avcısı bu cümleyle aslında kendini konumlandırdığı noktayı da açık ediyor. Gerçekten filmde en fazla gördüğümüz şey seks, uyuşturucu ve alkolün hüküm sürdüğü partiler ve “aşırılıklar”. Scorsese’nin, seyircinin beklentilerini yansıtan hatta neredeyse onları utandıracak şekilde beklentilerini yüzlerine vuran tarzı, filmin son sahnesinde doruk noktasına ulaşıyor. Yaptığı yasadışı işlerden dolayı sadece iki buçuk yıl hapse mahkûm olan Jordan son sahnede karşımıza başarılı bir satış temsilcisi olmayı öğreten bir konuşmacı olarak çıkıyor. Şöhretinden dolayı iki dudağı arasından çıkacak her kelimeyi heyecanla bekleyen büyük bir kalabalığın önünde dikiliyor. Filmin başında arkadaşına satış işini öğretmek için yaptığı gibi gömleğinin cebinden bir kalem çıkarıyor. Kalemi karşısında oturan dinleyiciye uzatıyor ve “Bu kalemi bana sat!” diyor. Scorsese o esnada kamerasını Jordan’a hayranlıkla bakan onlarca seyirciye çeviriyor. Böylece, sinema salonunda o esnada filme hayranlıkla bakan onlarca insanın görüntüsünü aynalayarak, Scorsese üç saatlik görsel malzemenin de bir meta olduğunu tekrar hatırlatarak bitiriyor filmini. Paranın sadece Belfort gibi bir “züppe”nin değil, onu izleyen sıradan izleyiciler dahil herkesin nasıl başını döndürdüğünü, nasıl ağzını sulandırdığını tüm groteskliğiyle gözler önüne seriyor. Bu düzenin Jordan gibi sahtekârlar üreten ikiyüzlülüğünü, onun kalbine inerek, onu kalbinden vurarak cüretkâr bir şekilde anlatıyor.


Para Avcısı, BluTV’de yayında.