Şu An Okunan
Scorsese’nin Tarihyazımı: Dolunay Katilleri

Scorsese’nin Tarihyazımı: Dolunay Katilleri

Martin Scorsese’nin yeni filmi Dolunay Katilleri, “Amerikan tarihinin en kötücül cinayetlerinden birisi”nin, Osage Cinayetleri’nin perde arkasına uzanıyor. Bu sembol olayı merkezine alan filmi hem ABD tarihyazımına katkısı hem de Scorsese sinemasındaki karşılığı üzerinden ele alıyoruz.

“Scorsese, yaşayan en büyük yönetmendir.” Francis Ford Coppola’nın, aralarındaki dostluğa ve harika kişiliğine değindikten sonra kullandığı bu ifade, Martin Scorsese’nin sinema tarihindeki konumunu tespit etmek için ideal bir başlangıç noktası olabilir. Sinema tarihinin en iyi filmi hangisidir sorusuna Baba (The Godfather, 1972) cevabını verenlerin sayısı, muhtemelen, herhangi bir Scorsese filmini zikredenlerin toplamından fazladır. Sinema tarihini tek bir filme indirgediğimizde, yaşayan veya ölü, azımsanmayacak sayıda yönetmeni de Scorsese’nin önüne yazmak mümkün. Peki, bu durumda, Scorsese’yi yaşayan en büyük yönetmen yapan şey nedir? Bu sorunun cevabı için tek bir filme değil, yönetmenin filmografisinin bütününe bakmak gerekiyor. Scorsese, kuruluşundan bugüne, bütün aşamalarıyla Amerika’yı anlatan, sinemadaki en büyük ozan. Her filmi, bir şekilde Amerika’yla ilgili. Sinema tarihinde ikinci bir yönetmen yoktur ki Scorsese kadar istikrarlı, detaylı ve incelikli bir şekilde Amerika’yı anlatmanın peşine düşsün. Scorsese’nin Edith Wharton’ın 1919 Eylül’ünde yazmaya başladığı ve çalışma notlarında başlığın altına ‘Eski New York’ notunu düştüğü kitabından uyarladığı Masumiyet Yaşı (The Age of Innocence, 1993) ile Amerikan İç Savaşı’nın Katolikler ve Protestanlar arasında geçen versiyonunu sunan New York Çeteleri’ni (Gangs of New York, 2002) üst üste izlediğinizde, 1860’ların ve 70’lerin New York’unda yaşayan farklı sınıflar üzerinden, Amerika’nın 20. yüzyıla doğru yolculuğuyla karşılaşırsınız. Yeni yüzyıla vardığınızda da sizi Howard Hughes’lu (Leonardo DiCaprio) Göklerin Hâkimi (The Aviator, 2004) karşılar. Farklı zümrelerin ve karakterlerin öyküsünü anlatan, farklı yönetmenlik stiline ve görsel dünyalara sahip üç ayrı filmin ortak noktası Amerika’nın, İç Savaş’tan İkinci Dünya Savaşı’na kadarki yolculuğudur.

Martin Scorsese, Robert De Niro ve Harvey Keitel, Arka Sokaklar setinde.

Filmleriyle ülkesini ameliyat masasına yatıran Scorsese için, Amerika bir sacayağı üzerine kurulu: (organize) suç, inanç ve para/şöhret. Filmografisinin neredeyse tamamı, her biri Amerika ve Amerikan kültürünü işaret eden bu üç kavramla ilintilidir. Mafyanın içinden bakışlar sunan Arka Sokaklar (Mean Streets, 1973), Sıkı Dostlar (Goodfellas, 1990), Casino (1995) ve Köstebek (The Departed, 2006) Amerika’nın “mayasındaki” organize suçu aktarır. Bu filmlerde organize suçun Amerikan kültürüyle organik bağını gösteren Scorsese, The Irishman‘de (2019) eski defterleri açarak sendikal hareketlerden Kennedylere kadar uzanır ve organize suça, yolun sonundan bakar. Scorsese’nin dünyası, şair Felix Stefanile’nin de dediği gibi, makineli tüfek taşıyan, bir restoranda yemek yerken uçurulan kafası spaghetti dolu kâseye düşen, annesini çok seven, yüzü yaralı, kıvırcık saçlı İtalyan mafyalarıyla doludur. O mafya öyle geniş bir ailedir ki Leonardo’ya, Galileo’ya ve Papa’ya bile masada yer vardır.

Martin Scorsese ve Robert De Niro, Taksi Şoförü setinde.

Scorsese için inanç, Amerikan kültürünün bir diğer önemli bileşenidir. Filmleriyle Hıristiyanlığın/Katolik inancının köklerine inerek nerede yanlış yapıldığını bulmaya çalışır. Bugünkü çürümenin, yanlış sapılan bir yoldan kaynaklandığını varsaydığından, Kilise’yi yol ayrımlarına geri sarar. The Last Temptation of Christ (1988), Kundun (1997) ve Silence’tan (2016) müteşekkil inanç üçlemesi, koyu bir dindar/inanan olan Scorsese’nin Tanrı arayışının yansımasıdır; kurumsallaşmış ve yozlaşmış dinin ötesine/öncesine geçerek, farklı coğrafyalarda ve çağlarda Tanrı’ya ulaşmanın yolunu arar. Tanrı ile din, İsa ile Yahuda arasındaki ikiliği, Hıristiyan inancının temelindeki çelişkiyi kamerasıyla gidermeye çalışır. Tanrı’ya ulaşma çabasında Scorsese’nin deniz feneri ise İsa figürüdür. Perdeye aktarmadan 16 yıl önce, 1972 yılında okuduğu Kazancakis’in The Last Temptation of Christ’ında ortaya konan alternatif İsa portresi, birçok filmine sirayet eden, karakterlerine giydirmeyi sevdiği bir maskeye dönüşür. Arka Sokaklar’daki Charlie (Harvey Keitel) bir mafioso olmasına rağmen başkalarının günahlarını üstlenir, karşılaştığı problemleri sevgiyle çözmeye çalışır. Taksi Şoförü’ndeki (Taxi Driver, 1976) Travis (Robert De Niro), Kazancakis’in çizdiği portreye uygun şekilde, sevginin muteber bir yol olmadığını anlar ve şiddet eliyle dünyayı kurtarmaya çalışır. Sıkı Dostlar’daki Henry’nin (Ray Liotta) hayattaki gerçek yerini bulması için önce çarmıha gerilmesi, son günahtan kurtulması gerekir. İncil’den alıntılarla konuşan Korku Burnu’nun (Cape Fear, 1991) Max Cady’si (Robert De Niro) de anti-İsa portresidir; dili şiddet, yolu intikamdır. The Irishman’de Amerikan siyasetinin beyaz yüzü, Tanrılara kurban verilen İsa’sı John F. Kennedy’nin de sanılan kişi olmadığının altını çizer. Geç Saatler (After Hours, 1985) bile Tanrı’nın biricik oğlu İsa’ya, sıradan insana yaptığı küçük bir şakadan ibarettir. İsa, Yahuda, inanç, ihanet, pişmanlık, son günah, kefaret gibi “dinî” kavramlar Scorsese filmografisinde tekrar tekrar karşımıza çıkar.

Martin Scorsese ve Leonardo DiCaprio, Köstebek setinde.

Çürümüş Amerikan yaşamının sonuncu bileşeni, para/şöhrettir. Alice Artık Burada Oturmuyor (Alice Doesn’t Live Here Anymore, 1974), New York, New York (1977), Kızgın Boğa (Raging Bull, 1980), Kahkahalar Kralı (The King of Comedy, 1982), Paranın Rengi (The Color of Money, 1986) ve Para Avcısı (The Wolf of Wall Street, 2013) bilardodan boksa, borsadan televizyon ve sahne dünyasına uzanarak, cafcaflı Amerikan tarzı yaşamın paraya, şöhrete ve güce ulaşma çabasından ibaret olduğunu aktarır. Her biri farklı tarza, temaya ve anlatıya sahip bu filmlerin ortak paydası, kapitalizmdir. “Mafya filmleri” başta olmak üzere, filmografisinin büyük kısmı, Amerikan kapitalizminin nasıl inşa edildiği ve ne şekilde işlediği üzerinde durur. Scorsese özelden genele giderek eğlence sektörünü organize suça, organize suçu da Amerikan kapitalizmine bağlar. Hangisinin nerede başlayıp nerede bittiği belirsiz olsa da bir Voltran gibi, şifa arayan ve kurtarıcısını bekleyen meşum ülkeyi oluştururlar.

Scorsese’yi yaşayan en büyük yönetmen olarak nitelemeye olanak tanıyan başka bir unsur için filmografisinin dışına çıkarak, sinema insanı olarak yaptıklarına bakmak gerekiyor. Geçtiğimiz günlerde Letterboxd hesabı açıp kendi filmleriyle “yoldaş” olan filmleri teker teker sıralayarak sinemaseverlere âdeta ücretsiz sinema dersleri vermeye başlayan 80 yaşındaki Scorsese’nin, hiç bitmeyen bir sinema sevgisi var. Aktüel tartışmalarda taraf olmaktan, sinemaya dair önemli meseleleri açan yazılar kaleme almaktan hiç geri durmadığı gibi, aralarında Susuz Yaz (1963) ve Hudutların Kanunu’nun (1967) da yer aldığı onlarca filmin korunmasını ve restore edilmesini sağlayan Dünya Sinema Vakfı’yla (World Cinema Foundation) dünya sinema mirasının korunmasına da öncülük ediyor.

Bir Tarihyazımı Müdahalesi: Scorsese’nin Dolunay Katilleri

Karac’oğlan der ki bakın geline

Ömrümün yarısı gitti talana

Sual eylen bizden evvel gelene

Kim var imiş biz burada yoğ iken

– Karacaoğlan

İlk günkü üretkenliğiyle film çekmeye devam eden Scorsese’nin herhangi bir edebi metinle ya da senaristle çalışmadığı, bizzat kendisinin kaleme aldığı son kurmaca senaryosu için ta yarım asır öncesine, otobiyografik öğeler barındıran Arka Sokaklar’a kadar dönmek gerekiyor. Auteur kuramının sadık takipçileri paniğe kapılmasın, Scorsese yazım süreçlerine bilfiil iştirak etmenin yanında, bir heykeltıraş gibi yonttuğu Amerika tarihi anlatısına ve kendi ruhani arayışına uygun metinleri seçerek filmografisindeki devamlılığı sağlıyor. Gazeteci yazar David Grann’in “Amerikan tarihinin en kötücül cinayetlerinden birisi” olarak nitelediği Osage Cinayetleri üzerine 2014’te yazmaya başladığı ve 2017’de tamamladığı ‘Dolunay Katilleri’ kitabı çok taze bir eser olmasına karşın, bırakın okumayı, eserin başlığına baktığınız anda bile, bir “Scorsese materyali” olduğunu hemen anlayabiliyorsunuz: ‘Dolunay Katilleri: Osage Cinayetleri ve FBI’ın Doğuşu’.

Osage halkı, 1924.

Kan uyuşmasına rağmen ‘Dolunay Katilleri’ kitabı ve Scorsese’nin filmi, birbirinden farklı yapıya sahip ve bambaşka odak noktaları var. ‘Dolunay Katilleri’ kitabı, bereketli ovalarından kovulan ve verimsiz, taşlık bir araziye sıkıştırılan Osage yerlilerinin Tanrı tarafından nasıl ödüllendirildiğini/lanetlendiğini, yüz yıllık periyotta, üç ayrı bölüm üzerinden aktarıyor. Washington’daki babalarına uzun yıllar zorluk çıkartan çetin Osage yerlilerinin geçmişini ve şimdiki ikâmetgâhları Pawhuska bölgesinde petrol yataklarının keşfedilmesiyle nasıl bir altına hücum çılgınlığı yaşandığını aktaran ilk bölüm, Mollie Burkhart’ı merkeze alarak, maden haklarına sahip Osage yerlilerinin birbiri ardına ölmesini, bir gizem halesi yaratarak okuyucuya sunuyor. Bir yanda Osagelerin lüks yaşamı ve Amerika’nın her tarafından Pawhuska’ya üşüşen parazitler, diğer yanda yerel otoritelerin çabalarına, tutulan özel dedektiflere ve Washington’a yollanan elçilere rağmen bir türlü çözülemeyen gizemli Osage Cinayetleri. İkinci bölüm, henüz şu anki adını dahi almamış Federal Soruşturma Bürosu’nun yeni direktörü J. Edgar Hoover’ın Osage Cinayetleri’ni vitrin dava görmesi üzerine gelişen olayları, FBI perspektifinden aktarıyor. Eski Teksas Rangerı, taze ajan Tom White’ın başında olduğu, Osage bölgesine tebdili kıyafetle sızan FBI ekibinin, ilk bölümdeki gizem halesi aralayarak gerçeği ortaya çıkarması ve suçluların mahkûm edilme süreci detaylıca gösteriliyor. Bu bölüm, ülke çapında “modern” bir polis birimine ihtiyaç duyulduğu hususunda, Washington’ı başarıyla aydınlattıkları Osage Cinayetleri’ni örnek göstererek ikna eden Hoover’ın koltuğunu pekiştirmesi ve bildiğimiz anlamda FBI’ın doğmasıyla sonuçlanıyor. Kitabın üçüncü aşamasında karşımıza, meseleyi neredeyse bir asır sonra araştıran David Grann’in gazetecilik öyküsü çıkıyor. Grann, dosyalardaki delillerden ve üçüncü kuşak Osagelerin anlattıklarından yola çıkarak, bütün hikâyeyi, yeni bir gözle okumaya davet ediyor okurunu. Bu bölümde Mollie’nin, Ernest’in, ikilinin çocukları ve torunlarının, Hale’in ve diğer aktörlerin olaydan sonra neler yaşadıklarını öğrenmenin yanında, Osage Cinayetleri’nin sadece Mollie’nin trajedisinden ve Hale’ın şeytani planından ibaret olmadığını, farklı yıllarda, belki de sayısı yüzleri bulan Osage’in cinayete kurban gittiğini ve soruşturulmayan bu cinayetlerle meselenin çapının bilinenden çok daha büyük olduğu ortaya koyuluyor.

The FBI Story.

Kitabın yayımlanmasından hemen sonra işe koyulan Scorsese de ilk başta, kitapta olduğu gibi FBI’ı merkeze yerleştirerek Osage cinayetlerini perdeye aktarma niyetindeymiş fakat Osage yerlileriyle yaptığı uzun soluklu görüşmeler, hikâyenin merkezindeki FBI’ı geri plana itip Osagelerin yaşadıklarını ve Mollie (Lily Gladstone) ile Ernest Burkhart’ın (Leonardo DiCaprio) öyküsünü ön plana çıkarmasına yol açmış. (Filmin ilk yapımcısı Paramount’un projeden çekilme sebebi, Scorsese’nin öykünün odağını FBI’dan Mollie-Ernest çiftine kaydırmasıymış; film “bu hâliyle” Apple’ın 200 milyon dolarlık bir bütçeyle devreye girmesiyle ancak çekilebiliyor.) Osage Cinayetleri, çok erken tarihlerden itibaren sözlü ve yazılı kültüre aktarılan, belli aralıklarla gündem olan, cezbedici bir konu olagelmiş. Osage topraklarındaki siyah altın çılgınlığını ve Osage Cinayetleri’ni anlatan ‘Sundown’ın (1934) yazarı John Joseph Mathews veya Rita-Bill Smith çiftinin bombalandığı geceye de şahit olan, hemen sonrasında söz konusu olacak The FBI Story’den (1959) bir yıl önce yayımlanan Flame of the Osage romanında cinayetlere değinen Fred Grove gibi Osage kanı taşıyan yazarlar bu karanlık dönemi bellek altına alsalar da, cinayetlerin popüler kültüre aktarılışı, Osage olmayan kişilerin elinden çıkan eserler aracılığıyla gerçekleşmiş. Dolunay Katilleri’nin sonunda da bir yeniden canlandırılmasını izlediğimiz, 21 yıl boyunca FBI davalarını ve çeşitli suç öykülerini radyo piyesi olarak aktaran ‘G-Men’ isimli programın, 3 Ağustos 1935’te yayınlanan üçüncü bölümü ‘The Osage Indian Murders’ ve James Stewart’ın başrolünde yer aldığı ‘The FBI Story’ eserleri, âdeta cinayetlerin “resmî tarihe” nasıl geçeceğini belirleyen kılavuz olmuşlar.

Osage Cinayetleri, buna belli ölçüde Grann’in cinayetlere yeni ve insani bir gözle bakmamızı da sağlayan kitabını da katabiliriz, daima FBI odaklı ve kriminal bir mesele olarak ele alınmış. Anlaşılan o ki, bizzat Hoover, FBI’ın emekleme döneminde, yerel otoritelerin çözmekte zorlandığı organize bir suçu aydınlatabilmelerini, Büro için iyi bir “reklam malzemesi” olarak gördüğünden, Osage Cinayetleri’nin popüler kültüre nasıl aktarılacağı meselesiyle özel olarak ilgilenmiş.[1] Kükreyen Yirmiler ve Büyük Buhran’ı takip eden yıllar, Amerika için bir gangsterler çağı olmanın yanında, FBI için bir rüşt ispatı anlamına da gelmekteydi. Başta Al Capone olmak üzere kanunsuzların halk üzerinde büyüleyici etkiye sahip olduğu, birer rol model olarak görüldüğü bu çılgın dönemde FBI, ülkedeki yegâne itibarlı kanun gücüne dönüşerek, diğer kanun koruyuculardan ayrı bir yere konumlandı. FBI’a bu itibarı getiren olaylar arasında, Şubat 1915’te Griffith’in Bir Ulusun Doğuşu’nun (The Birth of a Nation, 1915) gösterime girmesinden sonra yeniden alevlenen beyaz üstünlükçü hezeyanın bayraktarlığını üstlenen Ku Klux Klan’a karşı 1920’lerde gösterdikleri yoğun mücadele ve gizemli Osage Cinayetleri’nin çözülmesi gibi toplumsal olaylar ile Al Capone, John Dillinger, Baby-Face Nelson gibi gangsterlerin yakalanması yer almaktaydı.

‘Gang Busters’ radyo piyesi.

FBI’ın başarıları kadar, o başarıların kamuoyuna aktarılması da söz konusu Büro’nun PR’ı olduğunda hiçbir fırsatı geri tepmemesiyle ünlü Hoover için büyük önem arz etmekteydi. Radyo programcısı Phillips H. Lord’un “FBI dosyalarını radyo piyesine çevirme” teklifinden doğan, popüler kültürde derin izler bırakacak ‘G-Men’ serisi de o fırsatlardan biriydi. Televizyonun henüz icat edilmediği, sinemanın henüz evlere taşınmadığı o dönemde radyo her haneye sızan, en önemli kitle iletişim aracıydı; Hoover da bizzat ‘G-Men’ programıyla ilgilendi ve FBI’ın -çözülmüş- dosyalarını Lord ile paylaşarak, şovun yaratılmasına katkıda bulundu, birinci elden olaya dâhil oldu. İlk bölümde Dillinger’ın, ikinci bölümde Baby-Face Nelson’un yakalanmasını anlatan ‘G-Men’in üçüncü bölümünde, Hoover’ın Büro’nun başındaki ilk büyük başarısı olan Osage Cinayetleri’ne yer verildi. Hoover’ın öykülerde geçecek kendi repliklerini yazdığı, metinlere doğrudan müdahale ettiği ‘G-Men’ serisi, 13 bölümün ardından isim değişikliğine ve yol ayrımına gitmek zorunda kaldı. Bu değişikliğin arkasında, Hoover ile Lord arasındaki “bakış açısı” farklılığı yer almaktaydı. Lord, halktan büyük ilgi gören suç öykülerine odaklanmak isterken, Hoover radyo şovunun suçlulardan ve hikâyelerden ziyade doğrudan Büro’ya ve ajanlara eğilmesini, bir ajanın gününü nasıl geçirdiğini veya ajanların eğitim süreçlerini anlatan bölümlerin çekilmesini talep etmekteydi. 13 bölümün ardından FBI desteğini çekince ‘G-Men’, kabuk değiştirip ‘Gang Busters’a dönüşerek 1950’lerin ortasına kadar devam etti. 2004 tarihli ‘Gang Busters’ kitabının yazarı Martin Grams’ın aktardığına göre, Osage Cinayetleri’nin de aralarında bulunduğu ‘G-Men’in ilk 13 bölümü şu an kayıp durumda.[2]

Scorsese’nin Dolunay Katilleri.

Osage Cinayetleri’ni popüler kültüre taşıyan bir diğer eser de The FBI Story (1959) filmi. Hoover burada da, film üzerinde büyük etkiye ve kontrole sahip. “En küçük ayrıntısına kadar her şey doğruydu. Bu olmak zorundaydı. Öncelikle, J. Edgar Hoover yakın arkadaşımdı ve doğru olmayan bir şey yaparak bu arkadaşlığı tehlikeye atmak istemedim, ki zaten kendisi de buna izin vermezdi. Teknik detaylardan emin olmak için, film sürecinde her zaman yanımızda olacak iki ajan görevlendirdi” diyen yönetmen Mervyn LeRoy; aralarındaki dostluğa ve yapım süreci FBI gözetiminde gerçekleşmesine rağmen, Hoover’ın filmi vizyona girmeden önce son bir kez izlemek istediğini, bu nedenle FBI merkezinde, yüzü asık ajanlarla beraber bir test gösterimi gerçekleştirildiğini anlatıyor. 1924’ten 1959’a kadar olan süreci Ku Klux Klan’ın çökertilmesi, Osage Cinayetleri, Baby-Face Nelson ve Machine Gun Kelly’nin yakalanması gibi FBI’ın sicilinde parıldayan dosyalar üzerinden anlatan ve ‘G-Men’ serisiyle paralellik gösteren The FBI Story’den Hoover o kadar memnun kalmış ki, filmden sonra eşi ve dört çocuğuyla Avrupa tatiline çıkan James Stewart’ın tatil boyunca korunması için Avrupa’daki FBI ajanlarına talimat vermiş ve ajanlar, gezi boyunca Stewart ailesine gizlice eskortluk yapmışlar. Hoover nezaretinde çekilen The FBI Story’de 20 dakikalık bir ağırlığa sahip Osage Cinayetleri yine bir kriminal mesele olarak ele alınıyor ve bir FBI başarısı olarak anlatılıyor. 

Scorsese’nin Dolunay Katilleri.

Scorsese’nin Dolunay Katilleri (Killers of the Flower Moon, 2023), her şeyden önce, Amerikan tarihinin en şeytani cinayet dizisinin kamuoyuna nasıl anlatılacağına dair referans olma sorumluluğu taşıyan bir film. Ne yaşandığından (hikâye) ziyade, yaşanılanların tarihe nasıl geçtiğiyle (hikâye anlatıcılığıyla, tarih yazımıyla) ilgileniyor. O yüzden Scorsese filmin açılış ve kapanış karelerine, Osagelerin ölülerini anma ritüellerini, finale de beyaz adamın hikâye aktarma geleneğinin bir örneğini, radyo piyesini yerleştiriyor. Dolunay Katilleri’ni, projenin yarım kalmasını bile göze alarak, çözülmesi gereken bir gizem öyküsü ve izleyicilerin parçaları yerleştireceği bir puzzle olarak tasarlamaktan ısrarla kaçınıyor. En baştan Hale’ın (Robert De Niro) şeytani planını açıkça seyirciye gösteriyor, Pinkerton ajanının darp edildiği sahnede, maskesini açarak Ernest’in bu planın içinde yer aldığını, en ufak şüpheye yer vermeyecek şekilde ortaya koyuyor. Bütün kartlarını doğrudan seyirciye gösteren bu öykünün ana amacı, bir asırdır FBI’ın perspektifinden, bir başarı hikâyesi olarak sunulan Osage Cinayetleri’ne yeni bir gözle bakılmasını sağlamak. Artık ‘G-Men’ ve The FBI Story’de cameo yapan Hoover’ın karşısında, Scorsese’nin cameo’su var ve şurası kesin ki, bundan sonra Osage Cinayetleri, Hoover’ın desteğiyle çekilen propaganda filmleriyle değil, tüm ailesini cinayetlere kurban veren Mollie ile komplonun içinde yer alan Ernest’in ilişkisi üzerinden, bir trajedi olarak anılacak, tarihe bu şekilde geçecek. Gerisi, tipik Scorsese temaları; organize suça ve şiddete batmış, paranın ve şöhretin şehvetine kapılmış Amerika’nın kuruluş öyküsü, dolunayda ortaya çıkan büyük beyaz kurtların kana ve petrole buladığı bir kapitalizm masalı. Dolunay Katilleri, yaşayan en büyük yönetmenin, zincire eklediği son halka; diğer filmleri gibi “enler” listesinin gediklisi olmayacak belki ama “kim var imiş biz burada yoğ iken” diyenler için, uğranılacak ilk duraklar arasında yer alacak.


NOTLAR [1] ‘G-Men’ radyo piyesinin teşkilat içerisinde nasıl algılandığına dair bir ipucu bulabilmek için Osage Cinayetleri’nin kamuoyuna açık 65 ciltlik FBI dosyasını, tarih gözeterek hızlıca tararken sahadaki bir ajanın, R. H. Colvin’in 17 Kasım 1932’de Washington’a yazdığı ‘Osage Indian Murder Broadcast’ başlıklı ilginç bir mektuba ve 22 Kasım’da, merkezden ve “Director” imzasıyla verilmiş yanıta denk geldim. Ajan Colvin özetle; NBC’nin Osage Cinayetleri hakkında yaptığı radyo yayınının kendisinde büyük hayal kırıklığına yol açtığından, Pawhuska şerifinin gerçekte olduğundan çok daha yanlış/kötü lanse edildiğinden ve yayını dinlemişse eğer şerifin, bir daha Büro’ya aynı gözle bakmayacağından bahsettikten sonra, “Büro tarafından ele alınmış en etkileyici ve önemli davalardan” olan Osage Cinayetleri’nin nasıl dramatize edileceğine ve bunun Büro’nun imajına ne şekilde katkıda bulunacağına dair, bir başka ajanın radyo programını örnek göstererek birtakım tavsiyelerde bulunuyor. Gelen yanıtta eleştirilerin dikkate alınacağı belirtilerek, Oklahoma bölgesindeki yerel radyo istasyonlarında Osage Cinayetleri’nin öneriler doğrultusunda dramatize edileceği ve Büro’nun genel çalışmalarının anlatılacağı yayınlar için ayarlama yapıp yapamayacağı soruluyor. Bu yazışma, ‘G-Men’den veya The FBI Story’den çok daha önce, Büro’nun ve ajanların Osage Cinayetleri’nin kamuoyuna aktarılması ve doğru şekilde “dramatize edilmesi” konusuna dikkat ettiğini gösteriyor. [2] İnternet kaynaklarında Osage Cinayetleri’nin anlatıldığı ‘The Osage Indian Murders’ın birkaç kaydı mevcut ama hiçbiri doğru bölüm değil, hatalı başlıklandırılmışlar. Martin Grams’ın kitabına göre ‘G-Men’in tüm bölümleri kayıp; kitabın yayın tarihinden (2004) sonra bölüm keşfedilmiş olabilir ve eğer keşfedildiyse, dijital ortamda bölüme erişemedim. Dolunay Katilleri’nin finalinde gördüğümüz radyo piyesi hatalı başlıklandırılmış, Lucky Strike sponsorluğundaki başka bir bölümden doğrudan alınmışa benziyor çünkü Grams’ın kitabı, ‘G-Men’in ilk 13 bölümünün Chevrolet sponsorluğunda çekildiğini, 13 bölümün ardından da Chevrolet’nin suç öyküleri yerine bir müzikal program istediği için yayın programının değiştirildiğini yazıyor. Scorsese, radyo piyesinin devamı olan ‘Gang Busters’tan bir bölümün formatını kayıp bölüme uyarlamış gibi görünüyor.

-->
© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.